"Bir gün yine kurulmuşum geceye...
ama gece nasıl derin nasıl karanlık!
karanlığa boş versem derinliğin yangını bırakmıyor peşimi
derinlik zaten hiç boş verilecek gibi değil... #alpergencer
Bakın size sizin hikayenizi ve bu hikayenin nereye evrileceğini anlatayım.
Türkiye’de sekülerleşme en güçlü şekilde şehirlerde uygulandı. 1900’lerin ortalarında Türkiye’ye gelen batılı gazeteciler vs şehirlerde domuz eti yeme furyası olduğunu yazarlar. Zira sınıf atlayıp batılı görünecekler.
Fakat devlet kapasitesi yüksek olmadığı için taşra bu düzeyde doktrine edilemedi ve etkilenmedi. Tam bu sebeple taşra dindarlığı ya da taşralılık şehirlerin standart hakareti gibi kullanıldı. Hakeza şehirli kelimesinin övgü gibi alınması da öyle.
60’lı yıllardan sonra iktisadi sebeplerle, siyasetin de talebi ile taşralı nufüs şehirlere ve yurt dışına doğru sevk edildi.
Alamancılar ve İstanbul’un taşı toprağı altın dönemleri yani.
60’ler ve 70’ler kuşağı böyledir. Bu adamlar mukaddesata çok saygılı dindarlardı. Ancak eğitimsiz kalmışlar ve iktisadi olarak dezavantajlı pozisyondaydı.
Bir kısmı toplumdan ayrılarak yaşayamadı. Özellikle işçi olanlar böyleydi. Dolayısı ile mukaddesata saygı ile beraber yaşamları İslam bağlantısız gibi oldu.
Mesela benim rahmetli dedem öyleydi. Allah’a küfredildi diye hapse girecek şekilde kavga eden rahmetli dışardan dinle alakasız yaşantılı biriydi.
Esnaf olanlar ise yaşam biçimlerini daha fazla korudular. Bu müslüman esnaflar dedikleri kesim. Bunlar da şehir gettolarında komuniteler oluşturdular. Kapalı topluluklar ile dindarlıklarını muhafaza ettiler. Almanya’da halen bu vaziyet güçlüdür. Zira toplum içindeki dezavantajlarını Türkiye’deki kadar gideremediler.
Dışardaki gaibden böylece komunite ile korundular. Komunitenin başındakiler de ona tabi olanlar da dindarlık koruyorlardı. Arada dedem gibi olanlarla bu kesim kavga ederdi. Mesela dedem gibi olanlar daha ülkücü tat bir müslüman gibi düşünülebilir. Bu iki grubun gönülleri birlik halinde değildi.
Mesela “tarikatçı” diyerek başlayan saldırgan söylem bizim sülalede muhafazakar kişilerde dahi yaygındır. Zira ben 35 yaşındayım halen bir sesli zikir halkası görmüş değilim canlı gözümle. Ama çocukken tv’de deccalleştirildikleri formu yüzlerce kere gördüm. Bizim sülalede “islam güzel ama bunlar sıkıntılı, beyinleri sulanmış” vs konseptindeydi eskiden.
Mesela benim dedemden daha fazla Allah düşmanlarına nefret eden adam görmedim. Ama açık günahları vardı rahmetli Allah affetsin. Bu insanlar tv’de ve sosyal hayatta doktrine ediliyorlardı. Bu Allah düşmanlığı değildi.
Bugün bu iki grup daha fazla birleşiyor. Bu kesimler hayata karışmak konusunda ortak noktadalar. Komuniteler daha geniş bir müslüman havuzuna entegre oluyorlar. Olmalılar da zaten.
Çoğu insan bunu dindarlaşma azalması sanıyor, değil. Dindarlığın normalleşmesi bu.
O kuşağın çok güçlü olan “değişimden korkma” hali bir hâl iktizasıydı. Zira dışarda fetih yapacak güçte değildiler. Muhafaza etmek gerekiyordu. Allah onlardan razı olsun, ettiler.
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır sözünün mottolaşmasını düşünün. Savunmada direnmek kazanmaktır. Öyle oldu.
