MUAVİYE’NİN DEVE HİKAYESİ
VE
BAZI LİDERLERİN GÜÇ KAYNAĞI
Bir gün bir şahıs HZ. Ali’nin bulunduğu Küfe şehrinden Muaviye’nin bulunduğu Şam’a gelir.Küfe’den gelen şahsın altında erkek bir deve vardır.
Muaviye kavgalı olduğu HZ. Ali’ye ne kadar güçlü olduğunu göstermek ve Ali’ye mesaj göndermek için bir oyun tezgahlar.
Şamlı bir şahsa Küfeli’nin devesine el koyarak bu deve benimdir demesini ister.
Şamlı şahıs Muaviye’nin dediğini yapar ve Küfeli’nin devesini zorla elinden alır.
Küfeli bu durumu şikayet eder ve sonunda bizzat Muaviye kendisi olayı çözmek için devreye girer.
Muaviye onbinlerce kişilik bir kalabalığı meydanda toplar ve o kalabalığa erkek deveyi göstererek:
“Bu dişi deve Şamlınındır değil mi?”
Kalabalık hep bir ağızdan: “ Evet bu dişi deve Şamlınındır” diye Muaviye’yi onaylar.
Muaviye aynı soruyu defalarca tekrarlar ve kalabalık aynı soruya defalarca aynı cevabı verir.
Kalabalığın içinden bir kişi çıkıp da devenin dişi değil, erkek olduğunu söyleme cesareti göstermez.
Sonra Muaviye kalabalığı dağıtır ve Küfeli adamı yanına çağırıp şöyle der:
“Bu devenin dişi değil, erkek olduğunu, devenin Şamlıya değil sana ait olduğunu sen de, ben de, buraya toplanan kalabalık da biliyor, ama gördüğün gibi herkes benim dediğimi onayladı ve kimse itiraz etmedi.Küfe’ye dönünce HZ. Ali’ye aklını başanına almasını ve benimle uğraşmamasını söyle.Muaviye’nin erkek deveyi dişi deveden ayırtedemeyen on binlerce adamı var, Muaviye gücünü onlardan alıyor de Ali anlar”
Evet
Bazıları ne kadar güç sahibi olduklarını kendilerine körü körüne itaat ve bağlılık gösterenleri kullanarak ispatlamaya çalışır.
Bazıları anlamaz ama anlayan anlar.
YAKIN TARİHİMİZDEN BAZI NOTLAR
Güney Kürdistan 1975 te yapılan Cezayir antlaşması sonunda büyük bir kırılma yaşadı.
Savaşı sürdürecek durumda değildi.
Ama Irak devletine teslim olmadılar, ulusal taleplerinden vazgeçmediler.
Beklediler ve uygun fırsat kolladılar.
Bu fırsat körfez savaşında doğdu, Güney Kürdistan kaosun yarattığı bu fırsatı değerlendirmeyi başardı.
Kuzeyin farkı:
Kuzey Kürdistanda Öcalan’ın 1999 da yakalanması bütün Kürtleri harekete geçirdi, PKK li olan ve olmayan bütün Kürtler eylemlilik içindeydi.Türkiye’nin başa çıkmakta zorlandığı bir tablo oluştu.Fedai grupları oluşturuldu.Direniş giderek büyüyordu ve kitlesel boyutlara ulaşıyordu.
Tam bu sırada Öcalan’ın talimatıyla direniş bitirildi ve gerillanın mevzilerini terkederek Kuzey Kürdistan’dan ayrılması süreci başladı.
Halbuki devrimler ve devrimsel nitelikteki toplumsal altüst oluşlar böylesi dönemlerde gerçekleşir.
Onlarca yıllık hazırlık ve birikim bir anda ortaya çıkar, bunu yönetmeyi ve sonuç almayı bilmek gerek.
Suriye iç savaşı ve İŞİD e karşı direniş ise Kürtlere Suriye topraklarının yüzde otuzunu yönetme fırsatı verdi.
Suriye’nin en zengin tarım alanları, petrol ve diğer zenginlik kaynakları Kürtlerin kontrolüne girmişti.
