Doğada, birçok türde dişiler seçici, erkekler ise seçilmeye çalışan taraftır. Bunun temel nedenlerinden biri, dişilerin üreme kapasitesinin ve üremeye yaptıkları biyolojik yatırımın erkeklerden farklı olmasıdır. Sınırlı olanın, bol bulunana kıyasla daha değerli hâle gelmesi, doğadaki eş seçimi mekanizmalarını da etkiler.
Birçok hayvan türünde erkeklerin daha renkli, gösterişli ve dikkat çekici olmalarının nedeni de dişinin ilgisini çekebilmek ve onun tarafından tercih edilmektir.
Peki ya insan?
Kendisini doğadan ayrı bir yere koyan insan, özellikle yerleşik yaşamın ve kültürel düzenin etkisiyle bu ilişkileri farklılaştırmış, belki de doğal dengelerini değiştirmiştir.
Acaba bu değişim sonucunda kadının biyolojik eğilimleriyle bilinçli tercihleri arasında bir çatışma ortaya çıkmış olabilir mi? Ve bu çatışma, erkeğin de kendi doğal kimliğini sorgulamasına neden olmuş olabilir mi?
Doğada dengeler sürekli değişir. İnsan ise kendi kurduğu düzen içerisinde bu değişimi daha karmaşık bir hâle getirmiş olabilir.
Diğer canlılarda da eşler arasında çatışmalar yaşanır. Ancak insan, bu çatışmalara bir isim verir: Aşk.
Peki, insanın kendi içinde ve ilişkilerinde yaşadığı bitmek bilmeyen çatışmaların nedeni, doğası ile yarattı��ı kültür arasındaki bu gerilim olabilir mi?
Belki de insanın en büyük çelişkisi, doğanın bir parçası olduğu hâlde kendisini ondan ayrı görmesidir.
Kevin Borg
#Felsefe #İnsanDoğası #Aşk #Evrim #İnsanVeToplum #Philosophy #HumanNature #relationshipgoals
@HicAdam8 @Fparrhesia @Feylosofz8zh
TANRI’NIN ÇELİŞKİSİ
Tanrı, gezegenlerin en güzelini yarattı: Dünya’yı.
Havayı, suyu, ormanları, denizleri ve sayısız canlıyı…
Ardından, bütün bu canlılar arasında düşünme ve sorgulama yeteneği en gelişmiş olanı yarattı: İnsanı.
Ancak insan, kendisini yaratan Tanrı’nın yarattığı dünyaya zarar vermeye başladı. Ormanları yok etti, suları kirletti, diğer canlıların yaşam alanlarını ortadan kaldırdı.
Ve Tanrı bütün bunlara izin verdi.
Burada bir çelişki yok mu?
Eğer Tanrı yarattığı dünyayı korumak istiyorsa, neden onu yok edebilecek bir varlık yarattı?
Eğer insanın özgür iradesi nedeniyle müdahale etmiyorsa, insanın özgürlüğü Dünya’nın ve diğer canlıların varlığından daha mı değerli?
Yoksa Tanrı’nın yarattığı en büyük tehlike, aynı zamanda yarattığı en büyük zekâ mı?
Belki de asıl soru şudur: Tanrı’nın yarattığı dünyayı Tanrı’dan mı, yoksa Tanrı’nın yarattığı insandan mı korumak gerekiyor?
Kevin Borg
Which Reality Is Real?
Let us consider the shadows projected onto the wall in Plato’s Allegory of the Cave.
The shadows are real shadows. We cannot deny their existence. However, when we perceive those same shadows as the actual people they represent, we are mistaken.
Therefore, reality itself has not changed. What has changed is the meaning we assign to it.
But this raises another philosophical question: If we can only experience reality through our perceptions, how can we know what reality is independently of those perceptions?
The person inside the cave accepts the shadows as reality. The person who leaves the cave accepts the objects outside as reality.
But how can we be certain that what the person outside sees is not merely another shadow of a different reality?
