Uzun süre önce de söyledik. Bugün sokak, bütün siyasi farklılıklarıyla MUTFAĞIN PARTİSİ’NDE ve GÜVEN VE ADALETİN TABELASIZ VİCDAN VE ACIYAN YER PARTİSİ’NDE buluşmuş durumda.
Ayrı partilere oy veren insanlar, evlerine götürdükleri ekmeği ve milletin hakkına el uzatanlardan hesap sorulmasını konuşuyor.
“Millet nasıl olsa bize mecbur, başka alternatifi yok” diyenler, bu milletin gerektiğinde kendi küllerinden yeniden doğacak basirete ve ferasete sahip olduğunu unutmasınlar.
OTURDUKLARI KOLTUKLARDA BIZE BIR ŞEY OLMAZ NASIL OLSA DIYEREK HAREKET EDENLER MILLETE KULAK KAPAYANLAR LIDERLERE DE HER ZAMAN EN BÜYÜK KÖTÜLÜKLERI YAPMIŞLARDIR
HAKIKATI SAKLAYARAK VE YANLIŞLARIN ÜZERINDE OTURMAKTA VE INAT ETMEKTE HALKA DA BIZE NASIL OLSA MECBURLAR DIYEREK BAKARAK.
Milletin beklentileri karşılanmazsa, bu mesele zamana bırakılıp unutturulmak istenirse, “Bir sarı öküzü verdik, artık bizden başka bir şey istemeyin” denilerek hesap kapatılmaya çalışılırsa, herkes şunu bilsin.
BU MİLLET, GEREKTİĞİNDE SİYASETTE DE KENDİ KURDUĞU DÜZENİ YIKAR, YENİSİNİ KURAR.
Kim nerede, nasıl anlarsa anlasın. Biz hakikati açık ve seçik ifade edelim.
MİLLETİMİZ KENDİNİ ANLAYANLARI VE İNATLAŞMAYANLARI HEP AYIRIR.
TEMEL BİR ÖZELLİĞİNİ TARİHİN HER DÖNEMİNDE TEKRARLAR.
GEREKTİĞİNDE YENİDEN YIKAR, YENİDEN YAPAR.
Türk milletinin tarihinde en çok dikkat çeken husus, düştüğü yerden kalkmasını bilmesidir.
Bu millet, yenildiğinde yeniden galip gelmek için bıkmadan, usanmadan kendini yenilemiş, gerektiğinde kendi kurduğu düzeni tasfiye edip yerine yenisini kurmayı bilmiştir.
Önce şunu bir kenara yazalım.
Bu ülkede hiç kimse ama hiç kimse kendini çaresiz hissetmesin.
Hiç bir yapı hiç bir kimse de milletin gözünün içine baka baka yaptıklarının hesabını günün birinde milletin kendisine sormayacağını zannetmesin.
Amerika’daki seçim sonucunu da bu gözle okuyorum. Trump’ın izlediği siyasetin sandıkta uğradığı kayıpta, İsrail’in peşine takılmanın da vatandaşın sofrasını, mutfağını ihmal etmenin de payı olduğu kanaatindeyim ve ve bu tespitlerimiz Amerikan kamu tarafından da zaten doğrulanıyor.
Türkiye’de de “Nasıl olsa muhalefet yok. Muhalefetin çapı ne, bu işleri yürütecek kabiliyeti ne?
📌Zaten muhalefette de adam yok kimi çıkaracaklar Sayın Cumhurbaşkanın karşısına📌denilerek sahada özellikle süreci hafife alanların çok açık ve seçik de konuştuğunu görüyoruz.
Onlara da cümlemiz şudur “büyük yanılgı içerisindesiniz”
“Millet dönüp yine bize gelecek” diyerek fon soygunu iddialarının ve sokağın beklentilerinin karşılanmaması noktasındaki gecikmelerin siyasi bedeli olmayacağını düşünenler varsa kendilerine açıkça söylüyorum. Yanılıyorsunuz.
Kendi şahıslarına dokunulmazlık atfeden, kuralsızlığı kural sayan bir düzen kurulduğu iddiası, meselenin tam merkezindedir.
