Günlerdir şu fotoğrafa hayretler içinde bakıyorum. Nasip kavramının vücuda gelmiş hali. Böyle bir eve Türkiye'de sahip olabilmek önce düşünce derinliği, sonra zahmetli emekler ile bürokrasiyi aşma sabrı gerektirir. Emeği olanlara Allah gönlündeki hayırları misli ile nasip etsin.
Yaklaşık 2 aylık Malavi macerası benim için burada bitiyor. Biri büyük diğeri küçük 2 evi kalan ince işleri için @dugunderorg a emanet edip yarın kısmetse ayrılıyorum. Bu güzel tecrübe ve imkan için @idizerhan ve tüm Malavili dostlarıma teşekkür ediyorum.
@serknadumna Asayiş, eğitim, toplum psikolojisi, başıboş hayvan, güvenilir gıda, çevre kirliliği, trafik vb bir çok sorunun kaynağı mevcut şehirlerdir.
Perdeler, kolon kesitleri, beton kalitesi nereye kadar arttırılacak ? Sorunlu malzemeyi artırarak sorun çözemeyiz. Bu sektörde insan odaklı sorunlara neden hiç dokunulmuyor? Çözüm yönetmelikle değişimiyle olmuyor işte anlayamadık mı?
Sözde hayvansever, gerçekte hayvan düşmanlarıyla iç içe yaşıyoruz.
Yer İstanbul sosyetesinin merkezi Nişantaşı
Bugün Hava sıcaklığı 35°,
Hayvansever ya, hayvan..
Tavuğu bırakmış, tavuk leş olmuş, bakteri üremiş, hayvana bakteri ve parazit yüklüyor, hayvanı zehirliyor. Sorsan hayvanı doyuruyor.
Böyle salaklara ceza verilmeli diyeceğim de, naylon faturacı Dilan hapisten eskort ve 20 milyonluk cipin makam koltuğuna kurularak gidince boynumu büküp vergi beyanımı doldurmaya, vergimi nasıl ödeyeceğimi düşünmeye dönüyorum..
@serknadumna Betonarme binalara kat kat yalıtım yapılırken, toprak duvarlara herhangi bir yalıtımın yapılması, toprağın doğal özelliklerini bozması nedeniyle standartlar tarafından tavsiye edilmiyor, yapılacaksa da belli şartlara bağlanarak zorlaştırıyor.
Alıntıladığım paylaşımımı beğenenler arasında “tespit / teşhis iyi, güzel ama çözüm ne” diye soranlar oldu. Uzun bir cevap yazısı bu. Merak eden sabredip okuyabilir:)
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyerek cevap vereyim: Çözüm yok. Çünkü İstiklal mücadelesinin yapılıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinin atıldığı 1919 – 1924 yıllarının Milli Mücadele ruhunu sağlayan kuruluş paradigmaları ile 1924 sonrasında Türkiye’nin seçip devam ettiği yolun ruhu farklıdır. Bunu yazarken önceki iyidir, sonraki kötüdür gibi bir tercih belirtmeksiniz tespit olarak yazıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’ni düzenleyen 20 Ocak 1921 tarihli ve 23 madde ile bir ayrık maddeden oluşan Teşkilât-ı Esasiye adlı belgede devletin adı için “Devlet-i Âliyye-i Türkiye” tabiri kullanılmıştı. Bu, “Türkiye” tabirinin yerli siyasetçiler ve siyasal gruplar tarafından ilk açıkça kullanılışı olarak bir milat oldu. Yeni Türk devletinin ilk anayasası olarak nitelendirebileceğimiz 20 Ocak 1921 tarihli bu belge, olağanüstü bir dönemde hazırlanmış kısa ve öz bir anayasa özelliği taşımaktaydı.
Bu belgenin 10.Maddesi şöyleydi: “Şeriat hükümlerinin uygulanması, bütün kanunların yürürlüğe konması, değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması, antlaşma ve barış imzalanması ve vatan savunmasıyla ilgili savaş ilânı gibi temel haklar Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Kanun ve tüzüklerin düzenlenmesinde, halk için en yararlı ve zamanın ihtiyacına en elverişli fıkıh ve hukuk hükümleriyle, örf ve âdetler ve teamüller esas olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel kanunla belirtilir.” Cumhuriyet tarihinin üzerinde daha uzun çalışılmış olan ilk resmi anayasası olarak ağırlıklı olarak 1924 Anayasası öne çıkmakta. 1924 Anayasası’nın 2.Maddesi’nin özgün halinde ise: “Türkiye Devleti’nin dini, İslam Dinidir, Resmi dili Türkçedir, Başkenti (Makarrı) Ankara şehridir.” İbaresi yazılıydı. Ancak söz konusu bu Madde 2’de ilkin 10 Nisan 1928 ve ikinci olarak da 5 Şubat 1937 tarihinde yapılan değişikliklerle madde nihai olarak: “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Başkenti (Makarrı) Ankara şehridir.” İbaresini aldı.