Yüzbin kişilik askeri güç, eğitimli ve disipline olmuş fedakar bir halk, hatırı sayılır düzeyde uluslararası ilişkiler vardı.
Bu imkanlar bir kaç gün içinde hiçleştirilecek imkanlar değildi.
Ama hiçleşti.
Cihatçı bir yönetime entegre olma kararı aldı.
Bu kararın Öcalan’ın baskı ve telkinleriyle alındığını artık herkes biliyor.
Kürtlerin elindeki askeri imkanlar Ortadoğu’daki bir çok devletin ordusunun gücünden daha nitelikliydi.
ABD nin desteğini çekmesi bir gerekçe olabilir ama on yıllık bir süre içinde neden çareler aranmadı, neden diploması yapılmadı? Böylesi devasa bir güç nasıl kendisine dost ve müttefikler edinemedi?
Şara on bin kişilik gücüyle Suriyede iktidara gelirken SDG neden yüzbin kişilik gücüyle bir şey başaramadı.
Bölge ve dünya siyasi denklemleri böyle gerektiriyordu diyecekler.
Tamam da
O zaman sizin siyasi liderliğiniz kaç para eder.
Bu çağda akıllı siyaset yapma yerine, komünal toplum, ekolojik toplum gibi gülünç safsatalara inandırılan bir yönetimi, kitleyi kim ciddiye alır?
Türkiye ve Suriye devletlerine kayıtsız şartsız biat eden Kürt siyasetçilerine hangi devletler güvenip ilişki kurar?
Uluslar arası ilişkiler ciddi bir iştir.
Tarikat kafasıyla, mürit kafasıyla, amatörlükle yürütülemez.
Ortadoğu’da devlet kuracak kadar güç biriktirdikten sonra bunu hiç bir karşılık almadan elden çıkaran, hem de sömürgecisine hibe eden insanlar tarih önünde nasıl hesap verecekler? Gelecek kuşaklar bunları öğrendiğinde nasıl yargılayacak merak ediyorum.
Özetlersek:
Kırılma 1999 da başladı ve günümüze kadar devam etti, bunu tersine çevirme yerine derinleştirmek için ellerinden geleni yaptılar, hala da yapıyorlar.
Sonunda birisi kitabın ortasından konuşmuş.
Türkiye, İsrail saldırısını ciddi bir risk olarak görüyorsa hemen petrol akışını kessin. İnsan kendisine saldıracağını düşündüğü ülkeye petrol satar mı?
Böyle bir risk yok. Her iki tarafta da aşırı sağ, kendi seçmenini kandırıyor.
Yazın bir yere bunu:
1) İsrail'de 27 Ekim'de seçim var. Seçimi yitirme tehlikesi olan Başbakan Netanyahu, Suriye'yi bombalayıp Türkiye'yi tehdit etti.
Elbette İsrail kamuoyunu etkilemek için.
Bunu İsrail muhalefeti de söylüyor.
Bize de gülüp geçmek düşer...
2)Olasılıkla bir yıl kadar sonra bu kez Türkiye, Suriye'de İsrail ile çatışma havasına girecek.
Bütün televizyonlar, gazeteler, sosyal medya AKP iktidarının arkasına geçip düşmana karşı birlik olalım propagandası yürütecek.
Çünkü Türkiye'de erken seçim olacak.
Halk, "İsrail'le savaş giriyoruz; bu durumda ülkeyi ancak Erdoğan yönetir!" denilerek AKP'ye oy vermeye iteklenecek.
3) İsrail'le olası çatışma haberlerini hiç önemsemeyin...
Bunlar, siyasetçilerin toplumu heyecanlandırıp arkasına takma taktiğidir.
4)Büyük abi ABD, iki ülkenin çatışmasına asla izin vermez. Zaten Trump bunu daha önce açık açık söyledi.
5)Aynı Trump bir konuşmasında Erdoğan ve Netanyahu'yu "Suriye'de birlikte çalıştılar!" diye övmedi mi?
6)Muhalefet partileri, bir yıl kadar sonra ortaya çıkacağını tahmin ettiğim "Türkiye-İsrail çatışması" planına karşı şimdiden hazırlık yapsınlar.
