Çerçeve yasa ile ilgili yorum yapmaktan çekinir hale geldik.
Yaptığımız paylaşımın altına pkklılar doluşup 75 yaşındaki şehit annesi anama kadar küfürler ediyor. Bu süreç başladığından beri kafasını çıkarmaktan korkan bir tayfa bugün aslan kesilip küfürler ettiği için paylaşımlarımı silmek zorunda kalıyorum. Biliyorum ki bu süreçte edilen küfür ve tehditlerin hiç bir cezai karşılığı olmayacak çünkü biz bu filmi daha önce izlemeyi geçin Diyarbakır’da yaşayan biri olarak bizaati deneyimlemiş biri olarak söylüyorum.
Çekincelerimizden biri de bir yorum yaptığımızda “barış karşıtı, kan sevici” denildiği için susmayı tercih ediyordum. Ama bugün @MetinerBasin bir twiti düştü önüme. MHP’de 2 fire! Hesap sorar gibi bir twit. Ki Sayın METİNER Demokrasi ve Birlik vakfı başkanı olması dışında hiç bir problem yok. Demokratik hakkını kullanıp oylamaya katılmamış oladabilir, hayır da diyebilir! Sözde her platformda demokrasiyi savunan sizlerdiniz. Zaten sürecin en güzel özeti buydu zaten. Benim gibi düşünmek zorundasın. Düşünmüyorsak terörden besleniyoruz, kandan beslenen oluyoruz.
Ben bu sürecin başında olduğum yerdeyim. Amasız, koşulsuz şartsız silah bırakılacaksa nereye giderse gitsin teröristler diye İHA’ya demeç verdim. Ki bize söylenen koşulsuz şartsız silah bırakılacaktı. Ama gün geçtikçe parmaklar sallanmaya başlandı. Ceza evinden çıkartılan teröristler il il mahalle mahalle mitingler yapıp terörü övdü. Bugün gelinen noktanın PKK silahlı mücadelesi ile olduğunu yani “Kazandıklarını” ilan ettiler. Her geçen gün had daha da aşıldı! Yaşlılıktan ceza evinden çıkarılan şahıs Kürdistan futbol takımı diye Amedspora övgüler dizdi. Ama biri çıkıp ne Kürdistan’ı diyemedi! Kandilden gelen dikteleri, tehditleri saymıyorum bile. Ama önümüze öyle bir Apo figürü konulduki sanki 42 yıldır bu kanın ve göz yaşının sorumlusu pkk değilmiş, Apo değilmiş! Türkiye Cumhuriyetiymiş gibi gösterildi! Gösterilmeye de devam ediliyor! Pardon çok ileri gittim şimdi beni barış karşıtı, kandan beslenen ilan edecekler!
Çerçeve yasa çıkardılar.
Ama bir gün öncesinde şehit aileleri ile ilgili yasa çıkardılar. Ne kadar ayıp. Şehit ailelerine ve gazilere biraz zam yaparsak susarlar! Susun işte size para verdik der gibi! Keşke bu kanunu çerçeve yasadan 1 ay önce meclise getirseydiniz. Sus payı gibi görünmezdi belki! Birgün sonra çerçeve yasanın sus payı gibi göründü! Bu benim kanaatim. Siz iyi niyetle yapmış olabilirsiniz.
Bakın efendiler pkk terör örgütü formalite silah yakmaktan başka hiç bir adım bugüne kadar atmadı! Şimdi “eylem yapmadılar” diyen ahmaklar olacak. Zaten 2 yıldır ülke sınırları içinde eylem yapma kapasitesi kalmamıştı. İstesede yapamıyordu. Biz adım görmeden bol töleranslı ve gayet ılımlı bir tutum içerisinde izledik. Sonra çerçeve yasa getirdiler “rekor oyla” diye övüne övüne bugün paylaşım yapıyorlar. Ve artık eski Türkiye değil, herşey bambaşka olacak diye paylaşımlar düşmeye başladı Twiter’e!
Anlatın bize yahu anlatın bilelim!!!
Madem bu iş bu kadar kolay bitiyordu 40 yıl neyi bekledik?
Madem bu iş bu kadar kolay bitiyordu bu kadar genç niye öldü?
