%13,52 ZAM DEĞİL, EMEĞE REVA GÖRÜLEN DEĞERSİZLİKTİR!
Haziran ayı enflasyonu %0,99, altı aylık enflasyon ise %17,76 olarak açıklandı.
Ancak toplu sözleşme sürecinde yapılan stratejik hataların bedelini yine kamu mühendisleri ödedi. Gerçekleşen %17,76'lık enflasyona rağmen maaş artışı %13,52'de kaldı.
Bu tablo; emeğin değil, yanlış ücret politikalarının sonucudur.
Ülkenin enerjisini üreten, madenciliğini yöneten, sanayisini ve altyapısını ayakta tutan kamu mühendisleri, enflasyonun gerisinde bırakılmayı kabul etmiyor.
Enflasyon kadar değil, ürettiğimiz değer kadar hak ediyoruz. Refah payı istiyoruz, adalet istiyoruz!
#KamuMühendisleriEnerjiSendikası
#enflasyon
@MuhTekSen_Konf@KaMuhEnerjiSen@MuhTekBuro@MuhTekTrmOrmn@MuhTekBayindir@MuhTekYerelYntm@muhteksenkultur@MuhTekSenSagSos@MuhTekSenUlasim@TBMMresmi@Akparti@MHP_Bilgi@herkesicinCHP@ozgurozeliletsm@tuikbilgi
💥"Aslında Osmanlı Diye Bir Türk Devleti Hiç Olmadı; O Her Şeyiyle Bir Türk-Yunan İmparatorluğuydu!"💥
Yunan Profesör Dimitri Kitsikis'in ezber bozan ve sarsıcı tezi tam olarak bu... Kitsikis'e göre Osmanlı, Türklerin Bizans'ı yok ettiği bir yapı değil; aksine Bizans-Osmanlı sürekliliğiyle kurulmuş ortak bir medeniyetti.
📍Kitsikis'in en spekülatif iddiası ise Fatih Sultan Mehmet ile ilgili. Fatih, devletinin "Türk İmparatorluğu" olarak anılmasından ciddi şekilde rahatsızdı! Kendisini saf bir Türk hakanından ziyade, Roma'nın tek meşru varisi ve bir Bizans İmparatoru olarak görüyordu. Amacı Türk ve Yunan unsurlarını eritip küresel bir sentez oluşturmaktı. Hatta tebaasını etkilemek için anne tarafından soyunun Konya'ya yerleşip Müslüman olan Bizanslı Komninos Hanedanı'na dayandığını bizzat iddia etmişti! Devletin "Türk İmparatorluğu" olarak anılmasını asla kabul etmiyordu. Ona göre idari mekanizmayı, ekonomiyi ve bürokrasiyi zaten Rumlar, Ermeniler ve devşirmeler yönetiyordu; Türkler ise askeri gücü sağlıyordu. Yani Osmanlı, aslında Türk görünümlü bir Doğu Roma (Bizans) canlanmasıydı.
💥"Yunanlar, zaten tamamen kendilerinin yönettikleri devasa bir imparatorluğu yıkmak için tarihin en ahmakça isyanını başlattılar!"💥
📍Yunan profesöre göre Osmanlı dönemi, Yunanlar için "400 yıllık bir kölelik veya karanlık devir" değil; aksine Türklerin askeri gücüyle Rum-Bizans bürokrasisinin ortaklaşa kurduğu jeopolitik bir sentezdi.
