Bu ölümcül gerçeği üzülerek dile getiriyorum. Ama Louis ölmelidir çünkü anayurdumuz yaşamalıdır.
~Robespierre
Çünkü o (Osmanlı, Babıali, Mebusan Meclisi) ölmeseydi milleti öldürecekti.
~Mustafa Kemal
Kutlamalara bakıyorum. İyi de kardeşim, Cumhuriyet yalnızca Kurtuluş Savaşı'ndan ibaret değildi ki! Cumhuriyet'i Atatürk bize emanet etti, öyle mi?! Asıl mesele, savaştan sonra ne yapıldığıydı. Neydi o Cumhuriyet, onu bir söyleyin bakalım?
1924: Hilafet kaldırıldı. Eğitim birleştirildi. Şeriye mahkemeleri kaldırıldı.
1925: Şeyh Sait İsyanı çıktı. Tekke ve zaviyeler kapatıldı. Şapka Kanunu çıkarıldı.
1926: Medeni Kanun kabul edildi. Hukuk laikleştirildi.
1928: Anayasadan devletin dininin İslam olduğu hükmü çıkarıldı. Harf Devrimi yapıldı.
1930: Menemen'de şeriat isteyenler Kubilay'ı öldürdü.
1932: Ezan Türkçeleştirildi.
1934: Kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı.
1937: Laiklik anayasaya girdi.
Gibi. Şimdi kutluyorsunuz. Güzel. Ama insan merak ediyor: Kutladığınız, bu devrimlerin Cumhuriyet'i mi, yoksa yalnızca adı mı? Zaten kutlanacak bir adı kaldı.
Attilâ İlhan'ın Mustafa Kemal şiiri geliyor aklıma:
“Sen uyudun. Asılanlar dirildi.”
İleri Marşı: Yürü Ya Kulum!
“Kim ne çalıyor, ve biz nereye yürüyoruz?”
İleri Marşı dört dörtlük bir marş. Notasında dakikada 126 vuruş yazıyor. Yüz yirmi altı! İnsanın kalbi istirahatte bu kadar hızlı atsa doktora gider. Cumhuriyet'in yürüyüşü olunca kimse telaşlanmıyor.
Dört dörtlük ölçüde birinci vuruş kuvvetli, üçüncü biraz daha hafif. İkinciyle dördüncü nispeten zayıf. Herkes sırasını biliyor, birbirinin hakkına tecavüz etmeden müziği sürdürüyor. Bana kalırsa memleket idaresi için de fena bir sistem değil.
Bizde birinci vuruş o kadar kuvvetli geliyor ki ikinciyi, üçüncüyü, dördüncüyü duymak mümkün olmuyor. Üçüncü arada bir kendini hatırlatmaya kalkıyor. İkinciyle dördüncü zaten orkestranın ahengini bozmamakla meşgul. Şefin işi kolay. Bir, iki, üç, dört! Bir, iki, üç, dört! Sağ ol Millî Şef.
Marş böyle başlıyor. Sonra müziğin üzerine memleketin siyasi tarihi binince ölçü biraz değişiyor. Bir, bir, bir, dört! Bir, bir, bir, dört! Sonunda dört de fazla geliyor. Bir, bir, bir, bir... Bando artık tek sesli. Dinleyenler de alıştı. Arada bir dört parmak havaya kalkıyor. Rabia! Orkestranın tamamına gerek kalmadan çalmanın yolu bulunmuş.
Bu tabii bir aksaklık. Bunun müziğimizde bir karşılığı da var: Aksak usuller. İki kısa, bir uzun. Üç kısa, bir uzun... Vuruşların uzunlukları farklıdır ama ölçü kendi içinde gayet düzgündür. Anadolu insanı bu hesapla hem türkü söylemiş hem oynamış. Bizim siyasi tarih de biraz bu usule benziyor. Menderes, Özal, Erbakan... Kısa kısa gelen, memleketin ritmini değiştiren siyasi dönemler. Ardından bir uzun: Erdoğan.