Madem bu kadar kolaydı abim niye öldü?
Bunları daha öncede yapabilirdiniz!
Almadan vermek Allah’a mahsustur! Ne veriyoruz bunlara da silahları bırakıyor pkk? Bu soruyu sorunca neden barış karşıtı, kandan beslenen oluyorum! Kim istemez savaşsız, kansız bir coğrafya! Ama biz bu filmi tekrar tekrar izledik! O günde aynı nutukları atıyordunuz, o gün de bizi hain ilan ettiniz! Dönüşünde Hendek’lerde binlerce şehit verdik. Kaygılı olmaya hakkımız yok mu? Hayır demeye hakkımız yok mu? Yok! Sorgularsan, kaygılarını söylersen “hain” “kandan beslenen” “barış karşıtı” oluyorsun!
Yine diyorum amasız, koşulsuz, şartsız silah bırakıp gittikten sonra benim için hiç problem yok! Cehennemin dibine kadar yolları var! Emin olun her Türk evladı da böyle düşünüyor! Sorun değil biz yine Hendek’te, Sur’da, Cizre’de Nusaybin’de şehit oluruz! Zaten bu ülke için ölmek bize siyasetini yapmak size!
PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme suçunu da kapsayan kanun teklifinde, hain örgüte/örgüt başına yönelik haklı öfkenin tezahürü niteliğindeki eleştirilerin gölgesinde kalan önemli detaylar var.
Bunlardan ikisi:
1)Pişmanlık talep edilmeyişi
2)Silahsız örgütsel devamlılık👇
Silah bırakma, silahsızlanma ve fesih birbirinden farklı kavramlardır. Bir örgüt silahlarını bırakabilir; fakat liderliği, kadroları, hiyerarşik ilişkileri, toplumu örgütleme kapasitesi ve siyasi stratejisi başka biçimler altında yaşamaya devam edebilir. Böyle bir durumda ortadan kalkan örgüt müdür, yoksa yalnızca silahlı mücadele yöntemi midir? Ya da şöyle soralım: Silahlı yöntem, örgütün maliyet-fayda hesabı onu yeniden elverişli kılana kadar sadece askıya mı alınmıştır?
Kanun teklifi bu meseleye büsbütün kayıtsız değildir. Birinci madde, uygulamanın önşartı olarak yalnız silah teslimini değil, örgütün "fiilî varlığına son verdiği"nin tespitini de arar. Adalet Komisyonu da ikinci maddedeki tanımı "bağlı bütün oluşumları" yerine "bununla bağlantılı her türlü oluşum" şeklinde değiştirerek bu eşiğin kapsamını genişletmiştir.
Ne var ki metin, "fiilî varlığa son verme"nin hangi ölçütlerle saptanacağını göstermiyor. Daha önemlisi, bu başlangıç tespiti esasen bir eşik fotoğrafıdır: Kanun, eşik aşıldıktan sonra örgütsel yapının silahsız biçimde ayakta kalmasını yahut yeniden kurulmasını engelleyecek bir güvence içermiyor. Yedinci maddenin üçüncü fıkrası, Kurulun örgütün tamamen tasfiyesine ilişkin gözlem raporları uyarınca dönemsel değerlendirme "yapabileceğini" söylüyor; yapacağını değil. Buna karşılık ertelemenin geri alınması bakımından, yeni bir terör suçu işlenmesi dışında bağımsız bir ‘örgütsel devamlılık’ ölçütü öngörülmemiştir.
Bu noktada “örgütün fiilî varlığına son vermesi” ve silahlı kapasitesinin gerçekten tasfiye edilmesi bakımından Suriye sahası ayrıca önem taşıyor. YPG/KCK unsurlarının kendi örgütsel yapıları dağıtılmadan, mevcut hiyerarşi ve kadroları korunarak topluca Suriye Ordusu bünyesine alınmalarıyla, Kuzey Irak’ta gerçekleştirilecek silah teslimleri PKK/KCK’nın yeniden silahlı eyleme geçme kapasitesini kalıcı biçimde ortadan kaldırmış olmayacaktır. Benzer bir mesele PJAK/KCK bakımından da ileride gündeme gelebilir.