Bu düzenin siyasi hareket içinde nasıl kurulduğu, siyasi güç sayesinde kamu bürokrasisinde kimlerin eliyle ve hangi makamlar üzerinden işletildiği açığa çıkarılmalıdır.
Gün gelmiş, o topal sivrisinek çıkagelmiş. “Bize bir şey olmaz” diyenlerin örtülü kalacağına inandığı ne varsa milletin önünde konuşulur olmuş. Millet ayağa kalkmış ve talebini açıkça dile getirmiştir. “Hesap hemen sorulsun. Bunun bedelini sorumluları ödesin.”
Üzülerek ifade ediyorum ki geciktikçe gecikildi.
Artık kaybedecek vaktimiz yok denecek kadar az.
Peki, vakit daraldı diye çaresiz miyiz?
Hayır.
Bu defa yıkımın adresini içeride aramak zorundayız ve içeride.
Yıllarca oturdukları koltukların verdiği güç, kimilerini öylesine şımartmış, öylesine küstahlaştırmış ki milletten aldıkları yetkiyi milletin hakkına el uzatmanın ruhsatı sayar hâle gelmişler.
Kendilerini kuralların üstünde görmüş, neyin hak, neyin helal olduğuna bile kendilerinin hükmedebileceğini sanmışlar.
İçeride ve dışarıda kurdukları ilişki ağlarına güvenerek “Bunlar ortaya çıkmaz. Bize kimse hesap soramaz. Bize bir şey olmaz” demişler. Nemrut misali, kendilerini tanrı ilan ederken o topal sivrisineği unutmuşlar.
Bu milletimizin iradesini yakın siyasi tarihimizde de defalarca gördük.
Bu millet nice ekonomik krizi, nice siyasi buhranı aştı. Darbeler gördü, darbecilerin açtığı yaraları sardı. Her defasında kendini yenileyerek yoluna devam etti. Yine edecektir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz,örgütlü şeklinde ve milletimizin aklıyla alay edilerek yapılmış fon soygun ve sonuçları, yakın tarihimizin en ağır krizidir.
Meselenin Türkiye açısından taşıdığı tehlikeyi, Rusya-Ukrayna savaşının, Amerika ile İsrail’in İran’a saldırılarının ülkeler için finansal maliyetlerinin ve on bir şehrimizi vuran depremlerin ülkemize yüklediği ağır finansal sorumluluğun ötesinde olduğunu görüyoruz.
Buradan bir daha ayağa kalkamayacağımızı düşünenler var.
Hiç kusura bakmasınlar. Ayağa kalkıyoruz, kalkacağız da.
Bir de “Bunda ne var?” diyerek meseleyi hafifletmek, geçiştirmek, zamanla unutturmak isteyenler var.
Türkiye’nin nasıl bir yıkım tehlikesi atlattığını milletin önünde açıkça konuşmak mecburiyetindeyiz.
Bir kez daha çıkar amaçlı bir suç yapısı ve işbirlikçileri yıkmak istedi ama Türkiye yıkılmadı, yıkılmayacak da.
Bu millet, kendi varlığına bugününe geleceğine sahip çıkacak basirete de ferasete de sahiptir.
Selçuklu Devleti kuruldu, büyüdü, imparatorluk oldu. Anadolu’da Selçuklu hâkimiyeti sona erdiğinde beylikler vardı. Bu millet, o beyliklerden birini alıp koca bir cihan devleti hâline getirdi. Bugün hâlâ cihan, o devletin tarihindeki sırların açığa çıkmasını, o tarihin ruhunun insanlıkla bir kez daha buluşmasını bekliyor.
Koca cihan devletinin en az iki asra yayılan çözülme süreci sona erdiğinde “Türkler bitti, bir daha ayağa kalkamazlar” dediler. Ayağa kalkamaz dedikleri millet, Millî Mücadele’yi kazandı ve yıkılmış bir imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.
Dünya şaşkındı. Çünkü Türkleri Asya’ya sürmeyi, Anadolu’yu bir kez daha kendi tasavvurlarındaki “Anatolia”ya çevirmeyi bekleyenler vardı. Hesapları tutmadı.
Güne Merhaba.
SİYASİ OTORİTE
VE
MİLLETİMİZİN VİCDANINA.
Aziz milletimiz.
