AK Parti olarak bizim siyaset anlayışımız, eser ve hizmet üzerine bina edilmiştir.
Bu anlayışla Ankara’ya toplam 4 trilyon 280 milyar liralık yatırım yaptık.
Siyasi rakiplerimiz gece gündüz koltuk kavgası verirken biz iktidar ve ittifak olarak Türkiye’yi geleceğe hazırlamanın mücadelesini veriyoruz.
Biz işimize bakıyor, asli gündemimize odaklanıyor, milletin çizdiği rotada ilerlemeye devam ediyoruz.
EPSTEIN SİYONİZMİ ODAKLI BATI UYGARLIĞI VE KÜRESEL DAYATMALARI KARŞISINDA TÜRKİYE’NİN SORUMLULUĞU
Epstein Siyonizminin insanlığa dayattığı; LGBT merkezli politikalar, ailenin çökertilmesi, kadın ve erkek cinsiyetinin tasfiye edilmesi, Lut Kavmi’nin ötesine geçen sapkınlıkların küresel ölçekte normalleştirilerek devletlere ve toplumlara yaşam tarzı olarak dayatılması karşısında, Türkiye’deki siyasal muhafazakârlığa şu soruyu sormak zorundayız:
Gerçekten biz, Hazreti Âdem ve eşinden başlayıp kıyamete kadar devam edecek insan neslinin hukukunu koruma noktasında kararlı mıyız?
Kur’an-ı Kerim’de yasaklanmış ve insanlığın büyük hangi anlayış hangi inanç olursa olsun büyük kısmı tarafından ahlaksızlık olarak bilinen ve de kabul edilmeyen sapkınlıkların; insanımızı, değerlerimizi, ailemizi, nesillerimizi ve milletimizi çürütmek amacıyla yürütülen saldırılar karşısında, medeniyet değerlerimiz ve insanlığın ortak ahlak temelinde insan ve toplum inşa etme iradesine sahip miyiz?
Epstein Siyonizmi ve onun temsil ettiği küresel güç odaklarının; eşcinsellik, ensest, pedofili ve zoofili gibi sapkınlıkları ve de insan soyuna açılmış savaşı normalleştirmek amacıyla yürüttüğü çalışmalar ve sahip oldukları finansal ve siyasi güç aracılığıyla milletleri sosyolojik olarak çökertme ve devletleri çökertme girişimleri karşısında, bizler Anadolu’nun değerleri be insanlığın ahlak odaklı değerli temelinde parlamentomuzda güçlü bir irade ortaya koymak zorundayız?
ÇÜNKÜ SIYASAL MUHAFAZAKÂRLIĞIN İKTİDARA YÜRÜYÜŞ SÜRECİNDE BESLENDİĞİ ANA KAYNAK; ANADOLU DİNDARLIĞININ ŞEKİLLENDİRDİĞİ AHLAK MERKEZLİ, AİLE MERKEZLİ VE İNSAN MERKEZLİ DEĞERLER DÜNYASIDIR
BUGÜN YAŞADIĞIMIZ BİRÇOK SOSYAL, KÜLTÜREL VE AHLAKİ TARTIŞMANIN MERKEZİNDE DE BU DEĞERLERDEN UZAKLAŞMA SORUNU BULUNMAKTADIR.
GÜÇLÜ BİR TOPLUM, GÜÇLÜ BİR EKONOMİ VE GÜÇLÜ BİR DEVLET ANCAK SAĞLAM BİR AHLAKİ ZEMİN ÜZERİNDE YÜKSELEBİLİR.
ANADOLU’NUN MAYASINDA BULUNAN VİCDANI, MERHAMETİ, ADALETİ VE DAYANIŞMAYI YENİDEN HATIRLAMAK; GELECEĞİ İNŞA ETMENİN EN ÖNEMLİ ŞARTLARINDAN BİRİDİR.
Yıllarca bu ülkede “Camiler açık” denilerek milletin değerleri aşındırıldı, itibarsızlaştırıldı ve toplumun manevi temelleri zayıflatıldı.