Şimdilik örgütün teslim ettiği silahların yeterli görüldüğünü ve "yazılı bildirimde" bulunanlara kanun hükümlerinin uygulanmaya başladığını varsayalım.
Yasa teklifi yakından incelendiğinde, bağlam ve mahiyet farkına işaret eden haklı eleştirilere rağmen, yine de Batılı çözüm süreci tasarımlarının kılavuzluğuna başvurulduğu intibaı oluşuyor. Ancak bu çerçevede kamuoyundaki tartışmalarda sıkça atıf yapılan örneklerden, özellikle ETA süreciyle aradaki ciddi fark dikkat çekiyor.
Mevcut teklif, kanundan yararlanacak kişiden PKK ile bağını kestiğini, örgütün terör faaliyetlerini reddettiğini, şiddeti siyasi mücadele yöntemi olarak mahkûm ettiğini ya da bundan sonra yalnız demokratik ve barışçı yollarla faaliyet göstereceğini beyan etmesini istemiyor. Kişinin kanundan yararlanmak istediğini yazılı olarak bildirmesi yeterli. Üstelik Komisyon görüşmelerinde bu başvurunun şahsen yapılmasının zorunlu olmadığı, avukat aracılığıyla da gerçekleştirilebileceği açıklandı. Yani yasadan yararlanmak için kişinin bizzat teslim olması, örgütle bağını kestiğini açıklaması, geçmiş terör faaliyetlerini reddetmesi veya mağdurlardan af dilemesi aranmıyor. Ardından 5 veya 10 yıllık erteleme döneminde yeni bir terör suçu işlemezse, soruşturma evresinde kovuşturmaya yer olmadığına, kovuşturma evresinde ise düşmeye karar veriliyor; kesinleşmiş cezası varsa "infaz edilmiş sayılıyor".
Oysa, sık atıf yapıldığı için hatırlatmak gerekirse, eski ETA mensuplarıyla ilgili çok daha güçlü bireysel kopuş kriterleri konulmuştu. Düzenleme, terör hükümlüsünün üçüncü derece infaz rejimine geçişi ve koşullu salıverilmesi için yalnız suç işlememesini yeterli görmüyor; "terörist faaliyetin amaçlarını ve araçlarını terk ettiğine dair tereddüde yer bırakmayacak işaretler göstermesini" arıyordu (muestre signos inequívocos de haber abandonado los fines y los medios de la actividad terrorista).
Burada, yöntem kadar amacın da reddedilmesinin talep edilişi önemli. Yani yasa, örgütün eski militanlarının örgütün hedeflerine silahsız hizmete devam etmelerini de reddediyordu.
Kanun bununla da yetinmiyordu. Suç faaliyetlerinin açıkça reddedilmesi, şiddetin terk edildiğinin beyanı ve mağdurlardan açıkça af dilenmesi de aranıyordu (una declaración expresa de repudio de sus actividades delictivas y de abandono de la violencia y una petición expresa de perdón a las víctimas de su delito).
Dahası, bizde hiç konuşulmayan iki şart daha vardı:
Birincisi, yetkililerle aktif işbirliği. Örgütün başka suçlar işlemesini engellemek, suçun etkilerini hafifletmek yahut terör suçlarından sorumluların teşhisi, yakalanması ve yargılanması için delil elde edilmesini sağlamak.
İkincisi, suçtan doğan hukuki sorumluluğun, hükümlünün mevcut ve gelecekteki geliri ve malvarlığıyla karşılanmış olması. Yani suçtan doğan medeni sorumluluğun yerine getirilmesi ve mağdur zararının tazmini.
Kanun salt beyanla da yetinmiyor; izleme mekanizmalarınca hazırlanacak teknik raporların, mahkûmun "terör örgütünden gerçekten kopmuş" olduğunu göstermesini öngörüyordu (realmente desvinculado de la organización terrorista).
Bu düzenlemenin anlaşılır bir maksadı vardır: Dağdan inen kişinin "Mücadelemiz haklıydı; silahlı safha görevini tamamladı, şimdi aynı mücadeleyi başka araçlarla sürdürüyoruz" diyerek örgütsel mücadelesini normal siyasi faaliyet görüntüsü altında devam ettirmesinin önüne geçmek.
