Gözaltındaki genç kadınlara ağır hakaretlerde bulunan, yüzlerine tüküren, yüzlerine kahve fırlatan, tacizde bulunan ve onları cezaevine götürürken alkol alan tipler taltif ediliyor bu ülkede arkadaşlar!
Şu ülkenin hâline bakın! Bunu da kaç aydır söylüyoruz. Kimsenin umurunda değil.
Bu ülkede canınız, malınız, namusunuz da güvende değil arkadaşlar! Bir erkek kamu görevlisi, sizi tutuklandıktan sonra cezaevine götürürken istediğini yapabiliyor.
Sayın Günay @ErtugrulGunay çerçeve yasanın mevcut halinin Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ve özellikle Yeni Partinin yasanın çerçevesinin genişletilmesi için Anayasa Mahkemesine başvurması gerektiğini ısrarla dile getiriyor. Bu çağrısının merkezi gerçek, katılımcı bir toplumsal barışın inşası için.
Bu çağrıyı desteklemeliyiz,güçlendirmeliyiz. 👇
MS hastası Kurmay Binbaşı Mehmet Gürler, cezaevinde sağlığını ağır şekilde kaybetti. Bugün duvarlara tutunarak yürüyebiliyor.
Gürler için binlerce kişi Strazburg'da AİHM önünde adalet çağrısıyla bir araya geldi.
@serakadigil@erkbas
AskeriÖğrenciye Adalet Rios #RashfordFenere
17-18 yaşlarındaki gencecik askeri öğrencilerin emir-komuta zinciri içinde verilen talimatları uyguladıkları için müebbet hapse mahkum edilmesi, hukuk adına büyük bir trajedidir. Emir verenler serbestken bu gençlerin cezaevinde tutulması kabul edilemez.
AskeriÖğrenciye Adalet
Bir yetişkin erkeğin 40 kiloya düşmesi ne demek, hiç düşündünüz mü?👇
Kemiklerinizin teninize batması, bedeni zehirden korumaya çalışan tek bir böbreğin sadece yüzde 15 kapasiteyle çaresizce çırpınması demek. Güneşin hiç uğramadığı, rutubetten nefes bile alınamayan buz gibi bir zemin kat hücresinde her gün usul usul tükenmek demek. Eşinizin, o demir kapıların ardında "acaba kocamı bugün bana tabutta mı verecekler" korkusuyla yaşaması demek.
Mehmet Parlak tam olarak bu cehennemi yaşıyor. Sincan Cezaevi'nde tutulan KHK'lı katip Mehmet Bey, aslında kanuni yatarını çoktan bitirdi. Ailesinin yanında tedavisini olması gerekirken, cezaevi gözlem kurulu 60 barajı olan iyi hal puanını kasten 59,25'te tuttuğu için denetimli serbestliği gasp ediliyor.
Bu artık bir prosedür meselesi değil, göz göre göre gelen bir cinayetin ayak sesleridir. Vakit gerçekten çok daraldı. Mehmet Parlak'ın hakkı olan denetimli serbestlik acilen uygulanmalı ve derhal tahliye edilmelidir.
@cemre_birand2@albayrak_kemal@aydinsule1
AskeriÖğrenciye Adalet
Hani zamanında, “F-35 projesi de neymiş? Biz S-400’lere geçeriz. Vuralım tekmeyi! Nedir bu ABD’den çektiğimiz? S-400’e geçiyoruz, yeter artık!” diye racon kesiyorlardı ya! Sonra da, “Acaba bize F-35’leri verebilir misiniz? Sizinle yeniden anlaşsak iyi olur.” demeye başladılar.
Şimdi F-35’leri hâlâ alamadılar ya, alabilmek için bir lobi şirketiyle anlaşmışlar. Bu şirkete aylık 200 bin dolar, toplamda ise 2,4 milyon dolar ödeme yapılacak.
.#AİHMDediKi Yalçınkaya ve Yasak kararları birlikte okunduğunda ortaya çıkan hukuki çerçeve son derece açıktır. Terör suçlaması söz konusu olduğunda dahi hukuk devleti ilkeleri askıya alınamaz. Hiç kimse, işlendiği tarihte öngörülemeyen bir yorumla cezalandırılamaz. Suçun unsurları ve kişinin kastı somut, bireyselleştirilmiş ve bağlamsal biçimde ortaya konulmalıdır.
