“Doktor, Kürt kadının derdini dinlemiş. ‘Hanımefendi, şu perdenin arkasına gidin, soyunun’ deyince kadın, ‘Doktor bey, ilk sen soyun’ demiş.”
Bir fıkranın komik olup olmaması kişiden kişiye değişebilir. Ancak bir topluluğu etnik kimliği üzerinden hedef alan espriler, özellikle de toplumda saygın bir konumda bulunan kişiler tarafından dile getirildiğinde, yalnızca bir “şaka” olarak değerlendirilemez.
Rahmi Koç’un anlattığı fıkra, Kürt kadınlarını bilgisiz veya uygunsuz davranan kişiler olarak gösteren eski ve önyargılı bir anlayışın ürünüdür. Bu tür anlatılar yıllardır farklı toplum kesimlerini küçümsemek ve stereotiplere hapsetmek için kullanılmıştır. Sorun sadece bir fıkranın anlatılması değil, milyonlarca insanın kimliğinin bir mizah malzemesine dönüştürülmesidir.
Toplumun farklı kesimleri arasında saygı ve eşitlik duygusunu güçlendirmesi beklenen kişilerin, ayrıştırıcı ve aşağılayıcı kalıpları yeniden üretmek yerine daha kapsayıcı bir dil kullanması gerekir. “Şakaydı” savunması, sözlerin yarattığı etkiyi ortadan kaldırmaz. Çünkü kamuya açık bir ortamda yapılan her açıklama, özellikle de tanınmış kişiler tarafından söylendiğinde, toplumsal algıyı etkiler.
Eleştirilerin temelinde ifade özgürlüğüne karşı çıkmak değil; etnik kimlikler üzerinden kurulan aşağılayıcı mizahın normalleştirilmesine karşı durmak yatmaktadır. Mizah insanları bir araya getirebilir, ancak bunun için insanların kökenini, kimliğini veya aidiyetini hedef almaması gerekir. #RahmiKoçÖzürDile
Yıllar geçtikçe çocuğumu büyütürken fark ettim ki biz aslında hiç çocuk olamamışız. Sadece büyümüşüz sessizce, kendi kendimize. Bizim zamanımızda anne babalar kötü insanlar değildi belki ama yorgundular kırgındılar, hayatla savaşmaktan bize dokunmayı unutmuşlardı. Anneler evin yükünü sırtlanıp sessizce tükenmiş, babalar hayatın derdinden duygularını kaybetmişti. Kimse dönüp de Nasılsın dememiş bize. Bir korkumuz olduğunda abartma denmiş, bir derdimiz olduğunda geçer diye susturulmuşuz. Sarılınmamışız, dinlenmemişiz anlaşılmamışız. Şimdi çocuğum ufacık bir şey anlattığında gözlerinin içine baka baka dinliyorum onu. Çünkü ben çocukken birinin beni gerçekten dinlemesine ne kadar ihtiyaç duyduğumu şimdi anlıyorum. Biz sevgiyi hep eksikliğinden tanımışız, güveni kırıldıktan sonra öğrenmişiz, insan olmayı güçlü görünmeyi, ağlamamayı hep içimize göme göme yaşamışız. Belki bu yüzden bizim jenerasyon geceleri çok düşünüyor, kalabalığın içinde bile yalnız hissediyor kimseye tam yük olamıyor çünkü küçükken yük olduğumuz hissettirilmiş bize. Ve insanın canını en çok ne yakıyor biliyor musun? Çocuğuna sevgi verirken kendi çocukluğunda eksik kalan her şeyi fark etmek. Bugün evladıma sarılırken içimde başka bir çocuk daha sarılmak istiyor; yıllarca güçlü görünmek zorunda kalmış, sesi çıkmamış, kendi kendini büyütmüş küçük halim. Belki affettik herkesi ama içimizdeki o çocuk hala bir köşede sessizce oturup “Ben de sevilmek istemiştim" diyor…
Bazı manzaralar vardır, sadece gözle görülmez… insanın içine işler.
Gökyüzünün mavisiyle suyun dinginliği birbirine karışmış, dağlar sanki tüm gürültüyü susturmak ister gibi dimdik durmuş.
Burada zaman yavaşlıyor.