Ülkemizde evladı ve torunları olan ve onlara karşı sorumlulugu esas olup bu topraklardaki her bir vatan evladına karşı ve de topraklarımıza ve değerlerimize karşı sorumlulugu olan olarak soruyorum?
Bir evladımız, aklını ve kalbini meşgul eden bir meseleyi evinde açmaya çekiniyor da gece elindeki telefondan hiç tanımadığı birine soruyorsa, biz o evladımızın hayatında hangi yeri boş bıraktık?
Aileyi koruma sözümüzün karşılığı tam da burada aranmalıdır.
Bir anne “Evladımla nasıl konuşacağımı bilmiyorum” dediğinde kapısını çalacağı, derdini mahremiyet içinde anlatacağı, ücretsiz destek alacağı bir yer var mı?
O anneye yalnızca “Çocuğuna sahip çık” deyip kendi vazifemizi tamamlamış mı sayacağız?
Psikolog Hüseyin Kaçın’ın gündeme getirdiği hususlar içinde @tcailesosyal@saglikbakanligi@tcmeb ve @YuksekogretimK ‘ün milletimize açıklık getirmesi gereken ciddi bir başlık var.
Çocuk ve ergenlerde cinsiyet geçişine ilişkin tıbbi başvurular hangi usullerle değerlendiriliyor?
Hormon kullanımına ilişkin kararları kim, hangi bilimsel ölçütlerle veriyor?
Çocuğun görüşü nasıl dinleniyor, ailesi nasıl bilgilendiriliyor, uygulamaları kim denetliyor?
Beklentimiz açıktır. İddialar kayıtlar üzerinden incelensin, çocukların ve ailelerin mahremiyeti korunsun, sonuçlar milletimizle paylaşılsın.
@tcmeb ‘da bir önerimiz var.
Bir evladımızın matematikten kaç net yaptığını biliyoruz.
Peki o çocuk teneffüste her gün tek başına oturuyorsa bunu kim görüyor?
Öğretmeninin o çocuğa ayıracak vakti, rehberlik servisinin aileyle görüşecek imkânı var mı?
Okul dediğimiz yer, çocuğun bir enstrümanı eline aldığı, bir takımın parçası olduğu, derdini güvendiği bir büyüğüne açabildiği yer olmalıdır. Anadolu irfanının eğitimdeki karşılığı biraz da budur. Yanı başındaki evladın hâlini fark etmek.
DİJİTAL EGEMENLİĞİN BİR CEPHESİ DE EVİMİZİN İÇİDİR.
Bir şirketin algoritması on üç yaşındaki bir çocuğa gece boyunca hangi görüntüyü, hangi reklamı, hangi hesabı önereceğine karar veriyor. Anne babadan her an o ekranın başında beklemesini isteyerek bu meseleyi çözemeyiz. Çocuklara hangi içeriklerin hangi ölçütlerle önerildiğini platformlardan soracak, şikâyetin sonucunu takip edecek bir kamu iradesi görmek istiyoruz.
@tcailesosyal ‘a çağrımız şudur.
@saglikbakanligi ve @tcmeb ile birlikte mahalleden başlatılmalı süreç.
Ailelerin ücretsiz başvurabileceği danışma merkezlerini yaygınlaştırılmalıdır.
Okuldaki rehber öğretmen, aile hekimi ve sosyal hizmet uzmanı birbirine ulaşabilmelidir.
@diyanetbasin ‘deki hocalarımız da bir genç derdini açtığında onu sabırla dinleyebilsin, ihtiyaç duyduğunda ehil bir uzmana yönlendirebilsin.
Hangi ilçede hangi kapının çalınacağını, o kapı açıldığında kimin sorumluluk alacağını milletimiz bilsin.
Ve dönüp kendimize de söyleyelim.
Sofrada evladımıza “Telefonu bırak” derken kendi telefonumuzu elimizden bırakabiliyor muyuz?
Anlattığı bir şey bizi kaygılandırdığında sözünü bitirmesine müsaade ediyor muyuz?
Devletten hesabını sorduğumuz vazifenin evimizde de bir karşılığı var.
Bu çağrımın muhatabı bugün karar verme yetkisini elinde taşıyan herkestir. Sorumlu kurumları, takvimi ve bütçesi belli bir AİLE VE ÇOCUK EYLEM PLANI bekliyoruz.