Bugün ise siyasal muhafazakârlığın en güçlü olduğu dönemde, gençlerin cinsiyet değiştirme süreçlerine mevcut hukuk düzeni içerisinde kolay erişebilmesi ve eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bazı sivil toplum kuruluşlarının yurt dışından aldıkları desteklerle ülkemizde yürüttükleri faaliyetler karşısında yeterli farkındalığa ve irade koyma gücüne sahibiz.
Hiç kimse kusura bakmasın.
Malazgirt demek, Çanakkale demek, Çaldıran demek, Kuvâ-yi Milliye demek; önce insanın hukukunu, aileyi ve milletin değerlerini korumak demektir.
Bir taraftan bu büyük tarihî mirası ve medeniyet iddiasını dile getirirken, diğer taraftan aileyi korumaya yönelik düzenlemelerin ve LGBT ile ilgili yasa tekliflerinin sürekli ertelenmesini izlemek ciddi bir çelişkidir.
Olmuyor beyler, olmuyor.
Bir yanlışın içerisindeyiz.
Hayvanların itlafı için yasal düzenlemeler yapılırken gösterilen hassasiyet ve kararlılık, insanın yaratılış cinsiyetinin yok edilmesine yönelik cinsiyet değiştirme adı altındaki yürütülen süreç insanı yaşarken yok etmek değil mi?
İnsanın yaratılış hukukunun ve ailenin korunmasına yönelik düzenlemeler söz konusu olduğunda neden aynı ölçüde irade kararlılığı ortaya konulamıyor?
Biz insanı yaşat ki devlet yaşasın ruhu ile insan ve toplum ve devlet anlayışımız inşa etmiş bir tarihin çocuklarıyız
Oysa bugün adı geçen bu sapkınlıklar ve dayatmalar üzerinden insanımız yaşar kem çürütmek ve de yaşarken tüketilmek isteniyor
Ve bugün devletin gücü üzerinden demokrasi adı altında hukukun üstünlüğü adı altında ülkemiz sosyolojik olarak çöküşe götürülmek isteniyor fark etmeyecek miyiz.
Psikolog Hüseyin Kaçın, “Devletin yapması gereken ilk iş trans ameliyatlarını engellemektir. Her trans ameliyatı devlet eliyle işlenen cinayettir” diyor.
İktidarlarımız döneminde ülkemizin pek çok sorununu çözdük lakin muhalefetin kronikleşmiş vizyon sorununu bir türlü çözemedik.
Rahata alışmış muhalefet aktörlerine çalışmayı, proje geliştirmeyi, hizmet etmeyi maalesef öğretemedik.
Dış politika, savunma, vesayete ve teröre karşı mücadele gibi konularda yerli ve millî duruş sergilemeyi öğretemedik.
Şunu da ifade etmek isterim ki Türkiye’nin muhalefet açığı, kapanmak bir yana, giderek daha fazla büyüyor.
Siyaset kurumunun koltuk ve kariyer sevdalılarının elinde düşürüldüğü içler acısı hali gördükçe inanın ülkemiz adına biz üzülüyoruz.
Rakibimiz de olsa muhalefet de olsa Türkiye’nin ikinci büyük partisinin kavgayla, gerilimle anılmasını biz doğru bulmuyoruz.
Biz karşımızda iç karışıklıkla malul bir muhalefet değil; hizmette, vizyonda, eserde, fikirde yarışacağımız bir muhalefet görmek istiyoruz.
Kalitemize ve kalibremize uygun bir muhalefet arayışımız, dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir.
Bu gazetecilik değil düpedüz trolluk, seviyesizlik, saygısızlık..
Karşılarındaki insana
“Hain, işbirlikçi, darbeci, sarayın kayyumu, proje”
diyerek sizin için bunları kullanıyorlar diye soru mu soruyor aklınca...
Kılıçdaroğlu iyi sabır gösteriyor....
#CHPLideriSözcüTVde
Özgür Özel:
Ertesi gün ne olursa olsun biz yatar uyuruz.
Butlan geliyor dediler yattım uyudum, butlan kararı çıktı yattım uyudum.
Partiye sabah saldıracaklarmış dediler yattım uyudum, bizi partiden attılar yattım uyudum.