Perhaps the real problem is not that we fail to see reality, but that we are so certain that what we see is real.
And this leads us to one final question:
We say that the person who escapes the cave and sees the sun has discovered the truth. But how can we prove that the sun itself is not just another shadow projected onto the wall of another cave?
Kevin Borg
İnsan Olmak Mümkün mü?
Dünya üzerindeki bazı coğrafyalarda yaşayan insanların davranışlarını ve çelişkilerini anlamak mümkün olmuyor. Ya benim zekâm yeterli değil ya da gerçekten ortada bir çelişki var.
Örneğin bazı ailelerdeki kız çocuklarına bakalım.
Bu ailelerde kız çocuğuna biçilen tek bir amaç var: Evlenmek.
Kız çocuk atomu bile parçalamış olsa, belirli bir yaşa kadar evlenememişse “evde kalmış” etiketini alıyor. Öyle bir etiket ki bu, mahallede yürürken bile boynunun bükülmesine neden olabiliyor.
Bu şekilde yetişen kız çocuğunun da zamanla hayattaki en önemli amacı evlenmek oluyor. Baskının egemen olduğu baba evinden kurtulup, ne pahasına olursa olsun, koca evine gitmek istiyor. Baba baskısından kurtulmak için koca baskısını göze alıyor. Çünkü ikincisinde en azından “evde kalmamış” oluyor.
Kız profesör oluyor ama evlenemediği için kendisini eksik hissediyor. Tanıdığım da var.
Baskı dedik de…
Baba, kızını evde baskılıyor. Aldığı nefesin sayısını tutuyor ama bir yandan da kızını bir an önce evlendirme niyetinde.
Bazı kızlar, baba evinde yalan söylemeye alışıyor. En ilginci de anneyle kızın birlik olup babaya yalan söylemesi. Kız babasına, anne eşine yalan söylüyor.
Nasıl bir aile ortamı?
Peki, baba kendisine yalan söylenmesini hak ediyor mu?
Aslında baba da biliyor işin gerçeğini. O da istiyor kızının gezmesini, hayatı tanımasını. Gezmezse kavanozda turşu olacağını da biliyor.
Ama baba da kendi içinde bastırdığı bazı düşüncelerin, korkuların ve öğrendiği kuralların önüne geçemiyor. Çünkü o da bunları ailesinden görmüş ve düşünmeden “doğru” kabul etmiş.
Kızlar dedik de, erkeğin de durumu zor.
Baskı onun da üzerinde var.
Erkek olmak baskısı.
Her neyse erkek olmak…
Kapı ziline erkeğin adının ve soyadının yazılması egosunu okşuyor belki ama beraberinde büyük bir yük de getiriyor. Maddi yük, manevi yük, sorumluluk yükü.
İşte bu yüzden bazı aileler kızlarını evlendirecek erkek bulamıyor.
Bugün bir erkek sokağa çıkıp “Ben evlenmek istiyorum!” diye ilan etse, kim olduğuna bile bakılmadan arabasının camına bir sürü telefon numarası bırakılacağını düşünüyorum.
İddialıyım bu konuda.
Bir de şu kız alıp verme meselesi var.
Kadınlar, evlilik lafını duyunca far tutulmuş tavşan gibi kalmak yerine, nereye, kime, kim tarafından alınıp verildiklerini bir düşünseler çok iyi olur.
Lafı bile berbat.
Aldık, verdik.
İnsan mı alınıp veriliyor, eşya mı?
Bu dilin ve anlayışın sonlandırılması gerekiyor. Üstelik öncelikle kadınların buna karşı çıkması gerekiyor.
Dünyanın bazı coğrafyalarında kadın olmak zor. Erkek olmak da zor.
Çünkü daha doğmadan roller dağıtılmış, kurallar konmuş, beklentiler belirlenmiş.
Kadından kadın, erkekten erkek olması istenmiş.
Peki, bütün bu rollerin dışında, yalnızca insan gibi yaşamak mümkün mü?
Kevin Borg