Aksi takdirde örgütün tasfiyesinden ziyade strateji değiştirmesini destekleyen bir kapı açılabilirdi.
İspanya bu tehlikeyi siyasi örgütlenme bakımından da ayrıca dikkate aldı. Adları değişen, açılıp kapanan terörle bağlantılı yapıları değerlendirirken yalnızca "yeni yapı şiddet kullanıyor mu?" diye sorulmadı; "eski örgütsel irade yeni hukuki kabuk altında yaşamaya devam ediyor mu?" sorusu da soruldu.
Türkiye'deki teklif bakımından ise burada ayrıca önemli bir hukuki problem ortaya çıkıyor.
"Kasten öldürme" suçu kapsam dışında bırakılmıştır. Fakat "örgüt yöneticiliği" kapsam dışında değildir.
Oysa Türk ceza hukukunda örgüt yöneticisinin sorumluluğu bununla sınırlı değildir. Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesinin beşinci fıkrası, "örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır" hükmünü taşır ve bu hüküm, 314'üncü maddenin dördüncü fıkrası yoluyla silahlı terör örgütleri bakımından da uygulanır. Örneğin bir örgüt yöneticisinin emrini verdiği saldırıda insanlar öldürülmüşse; emrin içeriği, kullanılan silahlar, saldırının hedefi ve yoğunluğu gibi unsurlar değerlendirilerek yönetici hakkında kasten öldürmeden de sorumluluk kurulabilir.
Böyle bir hukuki bağ kurulmuşsa, kasten öldürme dosyası bu kanunun dışında kalacaktır.
Ama kritik mesele şudur:
Teklifin istisna tekniği kişi bazlı değil, suç bazlıdır.
Teklif, öldürme fiiliyle ilişkili olabilecek yöneticiyi değil, yalnızca "kasten öldürme suçu"nu kapsam dışında bırakıyor. Dolayısıyla saldırıların planlanmasında, emir-komuta zincirinde veya örgütün silahlı faaliyetlerinin yönetiminde rol almış bir kişi hakkında belirli bir öldürme fiiliyle hukuki bağ kurulmamışsa ve dosya yalnız örgüt yöneticiliğinden yahut kapsamdaki başka suçlardan yürütülüyorsa, bu yönetici erteleme rejiminin içinde kalabilecektir.
Buna bir de şu eklenmelidir: Teklifin 3'üncü maddesinin üçüncü fıkrası, MGK kararının yayımlanmasından önce işlenmiş olup da bu tarihten sonra ortaya çıkarılarak soruşturulacak kanun kapsamındaki suçlar bakımından soruşturma yapılmasını Kurulun iznine bağlamaktadır. Dolayısıyla geçmişteki bir saldırıyla örgüt yöneticisi arasındaki hukuki bağın yeni delillerle sonradan kurulması hâlinde soruşturmanın yürütülmesi de Kurul iznine tabi olabilecektir. Yani böyle bir hukuki bağın sonradan soruşturma konusu yapılabilmesi de Kurulun iznine bağlıdır.
Bu ayrım bugün Türkiye açısından şu soruyu önümüze koyuyor:
PKK, fiilî gereklerini yerine getirmese de kendisini feshettiğini ilan ederken eski mensuplar aynı liderliğin yönlendirmesi altında yeni bir "demokratik toplum" örgütlenmesinde bir araya gelirlerse, gerçekten yeni bir sivil hareket mi doğmuş olacaktır; yoksa PKK'nın silah kullanmayan örgütsel devamıyla mı karşı karşıya kalacağız?
PKK'nın örgütsel iradesinin legal alana taşınması nasıl sivil hayata katılım, demokratik siyaset sayılabilir?
İspanya tecrübesinde esas ayrımlardan biri buydu: Eski çevrelerden insanların demokratik siyasete katılması mümkün oldu; fakat yeni siyasi faaliyetin ETA'nın örgütsel devamı olmadığı ve şiddet stratejisinden gerçekten kopulduğu gösterilmek zorundaydı.
