Musa Anter’i haraca bağladılar, tehdit ettiler, kaçırttılar, dövdüler; sonra PKK-itirafçı-JİTEM üçgeninde kurulan bir tezgahla öldürdüler. Şimdi ise “Geçmiş ile gelecek arasında bir köprü” diyorlar.
Öcalan ve örgütünün Kürdistan ve Kürd milletine karşı bütün işleri bu kadar kirli. Kirli olmayan tek bir tane faaliyetleri yok.
Kurdun Gölgesindekiler
Onlar hiç Kürt olmak istemediler.
Başlarının üzerindeki gölgeye güvenip
kendilerinin sandıkları sularda yüzdüler.
#kurdish#kurdistan#kurdi
Die im Schatten des Wolfes
Sie wollten niemals Kurden sein.
Im Vertrauen auf den Schatten über ihren Köpfen
schwammen sie in Gewässern, die sie für die ihren hielten.
Türkiye'nin Kürd Sorununda Muhatap Devlettir, Dolayısıyla İktidardır. Ancak Devlet Kürdler Adına Muhatabın Kim Olacağını Belirleyemez https://t.co/jwQyepmTMH
Bugüne kadar Öcalan ve adamlarının hakkımda söylediklerine ve yazdıklarına cevap vermedim.
Ama Abdullah Öcalan’ın Fırat Haber Ajansı’nda yayınlanan avukat görüşmesinde benim hakkımda sarf ettiği şu sözlerden: ‘Aysel adında bir kadın vardı, Çürükkaya’nın eşiydi. Rezil bir kadındı.’ Sonra bana yapılan küfür ve hakaretlere cevap verme zorunluluğu hissettim.
Ben 1974 yıllarında Dersim’de öğretmen okulunda öğrenci iken Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’ne ilgi duydum.
1978 yılında evimi terk ederek profesyonel olarak Kürdistan’ın pek çok bölgesinde gençliği ve halkı örgütleme çalışmaları yaptım.
1979 Kasımında PKK-MK üyeleri Mazlum Doğan ve Yıldırım Merkit ile birlikte Mardin ve Urfa karayolu üzerinde bir arabanın içinde gözaltına alındım.
Soruşturmada hiçbir şeyi kabul etmediğim gibi, sahte kimliğimle gözaltından hapishaneye yollandım. Burada açık kimliğim ortaya çıkınca yeniden Deve Geçidi’ndeki, Kurt oğlu olarak bilinen soruşturma yerine zorla götürüldüm.
Hapishanedeki bütün arkadaşlarım bu durumu protesto etmek için açlık grevine yatarken, ben de ‘Evet, ben Aysel Çürükkaya’yım ama size hiçbir bilgi vermeyeceğim.’ diyerek sustum.
Bana yapılan işkence ve vahşetten dolayı tam altı ay yatalak olarak yaşadım. Ve gördüğüm o vahşetin izlerini hayatım boyunca taşıyacağım.
Diyarbakır Zindanı’ndaki vahşete, işkenceye, zulme, hayasızlığa karşı tarih ve o dönemdeki bütün tutuklular da bilirler ki boyun eğmedim. Ve bütün direnişlere birkaç arkadaşımla birlikte önderlik ettim.
Sayısını bilmediğim kadar açlık grevine girdim. İki kez ölüm orucunda bedenimi yatırdım. Ölümle aramda sadece bir gün kaldı.
Arkadaşlarım Orhan Keskin ve Cemal Arat’tan sonra ben gitmeye hazırlanıyorken şartlarımızın tümü kabul gördü. Ve biz, eyleme öncülük yapan arkadaşlar, Türk ordusuyla anlaşma yaparak eylemi sonlandırdık.
Bizi tedavi eden doktor damarlarımızdan kan çekerken, kan yerine su aktığını görünce, ‘Siz tıbbı da iflas ettirdiniz.’ sözlerini mırıldanıp koğuşumuzu terk etti.
Ölüm orucundan sonra kadın arkadaşlarımla üç ay komada ve yatalak olarak yaşadım.
Ciğerlerimdeki ağır verem hastalığıyla 1986 tarihinde tahliye oldum. Ağır hastaydım. İki kez ameliyat oldum. Henüz yaralarım iyileşmeden dağa çıktım.
Altı yıl Kürdistan dağlarında kaldım. Bütün Kürdistan’ı adım adım, yaya olarak dolaştım. Köpeklerin bile soğuktan donduğu kışları atlattım. Kurtlarla boğuştum. Kaplumbağa ve yılan eti yiyerek yaşadım. Doğaya karşı savaştım. Ülkemizi işgal edenlere karşı direndim.
Allah da, Munzur Nehri de, Düzgün Bavo Dağı da, Bingöl ve Diyarbakır halkı da şahittir.
Yenilmedim, yenilmedik!
Boyun eğmedik, rezil olmadık. Başımız dik, alnımız açıktı.
1991 tarihinde senin yanına geldim. Senin ne olduğunu ancak kendi gözlerimle gördükten çok sonraları anladım. Ve senin sapık tarikatını terk ettim.
Ben buyum!
Ya sen?
Ömrün boyunca hiçbir zorluğa katlanmadın. Hep onun bunun gölgesinde, ona buna ajanlık yaparak yaşadın. Ne dağların soğuğunda ne de ovaların sıcağında yandın. Açlığı ve susuzluğu hiç tanımadın. Bir elin yağda, bir elin balda yaşadın.