7)Erdoğan'ın başka türlü seçimi kazanma şansı kalmadı çünkü...
Ahmet Nesin:
"Erdoğan'ın kazanma şansı yok. Erdoğan'ın bir tek kazanma şansı var. Bu, yıllardır Ortadoğu'da ve Ukrayna'da uygulanan sistem. O da 'savaşıyoruz' demek.
İsrail'in Suriye içerisinde Türkiye sınırına yakın bir Türk askeri üssünü vurması oldukça gerdi herkesi. Bu savaşın çıkması o kadar kolay bir şey değil ama savaş çıkıyormuş gibi yapmak mümkün.
Karşılıklı anlaşarak birbirlerinin kullanmadığı arazilere bomba atmaya başlayabilirler. Hiç fire vermeden, sadece askeri malzeme zayiatıyla 'Biz savaşın içindeyiz' deyip savaştan gelecek puanlarla seçimi iki yıl sonrasına erteleyebilir."
This dumb pos, Tom Barrack, Erdogan’s lapdog, should be immediately pulled. He’s going to trigger a war. Erdogan was building an illicit base in Syria threatening Israel. In fact, Erdogan is the invisible hand behind that government. Israel had warned them not to do it. But Erdogan proceeded anyway. Israel took out the base. Barrack then smears Israel. In fact, this POS never criticizes Erdogan.
This also underscores the absurdity of Turkey having any role in Gaza or receiving our F-35s. Erdogan has alsoviolated Greece’s airspace over 450 times this year. Erdogan also has his head up Putin’s butt.
We need a strong diplomat who isn’t a houseboy to Erdogan. Erdogan needs to be called out by our government. I’ve been saying this since this jerk Barrack was first appointed.
https://t.co/Prt9Xc7aSw
Marcus Aurelius bunu 1800 yıldan fazla bir süre önce yazmış:
"Bu beni her zaman şaşırtmaya devam ediyor: Hepimiz kendimizi başkalarından daha çok severiz, ama onların görüşüne kendi görüşümüzden daha fazla önem veririz."
Bir ay önce Neçirvan Barzani İran’a gidip Hamaney’in cenaze törenine katıldı.
Dün İran dronlarla başbakan Mesrur Barzani’nin ofisini vurdu.
Demekki düşmana gülücükler göndermek, iyi niyet göstermek para etmiyor.
Düşman düşmandır.
Düşman güleryüzden değil korkudan anlar.
Altan Tan'ın 5.50'de söylediğine katılıyorum:
"Ben Türkiye Cumhuriyeti devletinin 40 yıldır bu işi kontrollü kaos şeklinde sürdürdüğü kanaatindeyim. Bitirmek istemedi. Dünyadaki dengeler, Ortadoğu'daki dengeler, Türkiye'deki dengeler değişince düğmeye basıldı ve bitirildi."
Benim okumama göre de PKK, Türkiye'nin dışarda yayılması, içerde otoriterleşmesi, silah sanayi için gereken devasa fonların meşrulaştırılması için gerekli olan "iç/dış düşman" ihtiyacını karşıladığı için yıllarca dirsek mesafesinde tutuldu. Yoksa taraflar arasında Türkiye lehine büyük bir güç asimetrisi vardı ve bunun sonucu Öcalan defalarca Türkiye'ye teslim bayrağını çekmişti. Ama o bayrak görmezden gelindi. Çünkü henüz misyonu bitmemişti. Kendisi de bu "sefer-görev emri"nin bu kadar uzun süreceğini öngörmemiştir. "Ayıyla dansa kalktığında ne zaman dansın biteceğine ayı karar verir" dersini unutmuş olmalı.
Hala da "dans" bitmedi ancak Türkiye'nin artık MEVCUT haliyle PKK'ye ihtiyacı yok. PKK ile mücadele adı altında ayrılan devasa bütçelerle Türkiye silah satışında önemli bir merkez oldu. 30 km derinliğinde 900 km uzunluğunda bir alanda Suriye ve Irak'a yerleşti. 130'u aşkın askeri nokta kurdu. Bazı bölgelerde idari ve kültürel açıdan Türk-Arap-İslam sentezi çoktan kökleşti.