Sıkça örnek gösterilen IRA'yı da kastederek şunu söyleyebiliriz: Bu iki tecrübenin yöntemleri farklı olsa da ortak bir mesele etrafında buluştular. Silahın bırakılması ile silahlı örgütün siyasi/sivil biçim altında devam etmesi aynı şey sayılmadı.
Türkiye'deki teklif ise bu noktada sessizdir.
Örgüt başına biçilen konum bu sessizlikle birleşince manzara daha da ciddileşmektedir. Teklifin 7'nci maddesinin ikinci fıkrası da Kurula ‘sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere’ görevlendirme yetkisi tanıyarak örgütle muhataplık için hukuki bir zemin oluşturuyor. Öcalan'ın, fiilî sonucu hâlen belirsiz olan fesihten sonra da eski örgüt mensuplarını yönlendirmesine imkân tanınmasının örgütsel devamlılığı koruyacağı ve bunun doğurabileceği sonuçlar hesaba katılmalıdır.
Bu ihtimaller sadece soyut, teorik kaygılardan ibaret değildir. Acı tecrübelere dayanmaktadır.
2013-2015 döneminde “demokratik toplum”, “demokratik konfederalizm”, halk meclisleri, komisyonlar ve benzeri kavramlar altında oluşturulan yapıların daha sonra paralel mahkemelerden “asayiş” yapılanmalarına, oradan hendek ve “özyönetim” teşebbüslerine uzanan örgütsel zeminin unsurlarına nasıl dönüştüğünü gördük.
Aynı hatayı tekrarlamamak için yalnız silahların teslimini değil, fiilî örgütsel tasfiyeyi de güvence altına almak gerekir.
Terör örgütünün kadrosu, liderlik ilişkileri ve toplumu örgütleme kapasitesi korunurken örgütün silahlı mücadeleden legal mücadeleye terfi ettirilmesi demokratikleşme sayılmamalıdır.
Bu notta odaklandığımız üç husus özellikle önemlidir: Yasaya muhatap örgüt mensuplarından pişmanlık/geçmiş terör faaliyetleriyle açık bir kopuş beklenmemesi; örgüt başının siyasi kılavuz hâline getirilişi; silah bırakma iddiasının örgüt tarafından ‘mücadelede yeni bir safhaya geçiş’ şeklinde sunulmasına ve bunun silahsız örgütsel devamlılığa dönüşmesine karşı hukuki güvenceler oluşturulmaması. Bu üçü bir arada Türkiye açısından çözücü dinamikleri besleyecektir.
Böyle bir tablo, terör örgütünün tasfiyesinden ziyade, kırk yılı aşkın bir zamana yayılan terör eylemleriyle biriktirdiği örgütsel ve siyasi sermayenin legal alana aktarılarak ödüllendirilmesi anlamına gelecektir.
PKK bir terör örgütüdür; bizim için haindir!
Siyasi gündem ve şartlar ne olursa olsun, duruşumuz dün de belliydi, bugün de bellidir.
Geçmişte yürütülen çözüm sürecinde, “İnanmayın, güvenmeyin; haine güvenilmez!” dedik. Bugün de aynı kararlılıkla söylüyoruz.
Çocukları katleden, polislerimizi ve askerlerimizi şehit eden, masum vatandaşlarımızın canına kıyan, ormanlarımızı yakan bu terör yapılanması daima karşımızda olacaktır.
Vatanımızın bölünmez bütünlüğü ve milletimizin birliği uğruna verdiğimiz mücadeleden asla taviz vermeyeceğiz!
Ne mutlu Türk’üm diyene! 🇹🇷
@ErkanTrukten Aslında KISMEN doğru söylüyor.
PKK'ın siyasal uzantısı DEM/PKK bilmem kaç milyon oyu Zincirlikuyu mezarlığından mı alıyor, yooo.
Burada vatansever kürt kardeşleri tenzih ediyorum ama
sayıları çok az olduğu için DEM/PKK'ın oyu % 10'dan aşağı inmiyor. Doğu bld. hep DEM partili.
Biz Fatih'in Torunlarıyız! 🇹🇷
İmkansız gibi görünen teknolojileri geliştirir, sağa sola sapmaz doğrudan hedefe odaklanırız! 🚀
#İstanbulunFethi kutlu olsun!