📍Profesör Dimitri kitabında, imparatorluktaki burjuvazinin esas olarak gayrimüslim ve Yunanlardan oluştuğunu açıkça belirtir. Boğaz'ın yalıları, köşkleri ve Marmara kıyılarındaki görkemli konutlar, Osmanlı Bankası'nın sahipleri; doktorlar, eczacılar, hatta köy bakkalları neredeyse tamamen Rum, Ermeni ve diğer gayrimüslimlerdi. Türkler bu refah tablosunda yer bulamadı, çoğu zaman en alt görevlerde bile çalışamadı. İmparatorluğun hazinesini dolduran zenginlik, Türk'e ait değildi. Türk, sadece cepheden cepheye sürülmek, ülkeyi korumak ve o zenginliği ayakta tutmak için savaşmak için kullanıldı. Türkler, 10, hatta 15 yıl süren askerlik yükümlülüğü altında yaşamlarını cephelerde geçirirken, Rum ve Ermeniler uzun yıllar askerlikten muaf tutuldu veya "bedel" ödeyerek bu yükümlülükten kurtuldu. Bu ayrım, Türk'ün ticaretten, sanattan ve ekonomik yaşamdan tamamen uzaklaşmasına yol açtı.
📍Osmanlı yönetici sınıfı neredeyse 20. yüzyıla kadar kendine "Türk" değil, "Rum/Rumi" diyordu. Saray elitlerinin gözünde "Türk" kelimesi; Anadolu'dan gelen cahil köylü askerleri (Etrak) tanımlayan, asillikten uzak bir ifadeydi.
📍İmparatorlukta Türkçenin hiçbir soyluluk ifadesi yoktu; burjuvazinin ticaret dili Yunancaydı. Hatta Yıldırım Bayezid ve Fetret Dönemi'nde Yunanca, Osmanlı'nın resmî idari dili olarak kabul görecek kadar ilerlemişti. Osmanlı elitinin dilinin Yunanca ve resmî dilinin dahi Yunanca kabul edilebilecek düzeyde "Bizanslılaşması" devam ederken, Türk köylülere. Arap ve Fars harflerinden oluşan, karmaşık bir yazı dayatıldı, halk cahil bırakıldı. Tanzimat aydınlarının bu dayatmaya tepki olarak başlattığı alfabe tartışmaları tam doksan yıl sürdü. Saray ise zaten Ortodoks Bizanslı, Bulgar ve Sırp prenseslerle doluydu ve bu kadınlar devlet örgütlenmesinde birinci derecede rol oynuyordu.
📍Kitsikis, 1821 Yunan Bağımsızlık Savaşı'nı "tarihin en büyük hatası ve en ahmakça isyanı" olarak nitelendirir.
Çünkü ona göre Osmanlı zaten bir Yunan, Rum, Ermeni ve devşirme devletiydi; imparatorluğu içeriden zaten onlar yönetiyordu. Osmanlı'nın yükselişi, Palaiologos hanedanının yerine Osmanlı hanedanının geçmesiyle "Rumluğa 400 yıllık bir büyüklük armağan etmekten" başka bir şey değildi. Yunanlar, Batılı devletlerin kışkırtmasına gelip kendi yönettikleri devasa cihan imparatorluğunu kendi elleriyle yıktılar ve karşılığında Batı güdümlü, küçücük bir Yunanistan devletine razı oldular.
Peki, "Osmanlı Sistemi" gerçekten bu kadar başarılıydıysa, Türk halkı, o zengin, şatafatlı, cihan imparatorluğunda neden yoktu!?
TÜRKLER VE SÜMERLİLER
( AYNI ANNE BABANIN ÇOCUKLARI )
Yıllardır birbirine tamamen yabancı zannedilen iki devasa dünya, Avrasya bozkırları ile Mezopotamya alüvyonları aslında aynı genetik ve kültürel rahimden doğdu. MÖ 5000’lerde Hazar Denizi ve Zagros Dağları hattında yaşayan, arkeogenetikte Y-DNA Haplogrup R1a/R1b ve Q varyantlarının sentezi olarak bilinen o muazzam "Proto-Turani" topluluk, iklimsel bir kuraklıkla ikiye bölündü.