Sonuç olarak bu coğrafyada 600 yıldan fazla hüküm süren monarşiye dayalı (Islahat, Tanzimat fermanları, Kanun-u Esasi, 1. ve 2. Meşrûtiyet olmasına karşın temeli monarşi) bir yapıdan, adı Cumhuriyet olan başka bir sisteme dönüşmüş oldu. Cumhuriyetin ilk yılları (establishment) hukuk sisteminin de tamamen değiştiği bir dönemdi. Bu yıllar Şapka, Kılık Kıyafet Kanunu, Harf Devrimi ile sosyal, kültürel, eğitimsel ve dinsel yaşama köklü müdahalelerde bulundu. Toplumların böylesi köklü değişimler yaşamasında bazen “toplumsal rızanın inşası / oluşturulması” söz konusudur. Bazen de yönetim erkini eline geçiren, elinde bulunduran elit bir sınıfın değişimi topluma yukarıdan aşağı “dikte” etmesi ile yaşanır bu değişim. Türkiye’de 1921 ve 1924 anayasa belgelerinde vurgulanan İslam referansının 1928’den sonra iptal edilmesi, Avrupa’da özellikle İtalya ve Almanya’da yükselen faşist hareketlerin, yine Avrupa merkezli ulus-devlet yapılarının Türkiye’nin de bulunduğu komşu coğrafyaları etkilememesi mümkün değildi. Sonu��ta Türkiye’de de bir ulus devlet modeli inşa edildi. Toplumsal uzlaşı, rıza gibi zeminler aranmaksızın, ki aransa zaten adı üstünde “devrim” olmazdı yapılanlar, bir yapı ortaya çıkmış oldu. Bu yapının, yani Cumhuriyetin 100.yılını geride bıraktık. Yarısı genç yaşta olan 85 milyonluk bir devlet olduk. Bölgesindeki diğer devletlerle kıyas edilemeyecek bir devlet geleneğimiz, işleyen bir devlet mekanizmamız var. ++
Türkiye’de din hayatın olağan akışı içerisinde yaşanan bir olgu değil. Din bir travma alanı. Her gün gündem, her gün olay, her gün başka bir başlık altında bir kriz alanı din. Birleştirici bir ortak barış alanı olmaktan çok ayrıştırıcı bir çatışma alanı halinde.
Genetik mühendisliği son sınıf öğrencisi yeğenim Muhammed prostat kanserini durdurup, iyileştiren bir tedavi geliştirdi ve yöntemi Tübitak tarafından tescillendi. Şimdi bursla ABD’ye gidiyor yöntemini geliştirmek üzere. Bu çocuğa gelip “adın Muhammed olmayaydı iyiydi” diyen dinazorlar var mesela bu ülkede. Kendi halinde, pırıl pırıl, hiç bir grup, dernek, cemaat, tarikat şu bu ile ilgisi olmayan bir çocuk bu. Eminim bunun tersi ama aynı dinazorlukta yaşanan örnekler de vardır.
Hemen herkes ya içinde ya dışında, ya savunan ya da karşı çıkan bir konumda yer alarak gösteriyor toplumsal aidiyetini. Toplum din kavramı üzerinden bin bir parçaya bölünmüş. Pergelin sabit ayağı, kerteriz noktası din. Referans alınan şey dine yakınlık ya da uzaklık. Bölünürken ne savunanlar ne de karşı çıkanlar bilgiye sahip olmadan, zihinlerine depoladıkları verilerle hareket ediyor.