Yalçınkaya kararında kategorik yaklaşımın AİHS’nin 7. ve 6. maddeleriyle bağdaşmadığını ortaya koyan AİHM, Yasak kararında da mahkumiyetin kişinin örgüte katılma kastının bireyselleştirilmiş ve bağlamsal değerlendirilmesine dayanması gerektiğini bir kez daha vurguladı.
Bu kararlar artık yalnızca hukukçuların tartışacağı kararlar değildir. Türkiye'nin hukuk devleti standardı açısından yerine getirilmesi gereken yükümlülüklerdir. KHK sürecinde ortaya çıkan hukuki sonuçların da bu standartlar ışığında yeniden değerlendirilmesi gerekir.
@avidrissahin@KHKTV5
10 yıldır hakları için , Adalet için mücadele veren askeri öğrencilerin sesi olalım.
Onların sessizi çığlıklarına ses verelim!!!
AskeriÖğrenciye Adalet
Milletvekili Elif Esen:
"Devlet bir insana ‘Bu görevi yap!’ diyorsa, o insanın yarın ‘Bu görevi neden yaptın?’ sorusuyla karşı karşıya kalmayacağından emin olması gerekir. Aynen askeri liselerde okuyan, hiçbir yeri işgal eymeyen, hiç kimseye silah doğrultmayan ve bugün cezaevlerinde olan binlerce gencimizin, erlerimizin yaptığı gibi. Gözü yaşlı anaların gözyaşları 10 yılı devirdi dinmedi.
Onuncu maddenin birinci fıkrası bu kanun kapsamında verilen görevlerin kamu kurum ve kuruluşlarınca yerine getirilmesini, ikinci fıkrası ise bu görevleri yerine getiren kişilerin görevleri nedeniyle hukuki ya da idari sorumluluğunun doğmayacağını söylüyor. Bu güvenceyi kim ve nasıl garanti edecek?"
@elifesendeva
AskeriÖğrenciye Adalet
#KadınınSesi
Muhtemelen yine kendi teşkilat mensuplarını dolaşıp “Sivil Anayasa’ya ihtiyaç var.” diye rapor tutacaklar.
Ancak milyonları bulan KHK ve OHAL mağdurlarının kapısını çalıp onların yaşadığı hukuksuzlukları dinlemeyecek, taleplerini yine görmezden gelecekler.
Yanılmayı çok isterim.
İletişim kapılarımız açık
@Akparti@efkanala@abdulhamitgul
Talebimi yineliyorum.
Çare Sizsiniz!
X’teki görünürlük kısıtlamasını aşabilmem için videoların altına bırakacağınız her nokta, yalnızca bana verilmiş bir destek değil; sesimizin daha fazla insana ulaşmasına ve düşüncelerimizin daha geniş bir çevrede karşılık bulmasına katkıdır.
Lütfen bunu, yaşanabilir bir ülkenin inşâsı için koyacağınız küçük ama değerli bir tuğla olarak düşünün.
@X
Yıllardır yaşanan hukuksuzluğun yüz binlerce insanın hak gasbından, sosyal ölüme mahkûm edilmesinden, işinin, özgürlüğünün elinden alınmasından ibaret olmadığını, hatta Kavala, Demirtaş, Atalay, Kozağaçlı, İmamoğlu, Kuytul , Kuriş ve Dedetaş’ın çok ötesinde, mahallenin bakkalını, kasabını, her bireyi yakından ilgilendirdiğini; ciddiyetini ve vahametini her şeye rağmen sürekli dile getirdik.
Kaç kişiye “yaşanabilir bir ülke” hayâlimizi anlatabildik, bilmiyorum.
Mehmet Uçum Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili.
AİHM kararlarının esastan bağlayıcı olmadığını, ulusal mahkemelerin ihlâl kararlarına uyup uymama konusunda takdir yetkisi bulunduğunu savunuyor ve Türkiye’nin AİHS’ye taraflığının ve vatandaşın AİHM’e bireysel başvuru hakkının gözden geçirilebileceğini söylüyor.
Türkiye, AİHS’ye kendi iradesiyle taraf oldu; Sözleşme’nin 46. maddesiyle kesinleşmiş AİHM kararlarına uymayı taahhüt etti.
Daha da ötesi: Türkiye, 4 Kasım 1950 tarihinde Roma'da AİHS'yi imzalayan kurucu 12 ülkeden biridir.