Bir anne sıkıntıya düştüğünde “Nereye gideceğim?” diye düşünmeden mahallesindeki kapıyı çalabiliyorsa, bir evladımız “Beni dinleyecek biri var” diyebiliyorsa, işte o gün verdiğimiz sözün milletin hayatında bir karşılığı olacaktır.
@MITVAROL06@NecatiCarboga@kureseldenyerel@TurabiYerli@hbasriakdemir@enginbalim@Nalan_Kocak@ahmetbr_@boraalptweet@POLATFethiAhmet@Oguzpolatbilek@oguzzatsiz@tuylumikrofon@HarunOzanCeylan@VolkanOkcuoglu@UkuncMehmet@filizcemill@trthaber@Haberturk
25 KASIM’DA MANİSA’DA BULUŞUYORUZ!
Manisalı hemşehrilerim, buluşmamıza 19 gün kaldı!
Tamga Haber’in “Beyaz Koltuk” söyleşisinde bir araya geleceğiz. Siz soracaksınız, biz cevaplayacağız. Gelin, Manisa’yı ve Türkiye’mizin yarınlarını yüz yüze konuşalım.
🗓 25 Kasım 2026 Çarşamba | Saat 20.00
📍 Bedesten Nikâh Salonu, Manisa
ANADOLU İNSANLIĞIN ÜMİDİDİR.
@manisaakparti@mhpmanisail@manisadirilis@ManisalNc@malikejder@manisahaberleri@manisahabercom@iycmefkure@TugvaManisa
#Manisa #BeyazKoltuk #TamgaHaber
FİKRİ İDDİALARI BELGEYLE, SÖYLEMLERİ DAVRANIŞLARLA, NİYET BEYANLARINI SONUÇLARLA SINAMALIYIZ.
Akıncılar meselesine de buradan bakıyoruz.
Akıncılar’ın tarihî birikimi ile bugün o isim etrafında ortaya çıkan her söylem birbirine eşitlenemez.
O geçmişte bulunmuş olmak, bugünkü her tercihe kendiliğinden meşruiyet kazandırmaz.
Bugün birilerinin o geçmişi gündeme getirmesi de geçmişteki insanların tamamını şüpheli hâle getirmez.
Bir mali usulsüzlük, çıkar ilişkisi veya siyasi yanlış iddiası varsa sorumluluk; kişilerin somut fiilleri ve belgelenmiş ilişkileri üzerinden konuşulmalıdır bugün ortaya çıkan tüm deliller üzerinden konuşulması bu temelde çok kıymetlidir ve de bu toplumun bütün kesimlerinin en temel hakkıdır.
Toplum aslında kendine böyle devlete karşı sorumlulugunu sorgulama gücünü esas alarak ortaya koymaktadır bu zaten bizim en büyük değerimizdir.
Bugün milletin derin sorgulamasına da saygı duymak ve de bu sorgulamayı dikkate almak zorundayız.
Ötesinde milletimizin bu sorgulamasının karşılıksız kalmamasına da olağanüstü önem verilmelidir.
Ancak bu sorgulama yapılırken bir hareketin bütün mensuplarını ve ailelerini kapsayan suçlama dili adalet üretmez.
Hep birlikte buna dikkat etmeliyiz.
AK Parti’de yaşanan sorunları da peşinen bir tarihî geleneğin üzerine yıkarak anlayamayız.
Ve bugün en ciddi sorgulamayı yapan kitlelerin içerisinde AK PARTİ tabanı ve kişilerin yanlışlarının top yükün dindar bir camiaya yıkılarak ödettirilmek istendiği bir süreçte din sosyolojisi alanındaki kitlelerin tamamına yakını çok ciddi anlamda sert eleştiri yapmakta ve sürece dair irade ortaya koymaktadır
Yüksek sesle “biz bu yanlışları kabul etmiyoruz bu yanlışı yapanlar mutlaka hesabını vermelidir”diyor.
Yaşanan olumsuz gelişmelerin doğrudan sorumlu olarak tarihsel değerlerimizi adres gösterip bunu Anadolu topraklarını insani anlamda değerlerle bütün bağlantısını koparacak bir zeminin altyapısı olarak gören bir anlayışa da evet dememiz mümkün değildir.