Bu gidişle en büyük siyasi başarısı düzenli uyku olacak. 😂
🔴 Kemal Kılıçdaroğlu:
Adam diyor ki geldim, parayı genel başkan yardımcısına verdim. Kim diyor? Parayı veren adam söylüyor.
O genel başkan yardımcılarından tazminat davası açan var mı?
Niye açmıyorlar?
#CHPLideriSözcüTVde
GECEYE VE TARİHE NOT
Bugün savaş meydanlarında belirleyici olan yalnızca çelik, barut ve platformlar değildir.
Asıl belirleyici unsur; yazılım, veri, algoritma ve bunları geliştiren insan kaynağıdır.
Gerçek savunma sanayii bağımsızlığı; sadece uçak, tank veya füze üretmekle değil, o sistemlerin aklını oluşturan teknolojiyi ve yetişmiş insan gücünü koruyabilmekle mümkündür.
Bu nedenle bazı soruların açık ve net şekilde cevaplandırılması gerekir:
Milli projelerimizin kritik yazılım bileşenlerinde dış kaynak kullanımının sınırları nelerdir?
Stratejik bilgi birikiminin korunması için hangi tedbirler alınmaktadır?
Yıllarını savunma sanayiine vermiş, önemli projelerde görev almış mühendislerin ve yöneticilerin görev değişikliklerinde hangi objektif kriterler esas alınmaktadır?
Kurumsal hafızanın korunması için nasıl bir politika izlenmektedir?
Savunma sanayii gibi stratejik kurumlarda Yönetim Kurullarının görevi nedir?
Yönetim Kurulları yalnızca alınan kararları onaylayan yapılar mıdır, yoksa kurumun uzun vadeli çıkarlarını gözeten ve yönetime hesap soran mekanizmalar mıdır?
Bir kurumun başarısı, binalarıyla veya bütçesiyle değil; yetişmiş insan kaynağıyla ölçülür.
Bu nedenle kritik projeleri bugüne taşıyan ekiplerin neden değiştirildiği, yerlerine getirilen kişilerin hangi tecrübe ve başarı kriterleriyle seçildiği kamuoyunun merak ettiği meşru sorulardır.
Savunma sanayiimizi dış tehditlere karşı güçlendirmeye çalışırken, içeride oluşabilecek liyakat sorunlarına, kurumsal körlüklere ve yetişmiş insan kaynağının kaybına karşı da aynı hassasiyeti göstermek zorundayız.
Çünkü güçlü kurumlar, eleştiriden korkan değil; hesap verebilen, denetlenebilen ve yeteneği koruyabilen kurumlardır.
Bugün sorulması gereken temel soru şudur:
Türkiye’nin stratejik kurumlarında kararlar; liyakat, tecrübe ve kurumsal ihtiyaçlara göre mi alınmaktadır, yoksa başka saiklerin etkisi altında mı şekillenmektedir?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bir kurumun değil, ülkemizin teknoloji ve savunma geleceğinin de cevabı olacaktır.
Sayın Halil MERT’in videoda ifade ettiği noktalar çok dikkat çekici.
⬇️⬇️⬇️⬇️
https://t.co/6AAMcab9rv
Biyolojik Teröre Maruz kalma
Kene Zulmüne
Kene Istilasına belki bir çare olur
Diye Paylaşıyorum;
Kenenin nefret ettiği bir karışım
Belki birilerinin işine yarar..
1995 yılında, önce sokaklarda Adnan Oktar Cinsel İstismar ve Silahlı Suç Örgütüyle mücadeleye başladım. O dönem 17 yaşındaydım.
2002 yılında üniversiteyi bitirmemin ardında ve devamında mücadeleme duraksamaya yer bırakmayacak şekilde devam ettim.
2026 yılına geldik ve 31. Yılı devirirken bu mücadeleme devam ediyorum.
Bu nedenle uzun yıllardır örgütün hedefi haline geldim.
Örgütün dışarıda kalmış küçük parçaları örgüt adına hareket etmek suretiyle örgütün amaçları doğrultusunda aynen örgütün taktikleriyle içlerinde besledikleri kinle bana yönelik hamleye devam ediyorlar.
Ancak onları küçücük yapacağım. Analarından doğduklarına pişman edeceğim. Aynen Fetulahçılara yaptığım gibi.