Bu arada marş hâlâ marş "nitekim". Fakat sözlerde yeni janralar deneniyor: Yürü ya kulum! Yürü ya kulum, önüne ihale gelsin, arkasından imar izni yetişsin. Dağın eteğine beton dök, ovanın ortasına yol geçir, kıyıya otel kondur. Birine makam, ötekine danışmanlık ayarla. Yetmezse bir açılış daha yap. Kurdeleyi kes, alkışı al, yola devam et. Yürü ya kulum!
İnsanın bu kadar işin arasında yerinde sayması mümkün değil tabii. Hele hesabı başkasına ödetiyorsa durması için sebep kalmaz. Yol yapacak, köprü yapacak, bina yapacak. Karanlık mı? O kalsın. Zaten karanlıkta kim nereye yürüdüğünü nasıl anlayacak?
Oysa İleri Marşı'nın sözlerinde karanlığın devrilmesi isteniyor. Aradaki küçük fark bu. Birinde insanın önünün açılması önemli, öbüründe önündeki karanlığın kalkması. İnsanın önünün açılması bazen başkalarının yolunun kapanmasıyla mümkün oluyor. İhale birine veriliyor, öbürü dışarıda kalıyor. Makama biri geliyor, başkasının liyakati kapıda bekliyor. Yolu açılan ilerliyor. Geride kalanlar da açılışı alkışlıyor.
İleri Marşı'nın böyle bir maksadı yok. Marş bütün bir topluma sesleniyor. Üstelik yürümeyi de kolay göstermiyor. Çam ağaçları çağıracak, dereler ninni söyleyecek, bahar gelecek. İnsan bütün bunların arasında durup dinlenmek isteyecek. Olmaz! Hayır, sakın yolunda kalma! Yahu daha yeni geldik.
Cumhuriyetçi olmak da müşkül iş. Adam size güzel bir memleket gösteriyor, ardından orada oturmanıza müsaade etmiyor.
Gelgelelim ahalimiz çözümü buluyor tabii. Bizim müteahhitler bu sözlerden farklı bir anlam çıkarıyor. Çam ağaçları çağırıyorsa neden gitmeyelim? Yeşil Gölgeli Çamlar Sitesi pekâlâ yapılır. Önünden dere geçiyor, etrafı orman, havası temiz. Ninni fısıldayan dereler manzaralı lüks konutlar! Şen nağmeler, gülen bir bahar, yüzde otuz peşinat.
Bilirsiniz insan yürüyen bir canlıdır. Doğa yerinde durmuyor. Irmak akıyor, tohum filizleniyor, ağaç büyüyor. İnsan da doğanın bu hareketinden ayrı değil. Yürüyerek dünyaya yayılmış, önüne çıkan engelleri aşmış, bilmediğini öğrenmiş. İhtiyaçları kadar merakı da onu ileri götürmüş. Yalnız insanın öteki canlılardan bir farkı var. Yürüdüğü yönü sorgulayabiliyor. Hatta gerektiğinde durup yanlış yola girdiğini kabul edebiliyor.
Bir toplumun ilerlemesi de bundan farklı değil. Daha çok bina yapabilir, daha geniş yollar açabilir, daha hızlı trenler işletebilir. Bunların hepsi yararlı işlerdir. Fakat o toplumun insanları daha özgür, daha bilgili, daha güvenli yaşamıyorsa yapılanların hesabında bir aksaklık var demektir.
Mesele yalnız bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Kendi kaderi hakkında söz sahibi olabilen, öğrenen, düşünen, başını kaldırıp dünyaya bakabilen insanlar yetiştirmektir. Böyle insanların hepsinin aynı şeyi düşünmesi mümkün değil. Zaten düşünmenin kıymeti de buradadır. Herkesin aynı notayı söylediği yerde gürültü çok olabilir ama müzik pek gelişmez.