Elbette yanlış değerler tarafından da yanlış olarak görülür ve asla kabul edilmez değerlerin yanlış kabul ettiği bir yanlışı yapan kimse millete adalete ve devlete hesabını vermek zorundadır ve beraberinde ahirette de vereceği hesap elbetteki Allah katındadır.
Ölçü nettir dindar olmak veya dindar kimlikli olmak;“dindarlığının içerisine kul hakkını yok saymayı hazinenin hakkına el uzatmayı milletin malını gasp etmeyi zincir halinde soygunculuk yapmayı”
meşrulaştırmaz.
Devletin asli vazifesi hangi kimlik içerisinde olursa olsun kanun dayasalar ve dahi milletin hakkına ve hukukuna uzanan hangi kimlikle el olursa olsun o eli adaletin önünde hesap vermesini sağlamaktır
Kadro tercihlerine, denetim mekanizmalarına, karar alma süreçlerine ve para ile siyaset arasındaki ilişkiye bakmak zorundayız.
Bu bakış açısından sonra yaşadığımız bütün olumsuzluklardan ders çıkarıp yukarıdaki mekanizmalar arasında söz konusu çürümüşlükleri ortadan kaldıracak tedbirleri almakta elbette ki elzemdir.
Yukardaki mekanizmalar arasındaki çürümüşlük bağının ülkemize yönelik tehditlerin önünü nasıl açtığını ve bu tehditleri nasıl beslediği artık çok aşikardır
Bireysel ya da kolektif zafiyetlerin değerlerimize ve de milletimize ve de devletimize ve de bağımsızlığımıza yönelik tehlikelerin önünü nasıl actigini bu tehlikelerin nasıl güçlendirdi aşikardır.
Bu çağrı bir ayrışma üretme çağrısı değildir.
Milletin iradesini savunduğunu söyleyen herkesin, o iradeye karşı sorumluluğunu hatırlatma çağrısıdır.
ÇÜNKÜ BAĞIMLILIK, HER ZAMAN YABANCI BİR BAYRAKLA GELMEZ.
Bazen bizim kelimelerimizle konuşur.
Bizim hassasiyetlerimize seslenir.
Bizim sembollerimizin arkasına yerleşir.
Ve bize ait bir dilin içinden, bize ait olmayan bir istikamet tarif eder.
Bunu fark etmenin yolu herkesi suçlamak değil; hafızayı, bilgiyi, ahlakı ve sorgulama cesaretini birlekte diri tutmaktır.
BAĞIMSIZLIK, ÖNCE ZİHNİN BAĞIMSIZLIĞIDIR
KENDİ DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKMAK, O DEĞERLER ADINA KONUŞAN HERKESE AKLIMIZI TESLİM ETMEK DEĞİLDİR
Güne merhaba
Bugün Cuma ve düşünmek özeleştiri yapmak değerlidir
BAĞIMSIZLIK, ÖNCE ZİHNİN BAĞIMSIZLIĞIDIR/1
İNANCIMIZI KORUMAK, İNANCIMIZ ADINA KONUŞANLARI SORGULAMAYI GEREKTİRİR
Türkiye’nin son yüzyılını anlamaya çalışırken ABD ve İngiltere merkezli güçlerin ülkemize yönelik politikalarını, müdahalelerini ve toplumu dönüştürme arayışlarını hesaba katmadan sağlam bir bağımsızlık düşüncesi inşa etmek çok güçtür.
Ancak bağımsızlık düşüncesi, yaşadığımız her sorunu dışarıya bağlayarak da inşa edilemez.
Dışarıdan gelen müdahale arayışlarını araştırırken içerideki zaaflarımızı, yanlış tercihlerimizi ve hesap vermekten uzaklaşan yapılarımızı da sorgulamak zorundayız.
Çünkü dış müdahaleye karşı direnç, kendi yanlışlarını görebilen bir akılla mümkündür.
ÖNCE NEREDE DURDUĞUMUZU AÇIKÇA İFADE EDELİM.
Bizim meselemiz İslam’ı tartışmaya açmak değildir.
İslam’ın kavramlarını kullanarak kendisine sorgulanamaz bir iktidar alanı oluşturan anlayışları sorgulamaktır.