Belirmek isterim ki onlar hakettikleri yere yani Adnan’ın yanına gitmedikleri sürece ne bu millet ,ne devlet, ne bu toplum , ne de evlatlarımız rahata kavuşamazlar.
Bize düşen vazife ise o leş örgütün küçük büyük tüm parçalarını Van Başkale’ye Adnan’ın yanına göndermektir.
Bu aşamadan sonra örgüte veya elemanlarına sahip çıkmaya kalkan kanal sahipleri, siyaset, bürokrasi veya iş dünyası içerisindeki her kişiye yönelik mücadelem durmayacaktır. Bu örgütün kökünü kazıyacağız kökünü. Onları küçücük yapacağız. Onları bu topraklardan temizleyeceğiz.
Gün ortasında.
CHP’DE YÜZLEŞME VE ARINMA SÜRECİ
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, hukukun verdiği karar doğrultusunda kendi içindeki bagajındaki bütün yükleri atma noktasında kararlılık göstereceği, Kemal Kılıçdaroğlu tarafından ifade ediliyor.
Ve en önemlisi, Sayın Kılıçdaroğlu kendisiyle yüzleşiyor; 2023 öncesinde ve sonrasında yaptığı hataları açık ve net bir şekilde ifade ediyor.
Temenni ediyoruz ki bu özel eşik ve bu yüzleşme, Cumhuriyet Halk Partisi’nde Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda, devletin ve milletin tarihinin kritik noktasında, gelecek yüzyılımızı belirleyecek adımların atıldığı bu süreçte çok daha kurumsal bir zemine taşınacaktır. Bunu ümit ediyor, izliyor ve takip ediyoruz.
CHP’NİN 2019 SONRASI DÖNÜŞÜMÜNÜN DOĞRU ANLATILMASI
CHP’yi özellikle 2019’dan sonra İstanbul üzerinden etkisi altına alan yapının, Cumhuriyet Halk Partisi tabanına pozitif bir iletişim diliyle, daha sakin ve daha soğukkanlı bir şekilde anlatılması gerekmektedir.
2019’dan sonra CHP’yi ele geçiren hat, aslında Türkiye’yi doğrudan bir kez daha, tıpkı Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu politikaların ölümünden sonraki süreçlerde tasfiye edilerek Türkiye’nin Atlantik ötesinin kontrolüne teslim edilmiştir ağırlıklı olarak.
Yani bir KARŞI DEVRİM SÜRECİNİ SKULMUŞTUR TÜRKİYE 1939’dan itibaren.
2023 KONGRESİ VE KAMU GÜVENLİĞİ TARTIŞMALARI
2023 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nde kamu güvenliğini tehdit eden bir modelle kongrenin yönetilip parti yönetiminin ele geçirilmesi de bu sürecin önemli bir parçası olarak görülmektedir.
Bu çerçevede CHP’nin, yaşanan süreci kendi teşkilatına doğru şekilde anlatması büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda karşı devrim tartışmalarının teşkilat tabanında değerlendirilmesi ve “Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak” kitabının da teşkilat mensupları tarafından okunmasının faydalı olacağı açıktır.
TÜRKİYE’NİN TARİHSEL GEÇİŞ NOKTASI VE ERDOĞAN LİDERLİĞİ
Bu süreç, Türkiye’nin tarihsel geçiş noktasında en stratejik güçlerinden biri olan Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinin ve bu liderliğin temsil ettiği çizginin AK Parti hareketi içerisinde daha doğru anlaşılmasına da katkı sağlayacaktır.
AK PARTİ’DE FETÖ GÖLGESİNİN TAMAMEN ORTADAN KALDIRILMASI
AK Parti üzerindeki, özellikle Anadolu şehirlerinde ve toplumun çeşitli kesimlerinde konuşulan FETÖ gölgesinin tamamen ortadan kaldırılması gerekmektedir ve sokağın güveni için Anadolu’da son derece önemli beklentidir
SOKAK 15 TEMMUZ AKŞAMINDAN SONRA ORTAYA KONULAN KARARLI İRADENİN ÖZELLİKŞE SİYASET ALANINA DA YANSIMASINI AÇIK ŞEKİLDE BEKLEMMEKTEDİR
Bunun yolu; liyakat ve ehliyet esaslı, yapay zekâ destekli, kurumsal ve şeffaf bir yönetim anlayışının inşa edilmesinden geçmektedir.