Bir asra yaklaşan zaman önce, henüz kuruluş yıllarındaki bir Cumhuriyet'in insanlara yalnız kazanılmış zaferi kutlamayı değil, henüz gelmemiş bir geleceğe doğru yürümeyi öğütleyen bir marş İleri Marşı. İnsanın geçmişiyle övünmesi kolay. Geleceğiyle övünebilmesi için önce bir şey yapması gerekiyor.
Bu marşın temposunu düşürür, yükseltir, dört dörtlük yerine başka ölçüde düzenleriz. İsteyen aksak çalar, isteyen bando eşliğinde yürür. Bunların hepsi müziğin imkânları içinde tabiidir.
Cumhuriyet insana yürümeyi öğretmedi. İnsan zaten yürüyordu. Cumhuriyet'in iddiası, yürüyen insanın kul olmaktan çıkıp kendi yolunu seçebilmesiydi. Bunun için karanlığın kalkması gerekiyordu. Çünkü insan karanlıkta da yürür. Yalnız nereye götürüldüğünü göremez.
Cumhuriyet'in marşı bize yürümeyi emrediyor. Güzel. Fakat yürümek zaten insanın bildiği iş.
Bir, iki, üç, dört... Dakikada 126 vuruş. Dört parmak havada. Koca bir memleket yürüyor. Kim ne çalıyor ve biz nereye yürüyoruz?
-
Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun.
Kemal Suyla - İstanbul, 2026
Bazen iki beste birbirinden değil, aynı çağın müzik dilinden doğar.
İstiklâl Marşı'nın ilk ölçülerini Romen besteci Ion Ivanovici'nin 1880'lerde yazdığı Carmen Sylva valsinden aldığı iddiası da zamanında tartışılmıştı. Mesele 1940'larda Meclis'e kadar taşındı. Benzerlik, intihal demek değildir.
John Williams'ta da Holst, Wagner ve Korngold etkileri var. Aslında hepsi Avrupa'nın geç romantik, senfonik ve askerî müzik geleneğinden besleniyor.
Wordsworth'ün “Çocuk, insanın babasıdır” dizesini hatırladım.
Yetmiş, seksen yaşındaki insanlarla uzun uzun konuşunca tuhaf bir şey görüyorsunuz. Sohbet çocuklukta uğradıkları bir haksızlığa, küçük bir utanca gelince yüzleri, sesleri, hatta oturuşları değişiyor. Karşınızda koca bir hayat yaşamış adam, gözünüzün önünde yeniden beş, sekiz, on yaşındaki o çocuğa dönüşüyor hakikaten.
Thomas Mann'ın Tonio Kröger adlı novellasını okurken, sanki kısa bir an, onun neden bu kadar büyük bir yazar olduğunu anlayabiliyorsunuz. Mann, gençliğinde bir arkadaşına yazdığı mektupta kendisinden söz etmeden kendisini yazmanın bir yolunu bulduğunu söylemiştir. Kröger sadece onu değil, belki de tüm sanatçıları anlatır.
Çocuklukta yaşanan bazı utançlar olayın kendisinden çok daha uzun yaşar. İnsan yıllar sonra bile başkalarının önünde küçük düşürüldüğü bir anı hatırlayabilir. O anda yalnızca bir hata yapmamıştır. Kendisi hakkında bir şey de öğrenmiştir. O gün benliğinin bir parçasını eksik, kusurlu ya da sevilmeye layık olmayan biri olarak düşünmeye başlamıştır.
Büyüdüğümüzü, değiştiğimizi ve hayatın pek çok alanında başarılı olduğumuzu sandığımız anlarda bile çocuklukta mühürlenmiş o yara yeniden sızlayabilir. Yazmak belki de o çocuğu kurtarmak değildir. Onun hala orada olduğunu unutmamaktır.
Anayasanın fiilen askıda olduğu, hukukun işlemediği bir dönemden geçiyoruz. Böyle zamanlarda kimin ne yaptığını, kimin hangi hukuksuzluğa ortak olduğunu unutmamak, Türk vatandaşlarının vatandaşlık sorumluluğudur.