İslamcılık düşüncesinin farklı damarlarını, tarihî şartlarını ve insan birikimini tek bir hükümle mahkûm etmek değildir.
Bu birikimin nerede milletin iradesini güçlendirdiğini, nerede kendi iddialarından uzaklaştığını konuşabilmektir.
Akıncılar’ın geçmişini töhmet altında bırakmak değildir.
O geçmişin adını kullananların, taşıdıkları iddianın ahlaki sorumluluğunu bugün ne ölçüde yerine getirdiğini sorabilmektir.
@vedatkahyalar@_Devletci_@Nalan_Kocak@DuyguZafer@yusufozdemirce@yusufkubilay58@yenisafakwriter@ufukcoskunn@yeniakit@yenisafak@Aycin_Kantoglu@hbasriakdemir@onlyhuman999999@tugvaTR@alphanmanas@malikejder@enginbalim@Gercek_Hayat@rprefahpartisi@Akparti
Bu sorgulamanın amacı bir düşünce geleneğinin cenazesini kaldırmak değil; yarasını görmek, yarasını sarmak ve kendi ahlakıyla yeniden buluşmasına katkıda bulunmaktır.
İSLAM İLE İSLAM ADINA ORTAYA KONULAN YORUM, TERCİH VE TEŞKİLATLANMA AYNI ŞEY DEĞİLDİR.
İnancın hakikati ile insanların o inançtan hareketle kurdukları siyasi düzen ya da kurumsal yapılar ya da düşünce iklimleri arasında ayrım yapmak mecburiyetindeyiz.
İnsan eliyle oluşturulan her yapı hata yapabilir.
Her siyasi tercih veya düşünce iklimi ya da kurumsal yapı eleştirilebilir.
Hiçbir teşkilat, hiç bir düşünce iklimi ya da kanaat önderi ve öncülük yapanlar ve hiçbir topluluk kendisini dinin bütünü yerine kendini koyamaz.
Bir yapının yanlışını konuşmak İslam’a karşı çıkmak olmadığı gibi, İslam’a sahip çıkmak da o yapının bütün yaptıklarını savunmayı gerektirmez.
Türkiye’de dinî hayatı daraltmak isteyen çevrelerin bu ayrımı zaman zaman ortadan kaldırmaya çalıştığını biliyoruz.
Bir kişinin yanlışından bütün dindarları, bir örgütün veya şahsın veya öncünün veya kurumun işlemiş suçlarından veya yanlışlarından veya olumsuz davranışlarından veya kötülüklerinden dolayı bütün dinî çevreleri sorumlu tutan anlayışın karşısındayız.
Fakat bu istismar ihtimali, elbette kendi içimizdeki yanlışları hataları eksiklikleri veya özeleştiri yapmaktan konuşmaktan vazgeçmemize de gerekçe olamaz.
AYNI ÖLÇÜ, BÜTÜN DÜŞÜNCE GELENEKLERİ İÇİN GEÇERLİDİR.
Milliyetçilik adına konuşmak, millî bağımsızlığı savunmaya tek başına yetmez.
Atatürk’ün adı üzerinden yapılan her tercihi bu ülkenin menfaatlerine uygun hâle getirmez.
İslamcılık adına konuşmak, yapılan her işi İslami kılmaz.
Tasavvuftan söz etmek de insanı güç ve çıkar ilişkilerinin dışında tutmaz.
Sol adına konuşmak, emeğin hakkını gerçekten savunmanın tek başına teminatı değildir.
Sorgulanması gereken şudur: Söylenen söz ile yapılan iş arasında nasıl bir ilişki vardır? Savunulan değer, davranışa dönüşmekte midir? Ortaya çıkan sonuç kimin iradesini ve hangi menfaati güçlendirmektedir?
Türkiye üzerinde hesap yapan güçlerin bu ülkenin inanç dünyasına, tarihî hafızasına ve toplumsal hassasiyetlerine ilgisiz kaldığını düşünemeyiz.
Evanjelik siyonizmin dinî kavramlarla siyasi hedefler arasında kurduğu ilişkiyi de bu dikkatle değerlendirmeliyiz.