Ceyhun koridorunu takip edip güneye inenler Sümerleri, kuzeyin sert bozkırında kalanlar ise atlı-göçebe askeri dehasıyla Proto-Türkleri oluşturdu. Bilim dünyasının "Sümercenin kökeni bilinmiyor" dediği o gizem, iki dilin de dünyayı eklerle anlamlandıran bitişken yapısında gizli. Sümer panteonunun zirvesindeki yıldızla gösterilen Dingir ile bozkırın aşkın Gök Tanrı’sı Tengri, Sümer’deki "Ama" ile Türkçe’deki "Ana", askeri birlik anlamına gelen "Kuruş" ile "Kurultay" kökü aynı kozmik hafızanın kelimeleridir.
Sosyolojiye baktığımızda ise ezberler tamamen altüst oluyor. Mezopotamya’nın yerel Sami halkları katı bir ataerkillikle boğuşurken, Sümer kanunlarında kadının mülk edinebilmesi ve boşanabilmesi, erkeği seferdeyken obayı ve devleti yöneten bozkırın "Katun" kültünün birebir yansımasıdır.
Sümer’in savaş ve aşk tanrıçası Inanna, at binen, ok atan bozkır kadınının Umay Ana arketipiyle birleşmesidir. Kerpiçten yapılan Zigguratlar ise aslında mimari form almış birer kozmik çadırdır; tıpkı kutsal Ötüken Dağı’na ve Dünya Ağacı’na yakın olma arzusu gibi. MÖ 1800’lerde Babil Kralı Hammurabi’nin kurduğu "Babil Kulesi" efsanesi de aslında mimari bir yıkım değil, dillerin tasfiyesiydi.
Hammurabi, sıradan insanların krallarla eşit haklarla tartışabilmesini sağlayan bu mantıklı bitişken dili yasaklayıp, elitlerin tekelindeki bükümlü dilleri zorunlu kıldı. "Dillerin karışması" hikayesi, bu ortak dilin Mezopotamya'dan vahşice silinme çabasıydı.
Cephe hatlarında ise tam bir askeri teknoloji devrimi yaşandı. MÖ 2300’lerde Akad Kralı Sargon Sümer şehirlerini tehdit ettiğinde, Sümer elitleri kuzeydeki akrabalarını yardıma çağırdı. Tarih kitaplarının Gutiler diye maskelediği atlı okçular güneye indi ancak Mezopotamya’nın nemli havası organik Türk yaylarını gevşetti, bataklıklar atların toynaklarını çürüttü.
İşte o an Sümer’in bin yıllık metalurji dehası devreye girdi. Türk yay ustalarıyla birleşerek yayın esnek omurgasına su verilmiş tunç şeritler eklediler ve nemden etkilenmeyen ilk hibrit metal kompozit yayları icat ettiler. Atların ayaklarına ise hafif tunç nallar çakıldı. Bozkırın Turan taktiği Mezopotamya'nın sanayisiyle birleşince Akad orduları imha edildi ve Sümer Rönesansı başladı.
Bu bağ o kadar güçlüydü ki iki toplum aynı görsel dili kullandı: Sümer’in Anu yıldızı bozkırda "Öz Damgası"na, Lagaş’ın çift başlı Anzu kuşu Selçuklu’nun "Öksökö" kartalına, sınır taşlarındaki hilal-yıldız tasviri ise Hun paralarındaki göksel "Kün-Ay" damgasına dönüştü.
Bu büyük ortaklığın en sarsıcı kriptografik kanıtı ise yazı sistemlerindeki gizli geometrik bağda saklı. Yumuşak kile kamışla basılan Sümer çivi yazısı, taşa kazınması gereken Orhun Abideleri'nin runik alfabesine dönüşürken muazzam bir sadeleşme geçirdi. Sümercede ev anlamına gelen köşeli "É" işareti çivi kafalarını kaybederek Göktürkçede "Eb/Ev" sesini veren "𐰎" harfine evrildi. Ülke ve düzen anlamına gelen "İL" piktogramı, Orhun yazıtlarında doğrudan devlet ve vatan anlamına gelen "El" sesinin "𐰡" harfi oldu.