Bu verileri akıl ve nakil sağlığı süreçlerinden, tarihi, sosyolojik, kültürel kaynakların muteberliğini sorgulamadan kullanıyorlar. Toplumun temel ayrışmasında: İslamdan iliklerine kadar nefret edip, var oluşunun büyük bölümünü İslam ile savaşmaya adamış ciddi bir kesim var. Bir diğer ciddi kesimi ise inanan ama neye inandığını bilmeden inandığı değerleri savunmaya çalışan insanlar oluşturuyor. -Burada ciddi derken sayısal kalabalığı kastediyorum tabi.-
Bu iki ana kesimin arasında da farklı kesimler var. Benceciler, ya ona inanıyorum ama şu olmaz, bu olmazcılar, maslahatçılar, dinini ya da dinsizliğini siyasetine payanda yapanlar, dini menkıbelerden, takvim arkası bilgilerden devşirip böyle kendince bir inanç oluşturanlar, aklını tamamen kiraya verip inananlar, ülkenin kurucu isimlerinin ardına saklanıp ateş edenler, dinin en temiz isimlerinin ardına saklanıp ateş edenler vs vs saymakla bitmez.
Türkiye’de olduğu kadar din konusunda kafası karışık, kaotik, yüksek ego, kibir ve cehaletin koyu karanlığında olan ama bunu asla göremeyecek kadar da “akıl sarhoşu” olan tamamen materyalist bir başka toplum görmek zor.
Soran öğrenmek için sormuyor, açıklayan öğretmek için açıklamıyor. Hep bir hesaplaşma, hep bir karşılıklı nefret, hakaret, meydan okuma ve aşağıla döngüsü sürüp gidiyor. Sevgi, saygı, nezaket ve incelik yoksunu kaba ve çorak bir toplum var. Kurban keser artığını ortada bırakıp başlarına eziyet eder. Trafikte kaynak yapar başkalarının hakkına girer.
Geçen “kültür sınır bilmektir” diye bir paylaşım yapmıştım. Aslında din de sınır bilmektir. İnanmayanın da inananın da temel buluşma çizgisi olması gereken “sınır bilmek” ne yazık ki bu toplumda yok. Maalesef biz sınır tanımıyoruz. Ne insana ne doğaya ne eşyaya ne de toplumsal alana karşı sınır bilmeyen bir küstah sözde özgüven egemen.
Kişisel inancım böyle bir toplumsal yapıdan olumlu bir gelecek çıkmayacağı yönünde. Hem dinsizlik hem dindarlık birbirini tetikleyen, reaksiyonel hınç alanına dönüşmüş. İki tarafta da davranış bozukluğuna yol açan bu durum, kendini olaylar karşısında gösterilen orantısız tepkilerle açığa çıkarıyor.
Tüm bu nedenlerle susmak en iyisi. Aklı olanın bu mecrada din, akide, itikat, mezhep, inanç konuşmaması gerektiğine inanıyorum. Türkiye’deki bu din yorgunluğunun, dini ve din dışı bilgi zehirlenmelerinin etkisinin iki, üç nesil devam edeceğini düşünüyorum.
Kendimi bildim bileli, yedi yaşından bu yana sürekli dini konuları okuyorum, araştırıyorum. Bunu yaparken de farklı kaynaklardan karşılaştırmalı okumalar yaparak kendimi geliştirmeye çabalıyorum.
Şu mecrada birçok konuya cevap verebileceğimi de düşünüyorum ama bunu asla yapmayacağım. Bilgi değerli ve herkesle her yerde paylaşılmamalı. Burada yapılacak en güzel şey “senin inancın sana, benim inancım bana” ve “selam” deyip geçmek. Ignore et rahat et.
V’esselam.
Bir de bu soruna sadece yönetmelik eksikliği/yetkin mühendislik açısından bakmak akla ziyan bir durum olur. Sorunun büyük bir kısmı şehirleşmenin yanlışlığından kaynaklanıyor.
Betonun faydasından çok zararının olduğunu anlamamız için başımıza daha ne tür bir musibet gelmeli? Emanet sadece para/kıymetli eşya değildir. Doğa/çevre, beden, ruh, şehir...?
Betondan Toprağa: Doğa Dostu Yapılarla Geleceğe Adım Atmak https://t.co/Df6mwlugeH @serknadumna
Modern Türkiye'nin konut tarihi diye bir şey yok aslında, devletin kredi politikası var. Yani konutu mimari ya da şehircilik üzerinden değil, ne yazık ki krediler üzerinden okuyabiliyoruz. Bir de tabii imarlı arsa üretme mevzusu var ki onun da tarihi rant hareketleri.