Ancak farklı dinî gelenekleri, siyasi hareketleri ve örgütleri tek bir merkezin birbirinin aynısı uzantıları gibi göstermek, meseleyi açıklamak yerine karartır.
“İngiliz İslamcılığı”, “İngiliz Atatürkçülüğü” veya “Amerikan merkezli milliyetçilik ve tasavvuf yorumları” ifadeleriyle işaret ettiğim tehlike, bu ülkenin değerlerinin dışarıdaki güç hesaplarına uygun biçimde kullanılabilmesi ihtimalidir.
Bu ifadeler, araştırmanın yerine geçen hazır hükümler veya topluluklara yapıştırılan yaftalar hâline gelmemelidir.
“NATO’nun stratejik hedefleri doğrultusunda dinî söylemler kullanılmış mıdır?” sorusu sorulabilir.
Fakat bu sorudan hareketle herhangi bir dinî çevre, delilsiz biçimde bir istihbarat faaliyetinin parçası ilan edilemez.
İNANCIMIZI BAŞKALARININ İSTİSMARINDAN KORURKEN KENDİ İÇİMİZDEKİ İSTİSMARA VE DİN ZIRHLI YANLIŞLARA DA SESSİZ KALAMAYIZ.
İslamcılık denildiğinde de tek bir düşünceden, tek bir teşkilattan ve tek bir siyasi çizgiden söz etmiyoruz.
İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı sömürgecilik, modernleşme, eğitim, hukuk, devlet ve medeniyet meselelerine cevap arayan fikrî birikim ile dinî kavramları şiddetin veya kapalı örgütlenmelerin aracına dönüştüren anlayışlar aynı çerçevede değerlendirilemez.
Mehmet Âkif’in ahlak, istiklal ve millet hassasiyetini; farklı dönemlerde din ve vicdan hürriyetini savunan insanların mücadelesini; Millî Görüş’ün bağımsızlık ve kalkınma iddiasını her dönemin şartları içinde düşünmek esastır.
Aralarındaki farklılıkları ve benzerlikleri görmeden yapılacak eleştiri, anlamaya değil bulanıklığa hizmet eder.
Bu sebeple İslamcılığın devleti, toplumu ve değişen dünyayı okumadaki yetersizliklerini tartışmakla onu bir başka FETÖ türü olarak göstermek arasında esaslı bir fark vardır.
FETÖ tecrübesi, bütün İslami düşünce ve toplulukların üzerine örtülecek bir suçlama değildir.
İnancın nasıl istismar edilebildiğini, itaatin nasıl irade teslimiyetine dönüştürülebildiğini ve kapalı bir hiyerarşinin nasıl hesap vermekten kaçabildiğini sorgulamamızı gerektiren ağır bir tecrübedir.
Buradan çıkaracağımız ders, samimi inanç sahiplerinden şüphe etmek değil; din adına konuşanların da hukuk, ahlak ve hesap verme sorumluluğundan muaf olmadığını bilmektir.
6 Şubat asrın felaketi deprem 11 ilimizi vurdu büyük yıkım oluştu. Devletimiz enkazı kaldırdı, üç yılda 455 bin konut inşa etti şehirleri yeniden ayağa kaldırdı gönülleri fethetti.
17 Eylül asrın vurgunu Fon depremi bütün Türkiye’yi vurdu, ekonomi durdu güven kayboldu
Yerel yönetimlerde mahkemeye intikal eden yolsuzluk, rüşvet davaları siyasete ve kamu idaresine olan güveni dibe vurmuşken bunun üstüne Fon dolandırıcılığı tuz biber oldu.
Bozulan ekonomiyi düzeltir, yıkılan binaları inşa edebilirsiniz ama yıkılan güveni yeniden inşa etmek o kadar kolay olmaz.
Türkiye’de güvenin yeniden inşası için siyasette ahlak yasasının çıkması, kamu yönetiminde ehliyet, liyakat, adalet,ahlak şartının getirilmesi kamuda çapraz denetimin titiz yapılması, devletin zarar ziyana uğratılmasının önüne geçmek için bütün yolları tıkayacak kanuni düzenlemeler acilen yapılmalıdır.