Tv ve internetle komunite mecburen dışarı çıkmak zorunda kaldı. Ya da dışarısı evinin içine kadar girdi. Bir müddet müslümanlar bocaladı. Özellikle son 15 yıl böyle oldu.
Utangaç dindar konsepti böyle türedi. Eskiden utangaç değildi zira topluma karışmıyordu. Ancak son 15 yılda herkes topluma karışmak zorunda kaldı.
Sadece savunmakla ve kalenin önüne otobüs çekmekle de işi halledemediler. Zira artık kazanmak için gol de atmak lazım.
Bugünün dindarı bu insanların çocukları ya da sonradan dindarlaşanlardır. Hakeza medya ve bürokrasi baskısı çözüldükçe dedem konsept müslümanlarda da dindarlaşma artıyor.
Bu insanların babaları gibi korkmalarına gerek yok. Zira eğitimleri var. İktisadi dezavantajları azalıyor. Aynı şekilde dedem gibi olanlar da islamdan bağımsız yaşamak istemiyorlar.
Dışarı çıkınca eskisi gibi sadece dayak yemiyorlar, fetih de yapıyorlar. Aşağılayanı aşağılıyorlar. Şimdi burada artık salt “başımız ağrımasın kalenin önüne otobüs çekelim” taktiği de çalışmaz.
Zaman “kullanılacak” bir kaynak değil, bizzat hayatın kendisidir. Zamanın içinde yaşarız. Hayatımız, dikkat ettiğimiz şeylerin toplamıdır. Ivır zıvırın onu çalmasına izin vermeyelim.
Vakit dar.
"Nasibinse eğer geç de olsa gelir, değilse yanı başına kadar gelse yine senin olmaz. Bazı şeylerin neden öyle olduğuna ya da olmadığına akıl sır ermez. Bazen insanın payına düşen teslimiyetlerdir.."
izlerken en sevdiğim cümle şu olmuştu;
“Sen bana, gerçekten sevilmeye değer bir kadının sevgisini kazanabilmek için, daha başka erdemlere sahip olmam gerektiğini öğrettin.”
Bazı ayrılıkların izahı yok hocam. İnsan bıkıyor. Sadece bu kadar. "Yaprak ağaçtan sıkılmış, sonbahar bahane olmuş." misali, gerisi hikâye. O yüzden sevdiğin oranda mesafeni koruyacaksın. "Bana şeker ver!" diye yalvaran bir çocuğun gözlerine acıyarak baktığın ve tüm sevgine rağmen onu şekerden mahrum bıraktığın gibi o "sevgi mesafesi"ni koyacaksın ve koruyacaksın. Sırf sevdiğin için. Sırf bıkmamak için. Senden bıkılmaması için. Sıradanlaşmamak için. Acımasızca geliyor belki ama 10 ilişkiden 9'unu ayakta tutmanın yolu bu "sevgi mesafesi"ni koruyabilmektir. İnsansın. Komple mücevherden de olsan senden bir gün bıkabilirler. O yüzden dostluk ağacına suyu yavaş yavaş dök ki sulayayım derken çürütmeyesin.
Bir anlık sinirle Hz. Bilal'e "siyah kadının oğlu" diyen Ebu Zer'in,
Üzüntüden gece boyunca Hz. Bilal'in kapısında yatmasını bizim kalplerimiz asla anlayamayacak...
Bunları takdir edebilmek ve teşekkür edebilmek, insanın kültürünün ve olgunluğunun bir yansımasıdır. Çünkü her gören fark etmez, her fark eden de kıymet bilmez
Tünaydın…
Memnun olmak da bir kültürdür.
Bir insanın bir şeyden memnun olabilmesi için; onun kıymetini ve kalitesini bilecek bir bilgiye, özgüvene ve
entellektüelliğe sahip olması gerek.
Yapılan iyiliği,
Gösterilen sevgiyi,
Gösterilen çabayı,
Sunulan imkanları ve konforu;
Görmek, Anlamak, olumlu geri bildirimde bulunmak için belli bir bilgi,özgüven ve kültür gerek..
@serhatyabanci