Gün gelir anayasa yeniden işler, hukuk yeniden hükmünü yürütür. O gün kimin neyle suçlanacağına, hangi delille yargılanacağına ve varsa cezasına bağımsız mahkemeler karar verir.
Ama hukukun yeniden kurulabilmesi için önce hafızanın ayakta kalması gerekir. Hukuksuzluğun en büyük güvencesi, unutulacağına duyulan inançtır.
Masum bir çocuğun katledilmesini siyasi bir şova dönüştüren Yasemin Minguzzi’nin tutumunu anlamakta güçlük çekiyorum. Yaşanmış bir acı başkalarının da acı çekmesini dilemeyi meşru kılamaz. Hiçbir yas başka masumların hayatını hedef alan bir nefretin gerekçesine dönüştürülemez.
@sosdem313131 X’e ilk alıştığımda bu arkadaşı siyasi hiciv yapan bir komedyen sanmıştım. Meğer ciddiymiş. Daha şaşırtıcısı, ciddiye alanlar da varmış. Ben komedyen sanmışım, seyircileri siyasetçi sanıyormuş.🙃
Mesele muhalefetin iktidarı nasıl yeneceğini bilmemesi değil, kendisini değiştirmeye yanaşmaması. Kadrolar değişmiyor, ilişkiler korunuyor, siyasi alışkanlıklar sürüyor. Halkı dinlemek yerine ona ne düşünmesi gerektiğini anlatıyorlar.
İnsanlar bunu hâlâ nezaketle söylüyor. Dinleyen yok. Görmezden gelinen itiraz sertleşiyor, tepki radikalleşiyor. Sonra dönüp bu insanları aşırılıkla suçluyorlar. İstenen de bu herhalde.
Muhalefet önce eski yol arkadaşlarıyla hesaplaşmalı. Gerekiyorsa sert ve radikal talepleri dile getirmekten korkmamalı. Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini açıkça sahiplenmeli. Anayasanın fiilen askıya alındığını yüksek sesle ilan etmeli ve yeniden işler hâle getirilmesi için Türk milletini adıyla anarak, açık ve örgütlü bir demokratik hukuk mücadelesine çağırmalı. Artık kimse muhalefetten nezaketli mazeretler değil, siyasi irade bekliyor.
Ben de İstanbul’un o eski çeşitliliğini kaybetmesine üzülüyorum. Kevork’un, Garbis’in, Agop’un isimlerini kapı zillerinde görmek bana da dokunuyor. Tarih böyle aktı, geriye eksilmiş bir şehir kaldı.
Ama ben o zillere bakarken başka şeyleri de hatırlıyorum. Reji kolcularının elinde inleyen tütün köylüsünü, aşar altında ezilen Anadolu’yu, yol vergisini ödeyemediği için kazma kürekle çalıştırılan dedelerimizi, ömrü cephelerde geçmiş insanları… Bir tarafta İstanbul’un hanları, apartmanları, ticareti; öte tarafta savaşan, üreten ama bir türlü refaha kavuşamayan koca bir halk.
Sonra Cumhuriyet. Reji tasfiye edildi, aşar kaldırıldı, hukuk ve eğitim devrimleri yapıldı. Ama o büyük toplumsal ve iktisadi dönüşüm tamamlanamadı.
Benim içimi asıl acıtan biraz da budur. İstanbul’un kaybolan çeşitliliğine üzülürken, Anadolu’nun hiç kavuşamadığı hayatı da düşünüyorum.
Bir şehrin kaybettiklerini hatırlamak kıymetli. Bir milletin kazanamadıklarını da unutmayalım. Türk Devrimi’nin yarım kalmışlığı hâlâ içimizde duruyor.
Zile bastığım an hikaye başlar…
İstanbul’da eski bir hanın ya da apartmanın önünden geçerken zilde Kevork, Garbis, Agop, Hagop gibi Ermeni isimlerine rastladığımda durup bakıyorum. İçimde tuhaf bir duygu: Bir yanım sevinç, diğer yanım yas tutuyor.