Adamcılığın, bencilliğin ve “benim adamım” yaklaşımının hiçbir şekilde karşılık bulamayacağı yeni bir modele geçiş zorunludur.
VERGİ ADALETİ VE YENİ EKONOMİK DENGE MODELİ
Toplumun yüzde yetmişlik kesiminin üzerindeki vergi yükünü hafifletecek, Türkiye’deki servetin önemli bölümünü kontrol eden üst gelir gruplarının da taşın altına elini koymasını sağlayacak yeni bir ekonomik denge modelinin oluşturulması gerekmektedir.
Bu modelin, Parlamento’da kararlılıkla yürütülecek çalışmalar sonucunda şekillendirilmesi ve süratle hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır.
YOLSUZLUKLA MÜCADELE VE KÖKLÜ ARINMA BEKLENTİSİ
Yolsuzluk tartışmalarında vatandaşın sürekli sorduğu soruların net cevaplarını bulduğu, haksızlık ve adaletsizlik yapanın kim olursa olsun adalet önünde hesap verdiği bir düzenin tesis edilmesi gerekmektedir.
Bu sürecin, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde başarıyla yürütüldüğünü ortaya koyacak köklü bir arınma hamlesinin hem AK Parti teşkilatlarında ve de tabanında ve hem de toplum nezdinde güçlü bir beklenti olduğu açıktır.
KONU:BAZI ÖZEL OKULLAR HAKKINDA
Dikkat!
Özel okullar içinde bazılarının topraklarımızda bu ülkenin evlatları üzerinde devşirme bir planın parçası haline gelme ihtimalini hiç düşündük mü?
Şüphesiz bütün özel okullar için bunu söylemek mümkün değildir.
Ancak özel okullar üzerinde özellikle başka ülkelerin doğrudan ülkemizde kendi kültür ve değerleri odağıyla açmış oldukları okulların bu anlamda gözden geçirilmesi gerekmiyor mu ?
Özel okullar meselesinin yeni baştan ve doğrudan geleceğimiz için düşünülmesi gerekmiyor mu? Bazı okulların yurtdışındaki okullarla kurdukları iletişim bu iletişimin hangi zeminde gerçekleştiğini mutlak denetlemek gerekmez mi?
Ya da denetleniyor mu?
Bu ülkenin özellikle tespit ettikleri zeki çocukları üzerinden hangi planların yapıldığına dair bir öngörümüz ve tedbirimiz olmalı değil mi?
Yüzüncü yılını 2023 itibariyle geride bırakan Türkiye’nin istiklal mücadelesi, Birinci Dünya Savaşı’nın gaspçı işgalci sözde galiplerine karşı verilmişti. Fakat bilinmelidir ki, Türkiye, beş duyuyla da aslında fark edilebilecek bu bağımsızlık mücadelesini hâlâ sürdürmektedir.
Bu ülkede bu milletin teveccühünü kazanarak ticarette, sanayide, tarımda, turizmde, kültürde, sanatta ve sporda nam sahibi olmuş kimseler, bu milletin teveccühünü yok sayıp kendilerini Çengelköy hıyarı gibi tezgâha serip üzerinden geçinen ve Türkiye’nin varlığına göz dikenlere adayarak bu milletle kazandıklarını o odakların kasalarına aktarıyorlar. Yazık.
Bu memleketin insanı olarak bu memleketin insanıyla hemdem ve yelvücut olmayı tercih etmek yerine oğullarını ve kızlarını bu ülkeyi işgal etmek ve varlığımıza egemen olmak isteyen düşmana hem de üzerine büyük servetler ödeyerek teslim edenlere ne demeliyiz?
Bağımsız bir ülkenin temel şartlarından biri, eğitimde teklik ve devşirmeci, ajan yetiştiren misyoner odaklara fırsat vermemektir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği eğitimde bir başka ülkenin ya da gücün, bu ülkenin içerisinde kendi egemenlik değerlerini gözeten bir yapı kurmasına ve bu yapılar üzerinden toplumsal tabakalaşma oluşturmasına izin verilemez.