@tcbestepe@TBMMresmi@adalet_bakanlik
#yolsuzluk #rüşvet
#fon #dolandırıcılık
#adalet #ahlak #güven
Nil ile Fırat arasındaki bölgeyi vadedilmiş topraklar olarak görenlere karşı Mısır ve Türkiye birlikte mücadele etmek zorundadır. Türkiye ve Mısır ilişkilerinin nasıl olması gerektiği konusunda kaleme aldığım yazı Mısır basınında, dikkatinize sunulur.
https://t.co/LbtaakyjY1
Eski zamanlardan günün birinde Gökçeada’ya gitmem gerektiğinde Havalimanının yıllardır kapalı olduğunu öğrenip şaşırmıştım.
Elli civarında kişiyi kadrosunda bulunduran havalimanının hava sahası her ne hikmetse kapalı idi ve havalimanının hava sahası yasak bölge ilan edildi��i için güzelim havalimanına iniş kalkış yapılamıyordu. Koyunların otlaladığı havalimanına, çobana iniş izni verildi. Anlayacağınız kullanarak tanıma fırsatı buldum Gökçeada Havalimanı’nı.
Değerli olmasına rağmen atıl halde olan böyle güzel bir yerin faydalı hâle getirilmesini önemli, yararlı ve kıymetli buluyorum.
Bu olumlu düzenlemeye sevindim.
Ülkemiz için faydalı olan bu işe katkısı olanlara teşekkür ediyorum.
KKTC’DE UBP’YE SORUYORUM
SEÇİM GECESİ GİZLİ SAYIMINIZA YAPILAN İTİRAZLARA KARŞI SAYIM YAPACAĞIZ DİYİP SANDIKLARI NİYE AÇTIRMADINIZ?
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Ulusal Birlik Partisi, 24 Ekim’de milletvekili adaylarını belirlemek üzere tarihinde ilk kez ‘elektronik oylamaya’ gitti. UBP Sandık Kurulunun açıkladığı rakama göre 21 bin 884 kayıtlı üyeden 8 bin 929’u oy kullandı.
Elektronik Oylamaya karşı çıkan üyelere endişe etmeyin dijital oyda verilen pusulaları sandığa atacaksanız ve bu oylar gözünün önünde sayılacak demenize rağmen sandıklar açılmadı, sayım yapılmadı ve dijital ekranda sonuç açıkladınız. Seçim gecesi bu durumdan şüphelenen kişilerden aday sıralamalarına 17 itiraz geldi. Sandıklar mühürlendi. Divanın sayım yapacağız sandıkları açacağız diyerek itirazları susturduktan sonra adaylar 2 gün sandıkların başında oyların sayılmasını bekledi. Ama bu süre zarfında UBP yetkilileri bir kez bile oy sayımı yapmadan, sadece dijital oy sayısı ile karar verdiği milletvekili aday listesini YSK ya verdi. Yani 2 gün bekletilip sonra UBP Sandık Kurulu, kâğıt çıktıları sayma talebini reddetti ve elektronik sonuçları geçerli kabul etti.
UBP yönetimi, her üyenin kimliğini göstererek oy kullandığını, elektronik kayıtların YSK yetkililerine teslim edildiğini ve seçmenin kâğıt çıktıyı sandığa bırakmakta serbest olduğunu açıkladı. Bu açıklamanın ardından hâlâ cevap bekleyen bir soru var. Çıktıların bir kısmının sandıkta bulunmayacağı baştan biliniyorsa seçim gecesi sayım kararı hangi gerekçeyle alındı? Veya kağıt oylar sayılmayacaksa sandık neden konuldu?
UBP yönetimine çağrım açıktır. Seçim gecesi Divan tutanağını ve 17 itirazın hangi gerekçelerle reddedildiğini üyelerinizle paylaşın. Oy gizliliğini koruyarak kimlik kontrolünden geçen üye sayısını, teslim edilen oy kodu sayısını ve elektronik sisteme kaydedilen oy sayısını aynı tabloda gösterin. Rakamların örtüştüğünü söylüyorsunuz. Üyeniz de bunu kendi gözüyle görebilsin.
Bir üye, verdiği oyun doğru kayda geçtiğini bilmek ister. Bir aday, sırasına yaptığı itirazın hangi kayda bakılarak reddedildiğini bilmek ister. Sandığa güven, o sorulara belgesiyle cevap verildiğinde güçlenir.