Türkiye'de hem kimlik politikaları hem vatandaşlık politikaları açısından Orwell'in 1984'ü benzeri bir rejim inşa edildi.
27 Şubat 2025'ten sonra yaşananlar ise hepimizin gözü önünde oldu. Suriye'de Rojava sönümlendirildi, SDG/YPG yakında lağvedilecek. Suriye Kürtlüğü Arap denizinde boğulmamak için sürekli tavizler vermek zorunda kalacak. Ama her taviz yeni bir tavizi gerektirecek.
PJAK İran'da zaten ciddi bir tehlike değildi, hatta Türkiye-Irak-İran üçgeninde bir tampon olarak ilerde işe de yarayabilir. Bazı raporlara göre PKK'lilerin bir kısmı PJAK'a iltihak etmeye başlamış bile. Türkiye'nin bunu farketmemiş olması ihtimali yok.
Irak'ta ise operasyon biraz daha karmaşık yürüyor. Çünkü ortada uluslararası camiada tanınan IKBY var. Talabani partisinin Kerkük'e Türkmen vali ataması ile ivme kazanan ABD-Türkiye önderliğindeki çevreleme harekatı yakında Barzani partisinin de nefes borusunu kesecektir. Irak Federal Mahkemesi, özellikle 2023 ve 2024 yıllarında aldığı bir dizi yapısal kararla IKBY'nin anayasal statüsünün sınırlarını sert bir biçimde çizdi. Yazıyı uzatmamak için ayrıntıya girmiyorum ama Barzani'siyle Talabani'siyle IKBY'nin idari, hukuki ve ekonomik varlığı adım adım tırpanlanıyor ve bunun tersine çevrilmesi zor görünüyor.
Türkiye'de PKK-DEM, eğer lider tapıncından kurtulamazsa, Altan Tan'ın öngördüğü gibi iktidar bloğuna raptedilecektir. Artık anayasa değişikliği mi olur, seçim ittifakı mı olur, iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda kendisine yeni bir "sefer-görev emri" takdim edilecektir.
PKK'li 50 yılın sonunda Türkiye dünya enerji ve ticaret hatlarının güvence altına alınması stratejisinin, jandarması, denetçisi, maslahatgüzarı, yer yer mimarıdır artık. Bundan sonrasında da "Kozmos Kerim!"
Devletlilerimiz Apocu Hareket'e bu stratejinin başarıyla yürütülmesi ve sonuçlanmasındaki hizmetlerinden dolayı ne kadar teşekkür etse azdır.
Hiç bir zaman savaş devam etsin, kan dökülsün demedim.
Hiç bir zaman onurlu bir barışa karşı çıkmadım.
Sadece durum değerlendirmesi yaptım ve Türk devletinin, Türk toplumunun barış, demokrasi gibi değerlere uzak olduğunu, bunların tek amacının Kürdistan davasını kelepir fiyatına tarihe gömmek olduğunu söyledim.
Sürece karşı olduğumu değil, sürece inanmadığımı söyledim.
Kandil ve İmrali’nin 1999 dan beri devletin dayattığı planları bazen isteyerek,bazen istemeyerek uyguladığını ve gidişatın çok kötü, çok onur kırıcı bir sona doğru gittiğini söyledim.
Kandil İmrali’ye mahküm, İmrali ise devlete mahküm.
İmrali devletin istem ve dayatmalarını gerekçelendirerek, anlamsız sözlerle, anlamsız teorilerle süsleyerek örgüte kabul ettiriyor ve örgütün buna karşı direnci yok.
Örgüt İmrali’den gelen talimatlara önce nezaketen itiraz eder ve sonunda kabul eder.
1999 dan beri örgüt bunu defalarca tekrarladı.
Geri çekilmeler, tekrar savaş kararları almak ( 2004) hendek savaşları devletin Öcalan’a, Öcalan’ın örgüte dayatmasıyla oldu.