Özel okulların statüleri ve yürüttükleri süreçler kontrol altına alınmalı, hangi okulun yurt dışında hangi kurumla hangi zeminde bağlantısı olduğu göz ardı edilmeden nesillerimizi Almanya’nın, Amerika’nın, İngiltere’nin ya da Fransa’nın değerleriyle devşirmelerinin önünü açacak bir modelden kaçınmalıyız.
Gün ortasında.
Epstein sapkınlığı üzerine @xueqinjiang ile.
Mr. Yang, önemli bir cümleniz var. “Epstein dosyaları sızdırıldı” dediniz. Peki kim sızdırdı ve neden sızdırdı? Bir korkudan bahsediyorsunuz; burada da buna değindiniz.
Epstein dosyalarını sızdıranlar, Epstein Adası’nı deşifre edenler kimlerdi? Epstein yapılanması, Siyonizm odaklı bir organizasyon olarak değerlendiriliyor. İnsanlığın ahlaki çöküşünün ya da bilinçli olarak çökertilmesinin adresi olarak görülen bu Epstein modelini kimler deşifre etti? Neden sızdırdılar? Bu hangi hesaplaşmanın sonucuydu? Epstein üzerinden kim, kiminle hesaplaştı ve hâlâ hesaplaşıyor? Yoksa Epstein deşifre edildikten sonra her şey sona mı erdi?
Ben burada şu soruyu tartışmak istiyorum: Epstein dosyalarının sızdırılmasından dolayı kimler mağdur oldu?
Burada üç farklı isim öne çıkıyor. Sızdırmalar sonrasında itibarları ciddi şekilde zarar gören kişilerden söz ediyoruz: Larry Summers, Bill Gates ve Noam Chomsky.
NEOLİBERALİZMİN DAYATTIĞI ŞIMARIKLIKLARA VE ÇÜRÜMÜŞLÜKLERE BENZEMEK ZORUNDA MIYIZ?
Kendi medeniyet değerlerimizi, ahlâk anlayışımızı ve kültürel birikimimizi terk ederek; tüketimi, bireysel hazları ve sınır tanımaz özgürlük anlayışını yücelten bir yaşam tarzını benimsemek mecburiyetinde miyiz?
Gelişmek ile yozlaşmak, çağdaşlaşmak ile kimliksizleşmek aynı şey değildir.
Bir millet, kendi köklerine bağlı kalarak da güçlü, üretken ve saygın olabilir.
Asıl mesele, başkalarına benzemek değil; kendi medeniyet tasavvurumuzu koruyarak geleceği inşa edebilmektir.
Dışarıdan değerlerimiz itibarsızlaştırılmak için her türlü saldırıyla karşı karşıya iken
Bir de değerlerimiz odaklı var olduklarını iddia edenlerin sorumsuz ve kontrolsüz benzeme yenildiklerimiz gibi olma kompleksi Türkiye’deki sosyolojik çöküş riskini her gün büyütüyor.
Yıllarca hayatımızın merkezine koyduğumuz, komşusu açken tok yatmaktan utanan, gösterişten kaçınan o sessiz ve samimi Anadolu dindarlığı modern zamanların tüketim çılgınlığına kurban edilemez!
İslam’ın özündeki mahremiyet, ihlas ve sadelik yerini ekran önünde fark edilme, alkışlanma ve statü kazanma arsızlığına bırakmamalıdır.
Zira eskiden dindarlık içsel bir olgunlaşma ve nefis terbiyesi demekti.
Şimdiyse hayatın her anını lüks detaylarla bir podyuma dönüştürme yarışı görüyoruz.
Peki, bu noktaya nasıl geldik? Bu yozlaşma kendiliğinden mi oldu?
Elbette hayır!
Bu manzara; dindarlığı sadece şekilden, hırstan, makamdan ve ticaretten ibaret görenlerin, lüksü ve şatafatı öne çıkaranların eseridir. Din ahlakını bir yaşam biçimi olarak değil, sınıfsal bir atlama taşı olarak kullanan bazı kesimler, ne yazık ki bu sosyolojiyi kendi elleriyle inşa ettiler.