Tanrısallık simgesi olan Dingir yıldızı ise genizden gelen kutsal "NG" sesini karşılayan "𐰭" harfine dönüştü. MÖ 2000’lerin başında Sümer şehirleri ekolojik krizle çökerken, idari ve dini elitler bu muazzam anayasayı, Töre’yi ve çivi yazılı geometrik hafızayı kırılmaz kutsal tabletlere kazıyarak Altay Dağları’na taşıdı.
Bugün Pazyryk Kurganları’nda şamanlar tarafından yer altı sularıyla kasıtlı olarak dondurulan bu "Kozmik Arşiv", yüzyıllar sonra karşımıza çıkacak Orhun Abideleri’nin çelikten omurgasını oluşturdu. Sümer, Türk'ün yerleşik şehircilik laboratuvarıydı; Bozkır ise o formülün binlerce yıl boyunca Asya Hunları ve Göktürkler için saklandığı kutsal sığınak oldu.
''TARİH TÜRKLERLE BAŞLAR SÖZÜ'' ÖYLESİNE DEĞİL GERÇEK BİR SÖZDÜ...!
Ne diyelim Paşam be..
Artık cahil cüheladan, seni silmeye çalışanların arsızlığından bıkıp usandık.
Ne yapsalar akıllanmıyorlar, ama seni asla unutturamıyorlar da...
Biz senin yaktığın o mavi ışığın peşindeyiz hala,
Karanlık ne kadar arsızsa, senin fikrin o kadar taze, o kadar usta.
Gözlerini kapatıp yok saymak istiyorlar koca bir çınarı,
Sanki tarih kurşun kalemle yazılmış gibi silmeye kalkıyorlar.
Oysa bilmiyorlar paşam, bilmiyorlar;
Sen bu memleketin toprağına, taşına, fabrikasına değil,
bizim asıl bu genç, bu mağrur zihnimize kazındın.
Varsın akıllanmasınlar, varsın yürüsünler kendi karanlıklarında,
Biz bu ülkenin tüm sokaklarında, o fabrikalarda, o sınıflarda seni silmek isteyenlerin yüzüne inat,
Fikirlerini taze bir ekmek gibi bölüşeceğiz yarınlarla.
Sen rahat uyu paşam, arsızlık biter, cehalet elbet yenilir,
Ama senin kurduğun bu cumhuriyet, hep bizimle yürür.
@pisi_meltem
“Bir ülkede bankalar, fabrikalar, topraklar yabancılara satılıyorsa ve o ülkenin aydınları buna seyirci kalıyorsa, o ülkede bağımsızlıktan söz edilemez.”
Bu gördüğünüz levha, eskiden sınırlarımızı belirlemek için kullanılan sınır taşı levhası…
Taşın üzerindeki kılıç ve zeytin figürleri son derece derin ve etkileyici bir anlam taşır. Bu taş, Türk hudutlarını kesin çizgilerle belirlerken yabancılara şu mesajı verir: “Bu noktadan ötesi Türk toprağıdır; adımını buna göre at.”
Kılıç, “Toprağımı korumak için amansız bir mücadeleye hazırım” kararlılığını simgelerken, kılıca sarılı zeytin dalı ise şu çağrıyı yapar: “Sınırlarıma saygı duyarsan, seninle barış içinde yaşamaya hazırım.”
Yani bu taş, hem sarsılmaz bir güç ve caydırıcılık, hem de onurlu bir barış teklifini aynı anda anlatan sessiz ama çok güçlü bir semboldür.
Memur; KPSS ile gelen, üniversite okuyan, kamunun asli işini yapan personeldir. Maaşı: 57-65.000₺
Kamu işçisi; yardımcı hizmetlerde çalışan, çoğu taşerondan sınavsız kadroya geçen personeldir. Giydirilmiş Maaşı: 80-85.000₺
Emeğin, eğitimin, sınavın değeri bu mu?
#Memur#KPSS