Örgüt bu kararların yanlış olduğunu bildiği halde, savaşçı ve siyasetçi yapının buna karşı olduğunu bildiği halde bu kararlara uydu.
Örgüt Öcalan’ın yanlışlarına karşı direnme gücünü çoktan yitirmiş.
Bu örnekleri herkes biliyor ve bunları tekrarlamaya gerek yok.
Örgüt şunu yapsın, bunu yapsın diye bir akıl verme durumunda değilim.
Söz ve yazılarım örgüte değil, halka yöneliktir.
Halk kendi başının çaresine baksın diye uyarıyorum.
Kimseye siyasi ve askeri yol haritası verme durumunda değilim.
İnsanlar savaşta yenilebilirler bu ayıp değildir ama bunu kabullenme yerine yanlışlarını tekrarlama ve yanlışları doğruymuş gibi savunmak çok çirkin ve sorumsuzcadır.
Nelson Mandela’nın şu sözünü rehber edinmeliyiz:
“Özgürlük için gökleri fethetmen gerekmez, ruhunu satma yeter”
Kürtler de savaşta yenilebilir, büyük kayıplar yaşayabilir, aldatılabilir ama asla ruhunu satmamalıdır.
Tek dileğim budur.
Bu aleni pedofili. Eyleme geçtiyse bu ağır bir suç
Pedofili eğilimi ise ağır bir akıl hastalığıdır.
Irak, İran, Afganistan, Yemen gibi ülkeler pedofiliye yasal izin veriyor. Bu bir insanlık utancıdır.
Her ulus kendi hikayesini kendisi anlatır.
Kürtlerin hikayesi ise hep başkaları tarafından anlatılmıştır.
Kürtler kendi hikayesini kendisi anlatamayan tek millettir.
Artık kendi hikayemizi kendimiz anlatalım.
Varolmanın ilk koşulu budur.
Tabanınızın istemleri önemli değil.
Siz sömürgeci devlete yalvarmaya devam edin.
Özellikle sen bu iş için seçilmiş adamsın.
Devleti hayal kırıklığına uğratmazsın.
Görevini layıkıyla yaparsın.
Şeyh İzzeddin Hüseyni 1979 İran devrimi sırasında Kürtlerin ileri gelen siyasi ve dini liderlerinden biriydi.
Şahlığın devrilmesi sırasında Humeyni ile sık sık görüşüyordu ve Kürtler bir otonomi kazanmak için Humeyni’ye destek veriyordu.
Şeyh İzzeddin Humeyni ile olan görüşmesini şöyle anlatıyordu:
-Ben Humeyni ile her görüşmemde devrimden sonra Kürtlerin otonomi sahibi olmasını söylerdim, Humeyni bu istemimi açıkça reddetmezdi, bakışlarıyla onaylar gibi görünürdü.Şahlık devrildi ve Humeyni iktidara geldi, ben son kez Humeyni ile görüştüm.Ben daha söze başlamadan Humeyni yakamı tuttu ve bana “Kürdistanda islamiyetin temsilini senden isterim” diye emreder gibi konuştu.
Ben kendisine “peki Kürtlerin otonomi hakkı ne olacak “ diye sorunca Humeyni benimle alay eder gibi şöyle dedi:
-Farsçada otonomi diye bir kelime, bir söz yoktur, bu söz Farsçaya batılı dillerden girmiştir.
Şimdi
“Terörsüz Türkiye” sürecinin sonunda Kürtlerin statü sahibi olacağını hayal edenlerin beklentileriyle Şeyh İzzeddin’in beklentilerini birlikte düşünüyorum.
Hele bir silahlar bırakılsın, hele Kürtler ellerindeki imkanları tüketsin, hele Sultan Erdoğan ve Türk devleti muradına ersin, biz sonucu göreceğiz.
Demokrasi, komünalizm gibi sözcükler Türkçeye hangi dillerden geçmiş bize söylerler.
Adolf Hitler'in 1937 yılında düzenlediği miting.
Bu mitinge katılan tüm bu insanlar 8 yıl sonra, 1945'te, Hitler'in fikirlerini hiçbir zaman desteklemediklerini söylediler.