Evlatlarımızın sınav başarısını bile bu derece görkemli rüküşlüklerle kutlama ihtiyacı hissettiren şey, bu köksüz "yeni zengin" zihniyetinin ta kendisidir.
Mesele artık sadece insanları kınamak ya da onları eleştirmek değil, toplumsal ve kurumsal olarak bu çürümeye yol açan ve buna alan açan sorumluları görmekle ilgilidir.
Şimdi hepimizin şapkayı öne koyup sorma vaktidir. Biz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bizlere miras bıraktığı o duru ahlakı yolda mı bıraktık, yoksa gücü ve parayı bulunca ona sırtımızı mı döndük? Ve ne yazık ki; bu tablo bir başarı kutlaması değil, bir sosyal çürüme ve toplumsal değerlerin en acı dışa vuran aynasıdır.
@tcbestepe@RTErdogan@HuseyinLikoglu@ecesevimtr@eraykaradeniz@yenisafakwriter@logosmedya@trhaber_com@ibrahimkaragul@omercanasafgenc
TÜRK HUKUKU HİÇBİR ZAMAN MANDA ALTINDA OLMAMIŞTIR, HİÇBİR ZAMAN DA OLMAYACAKTIR.
Avrupa Parlamentosu, Türkiye’yi Lüksemburg ya da Brüksel’in bir vilayeti sanma gafletine düşmemelidir. Aldığı kararların milletimizin nezdinde hiçbir hükmü, hiçbir itibarı ve hiçbir karşılığı yoktur.
Türkiye, binlerce yıllık devlet aklına ve millet iradesine sahip bağımsız bir devlettir. Avrupa’nın siyasi mühendislik projelerine boyun eğecek, dışarıdan verilen talimatlarla yönünü tayin edecek bir ülke değildir. Türkiye’yi kendi jeopolitik hesaplarınız için cephe ülkesi, savaşan bir ordu veya taşeron güç hâline getirmeye çalışırken gösterdiğiniz pervasızlığın bedelini de hesaba katmak zorundasınız.
Bugün Avrupa Parlamentosu’nun Sayın Adalet Bakanı Akın Gürlek üzerinden aldığı karar, aslında hukuki bir değerlendirme değil, Türkiye’ye yönelik siyasi bir vesayet girişimidir.
Bu kararın satır aralarında verilen asıl mesaj şudur: “Siz bizim değerlerimize, çıkarlarımıza ve dayatmalarımıza kayıtsız şartsız uymazsanız Avrupa’da yeriniz yoktur.”
Ne acıdır ki Türkiye’de yıllarca Batı karşıtlığı üzerinden siyaset üreten bazı çevrelerin içinden, bugün Batı’dan daha fazla Batıcı, Avrupa’dan daha fazla Avrupacı bir anlayış türemiştir.
Bu anlayışın etrafında sağ sol İslamcı muhafazakar kimlikli öyle bir hat oluştu ki galiba Avrupa içerdeki bu hatta çok güveniyor
Öyle ki bunlar artık Türkiye’nin değil, Avrupa’nın geleceği için kaygılanmakta; Avrupa’yı kurtarma yarışına girmiş görünmektedir.
Oysa gerçek şudur: Avrupa Parlamentosu’nun bu kararı, farkında olmayanlara Türkiye’nin Avrupa Birliği tarafından hiçbir zaman eşit bir ortak olarak görülmediğini bir kez daha göstermiştir.
Türkiye’ye sürekli demokrasi ve hukuk dersi vermeye kalkanların ülkelerinde Siyonist İsrail’in avukatlığını yapmaktan ve demokratik haklarını kullanan vatandaşlarına polis baskısı öde baskılarla demokratik haklarını almaktan vazgeçmeliler
Avrupa söz konusu kendi çıkarları olduğunda nasıl çifte standart uyguladıkları bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Milletimiz şunu iyi bilmektedir: Türkiye’nin geleceği Brüksel koridorlarında değil, Ankara’nın iradesinde şekillenecektir.
Avrupa Parlamentosu’nun siyasi bildirileri değil, Türk milletinin kararı belirleyici olacaktır.