Ömrün boyunca tek bir kez Türk askeriyle karşılaştın. Süklüm püklüm, korkak duruşunu bütün dünya gördü.
‘Bana bir fırsat verilsin, devlete hizmet etmeye hazırım.’ sözünü bütün kulaklar duydu.
İkimiz de ortadayız.
Kim rezil ise vicdan sahipleri karar versin!”
Aysel Çürükkaya
KENDİ SIRÇA KÖŞKTE OTURAN BAŞKASININ CAMINA TAŞ ATMAMALI
Son dönemde "SÜRECEK" eleştirileri ile gündeme damgasını vuran (o hiç vurgulamasa bile saldırılarda "Kürt bile değil" dendiği için ben izni olmadan belirtiyorum) Dersimli Kızılbaş Kürt akademisyen (uzmanlığı da soykırım alanındandır) Yektan Türkyılmaz'ı güya itibarsızlaştırmak için Gülen Cemaati ile ilişkilendirmeye çalışan Apocu Hareket mensuplarına Abdullah Öcalan'ın 18 Mart 2013 tarihli İmralı Zabıtları, s. 42'deki şu ifadeleri hatırlatırım. Zabıtlarda Taraf gazetesi de haberciliği ile övülüyor bu arada. Yektan Türkyılmaz'ın ise Gülen ve Taraf'la ilişkisi olmadığı gibi, eleştirilerine cevap vermek yerine kişiliğini hedef almak "ad hominem" diye bilinen en berbat mugalata türlerindendir. Bu yönteme, içeriğe verecek cevabı olmayan zavallılar tevessül eder.
📌Örgüte 40 yılı aşkın hizmet eden HDP’li Hikmet Fidan, görüş ayrılığı nedeniyle PKK'den ayrıldı.
📌6 Temmuz 2005'te Diyarbakır'ın Bağlar ilçesinde gündüz vakti PKK tarafından kafasına tek kurşun sıkılarak infaz edildi.
📌HDP’li Belediye cenazesini kaldırmak için ambulans dahi vermedi...
Türkiyelileşiyoruz! Burası Cizre,Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarı mankurtlar birbirine girmiş. Ulusal bilinci yüksek olan gençleri hendeklere gömdüler,geriye kalanlarıda mankurtlaştırdılar.
Xewa Aqil Cinawiran Diafirîne 4
Bu adamın sözleri ibretliktir. Herkes görmeli. Okumalı.
Bu çalışmam, bir adamın, bir sözün değil, bir zihniyetin resmidir.
Burada gördüğünüz şey yalnızca bir sahne değil; bir düşünce biçiminin, bir dilin ve bir ahlakın görünür hale gelmiş halidir.
“Düşmanını yenemeyen ölsün” diyen bir anlayış, aslında sadece bir cümle kurmaz.
Bir dünya kurar. Bu dünyada yaşam hakkı koşulludur.
İnsan, ancak kazandığı sürece var olabilir.
Kaybeden ise yaşamayı hak etmez.
Bu, insanı insan olmaktan çıkaran bir eşiğin başlangıcıdır.
Bu dilde insan artık bir özne değildir. Bir değeri yoktur.
“aşağılık”, “namussuz”, “şerefsiz” gibi kavramlarla tanımlanır ve sonunda yok edilmesi gereken bir nesneye dönüşür.
Böyle bir dil, şiddeti yalnızca mümkün kılmaz; onu gerekli ve meşru hale getirir.
Bu zihniyet, sorgulamayı kabul etmez.
“Benim felsefem bu” diyerek kendini mutlaklaştırır.
Alternatifleri yok sayar. Eleştiriyi düşmanlaştırır.
Ve böylece düşünceyi kapatır.
Düşüncenin kapandığı yerde itaat başlar.
Bu metin, sadece düşmana karşı bir çağrı değildir.
Aynı zamanda bireyin kendisine yöneltilmiş bir müdahaledir.
İnsan kendi iradesinden koparılır, kendi benliğinden uzaklaştırılır.
Kendi hayatı bile artık kendisine ait değildir.
İdeolojinin bir parçası haline gelir.
Bu, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel bir şiddettir.
Duvarlara yazılan sözler sadece birer cümle değildir.
Bir kuşatmadır.
Kaçışı olmayan bir atmosferdir.
Zemindeki yazı ise bu zihniyetin en çıplak halidir.
Çünkü artık yukarıdan konuşan bir söylem değil,
yaşanan ve içselleştirilen bir gerçekliğe dönüşmüştür.
İnsanlar bu sözlerin üzerinde durur.
Farkında olarak ya da olmayarak.
Bu resimdeki kurt ve sahibi, dışarıdan gelen bir tehdit değil,
içeride dolaşan bir gerçekliğin sembolüdür.
Şiddetin doğallaşmış hali, zihniyetin içselleşmiş biçimidir.
Bu çalışmam halkıma bu zehirli zihniyeti göstermek içindir.
Ve şunu sormak için:
Bir insan, ne zaman insan olmaktan çıkar?
Bir Kürt nasıl ve ne zaman ulusal benliğinden uzaklaşır?
Bir söz, ne zaman bir silaha dönüşür?
Ve bir toplum, ne zaman sessiz kalarak bu dile ortak olur?