Düşünceler susuyor, kalp biraz daha hafif atıyor.
Belki de hayatın ihtiyacı olan şey tam olarak bu:
Biraz durmak, biraz nefes almak ve hatırlamak…
Her şey geçer, ama insanın içinde hissettiği huzur kalır.
Gülistan Doku…
Bazı isimler vardır, sadece bir kişiyi değil, yarım kalmış bir hikâyeyi anlatır. Gülistan da onlardan biri.
Bir gün ansızın kaybolan bir insanın ardından geriye sadece sessizlik kalmaz; sorular kalır, bekleyiş kalır, umutla umutsuzluk arasında sıkışmış bir aile kalır. En ağır olan da budur belki… Ne yas tutabilmek ne de sevinçle sarılabilmek. Arada, tarifsiz bir boşlukta kalmak.
Bir annenin gözleri hep kapıya bakar derler. Belki bugün gelir diye. Belki bir ses, bir iz, bir haber… Zaman geçer ama o bekleyiş hiç eskimez. Her geçen gün biraz daha ağırlaşır, ama yine de bırakılmaz. Çünkü umut, bazen insanın elinde kalan son şeydir.
Gülistan’ın adı artık sadece bir insanı değil, yarım bırakılmış bir cümleyi temsil ediyor. Tamamlanmayı bekleyen, cevabını arayan bir cümleyi… Ve bu cümle, sadece bir ailenin değil, onu duyan herkesin içinde yankılanıyor.
Bazen bir hikâye mutlu bitmez. Ama yine de o hikâyenin gerçeğe kavuşması gerekir. Çünkü bazı yaralar zamanla değil, hakikatle kapanır.
Ve belki de en çok bu yüzden…
Bir gün, bir yerlerde, o eksik cümle tamamlanmalı.
Kahramanmaraş’ta yaşanan acı olay, sadece bir şehirde değil, tüm ülkede derin bir yara açtı. Henüz hayatının başında olan bir çocuk ve geleceklere ışık tutan bir öğretmenin hayatını kaybetmesi, kelimelerin anlatmakta zorlandığı bir üzüntü bıraktı.
Bir çocuk… Hayalleri vardı, belki büyüyünce olmak istediği bir meslek, kurmak istediği bir hayat. O hayaller şimdi yarım kaldı. Onun gülüşü, arkadaşlarıyla paylaştığı anılar, ailesinin kalbinde sonsuza kadar yaşayacak ama yokluğu her zaman hissedilecek.
Bir öğretmen… Sadece ders anlatan biri değil, aynı zamanda yol gösteren, umut aşılayan, öğrencilerinin hayatına dokunan bir insandı. Belki bir öğrencinin hayatını değiştirdi, belki birine “başarabilirsin” diyerek yeniden ayağa kalkmasını sağladı. Onun emeği ve izi, yetiştirdiği öğrencilerde yaşamaya devam edecek.
Bu acı olay bize bir kez daha şunu hatırlatıyor: Şiddet hiçbir sorunun çözümü değildir. Kaybedilen her can, geride tarifsiz acılar bırakır. Okulların güvenli, çocukların huzurlu olması gereken yerler olduğu gerçeğini asla unutmamalıyız.
Bugün yas var. Bugün, kaybettiklerimizi anma ve geride kalanların acısını paylaşma günü. Ama aynı zamanda bu tür acıların bir daha yaşanmaması için düşünme, sorgulama ve sorumluluk alma günü.
Hayatını kaybeden çocuğa ve öğretmene Allah’tan rahmet, ailelerine ve sevenlerine sabır diliyorum. Unutulmayacaklar.
Unutmamalıyız ki güvenli bir toplum, sadece kurallarla değil; empatiyle, anlayışla ve birlikte hareket etme bilinciyle inşa edilir. Okullarımızı korumak istiyorsak, önce çocuklarımızın kalbini ve zihnini korumayı öğrenmeliyiz.
@medoliyy Adam + Papağan = 200
A – P = 170
Bu iki denklemi toplarsak ;
(A + P) + (A – P) = 200 + 170
→ 2A = 370
→ A = 185
Şimdi A’yı yerine koyup P’yi bulalım:
185 + P = 200
→ P = 15
O zaman papağan 15 cm olur