İktidar, toplumu kimlikler üzerinden ayrıştırarak kendi hukuksuzluğunu perdeliyor. Kürt etnik milliyetçileri de açılan bu alanı, üniter devlet ve eşit vatandaşlık ilkelerini tartışmaya açmak için kullanıyor. Solun bir kesimi ise kimlik siyasetini ilericilik sanarak bu ayrışmaya ideolojik meşruiyet sağlıyor. Birbirine düşman görünen bu siyasetlerin ortak sonucu, Cumhuriyet’in kurucu düzeninin aşınması. Anayasa fiilen askıdayken milleti bayrak, slogan ve kişiler üzerinden kavga ettiriyorlar. Mesele bu aparatlarla uğraşmak değil; millet egemenliğini, laik hukuku ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini savunmak. Tabelayı savunurken binayı kaybetmemeli.
@BektaSenel Estağfurullah, ne nezaketi. Cansever’i seven, üstüne böyle emek veren birine iki satır yazmayacağız da ne yapacağız? Hem bu haralagürelede. Yarın kolaylıklar diliyorum. Sevgiler.
Bu coğrafyada LGBT birinin Atatürkçü olmasına şaşıranlara ben şaşırıyorum. Laikliği, aklı, bilimi, eşit vatandaşlığı savunmayacak da neyi savunacak? Hayatını tarikatın fetvasına, aşiretin töresine, cemaatin merhametine mi emanet edecek?
Cumhuriyet’in hukuk devrimi tam da insanı bunların elinden kurtarmak içindi.
Asıl tuhaf olan LGBT haklarını kendi etnik milliyetçiliğine siyasi kılıf yapanlar. Kimlik özgürlüğü istiyorlar ama başkasının Cumhuriyet’e bağlılığına tahammül edemiyorlar.
Gökkuşağı güzel şey. Herkese yer var altında.
Yalnız o bayrağı Kandil’i örtecek kadar büyütemezsiniz. Dağ yine görünüyor.
Sırbistan’da asıl değişen iktidar değil, muhalefet. İktidarın değişmesi onun sonucu.
Novi Sad’da tren istasyonunun çatısı çöktü, 16 insan öldü. Öğrenciler sokağa çıktı, hesap sordu. Öfkeyi geçici bir protesto olmaktan çıkarıp toplumsal bir harekete dönüştürdüler. Geleneksel muhalefet de kendi tabelasını, liderini, koltuk hesabını öne sürmek yerine geri çekildi.
Ve iktidar değişti.
Dikkat edin, muhalefet bir kez daha aynı adamlarla, aynı nutuklarla, aynı seçim hesaplarıyla şansını denemedi. Önce kendisi değişti.
Bizde yıllardır iktidarın neden değişmediğini tartışıyoruz. Muhalefetin neden değişmediğini konuşmaya gelince herkesin bir mazereti var.
Sırbistan’da muhalefet değişti, iktidar değişti. Görün artık şu basit ilişkiyi.
1933 demişsiniz, Türk süvarilerinin Mussolini Kupası’nı kazandığı yıl 1938. Yarış 2 Mayıs’ta yapılmış, Mussolini’nin doğum günü 29 Temmuz. Takvimle aranız pek iyi değil anlaşılan.
Ama asıl mesele başka. Siz “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyenlerden Nürnberg çıkarmıştınız. Şimdi de Roma’daki at yarışından faşizm çıkarıyorsunuz.
Türkler binlerce yıldır ata biniyor. Mussolini bu işe biraz geç katılmış.
Sizde yalnız tarih ve zaman bilgisi sorunu yok. Bir de teşhis ve yansıtma meselesi var. Cumhuriyet’e her baktığınızda Nürnberg’i görüyorsunuz. İnsan ister istemez anlıyor ki: Bu kadar ısrarla gördüğünüz şey, Cumhuriyet’in geçmişi değil, sizin zihninizin bagajı.