Şimdiyse hem bu yükümlülüğün hem de Sözleşme sisteminde kalmanın tartışmaya açılabileceği söyleniyor.
Mesele artık yalnızca KHK’lılar, Kavala ya da bir başkası değil.
Mesele çok daha ciddi:
AİHS ve AİHM’den doğan güvencelerin bağlayıcılığını tartışmaya açan bir hukuk anlayışının hazırlayacağı yeni anayasaya, vatandaş kendi hak ve özgürlüklerini hangi güvenle emanet edecek?
Bence işe tam da bu soruyla başlamalıyız!
Ve konuşmamın sürpriz konuğu… 🐈 #Kedi
Rahatsızlık vermediğim müddetçe talebimi yinelemeye devam edeceğim.
X’teki görünürlük kısıtlamasını aşabilmem için videoların altına bırakacağınız her nokta, yalnızca bana verilmiş bir destek değil; sesimizin daha fazla insana ulaşmasına ve düşüncelerimizin daha geniş bir çevrede karşılık bulmasına katkıdır. Lütfen bunu, yaşanabilir bir ülkenin inşâsı için koyacağınız küçük ama değerli bir tuğla olarak düşünün.
@X
Bu ne yaman çelişki!
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin dokuz yıldır özgürlüğünden mahrum bırakılan Osman Kavala’nın ikinci başvurusuna ilişkin dün açıkladığı karar oldukça dikkat çekici.
#AİHM Büyük Dairesi, 17 yargıçtan oluşan heyetiyle Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin altı maddesini 3, 5, 6, 10, 11, 18. ihlâl ettiğine hükmetti ve Kavala’nın en kısa sürede serbest bırakılmasının sağlanmasının zorunlu olduğu belirtildi.
#OsmanKavala
Ayrıca Türkiye’nin, tutukluluk ve mahkûmiyet sürecinin ortaya çıkardığı sonuçları ortadan kaldırmak ve tespit edilen ihlâlleri etkin biçimde gidermesi, tüm önlemleri alması gerektiği vurgulandı ve AYM kararlarına tam saygı gösterilmesinin hukukun üstünlüğünün korunması bakımından şart olduğu özellikle belirtildi.
Özetle, AYM kararlarının uygulanmamasının bireysel başvurunun etkinliğini tehlikeye atacağını ve kişileri tanınan hakların somut faydasından mahrum bırakacağı ifade edilmiş ayrıca Kavala'ya 70 bin euro mânevî tazminat ödenmesine, 43 bin euroluk yargılama masraflarının da Türkiye tarafından karşılanmasına hükmetmişti.
Rağmen...
Mehmet Uçum'un;
"AİHM de, Amor da haddini bilsin. Belli ki Türkiye AİHS’e taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru imkanını gözden geçirmeye zorlanıyor" sözlerinin yorumunu sizlere bırakıyorum.
#AltınCag
NEFRET SUÇLARIYLA MÜCADELE NASIL OLMALI?!?
Zonguldak’ta mevsimlik tarım işçisi Kürt vatandaşlarımıza yönelik saldırının görüntüleri gerçekten utanç verici.
Ekmek parası için yüzlerce kilometre yol gelmiş insanlara, ailelerine ve çocuklarına saldırmak, çocukların bulunduğu bir aracın peşinden taş ve sopalarla koşmak insanlığa sığan davranışlar değil.
Bir de bu tür olaylardan sonra neredeyse alışkanlık haline gelen bir tutumumuz var. Olay henüz doğru dürüst soruşturulmadan, hatta ırkçı saike işaret edebilecek açık belirtiler varken, kamu yöneticileri hemen açıklama yapıp olayın münferit olduğunu ve ırkçılıkla ilgisi bulunmadığını kesin bir dille ilan ediyorlar. Muhtemelen bunu gerilimin büyümesini önlemek, yatıştırmak ve sorumlu davranmak adına yapıyorlar. Fakat yanlış yapıyorlar.
Hem faillerin hem de toplumun bu gibi nefret suçlarıyla yüzleşmesini ve ders çıkartmasını engellemiş oluyorlar ve yaygın olan ötekileştirmeyi ve ayrımcılığı görünmez kılıyorlar. Hem mağdurlar, yaşadığının devlet tarafından inkâr edildiğini hissediyor hem de toplumun bir kesiminde devletin gerçeği araştırmak yerine olayların üzerini örtmeye çalıştığı kanaati güçleniyor. Üstelik bu tür açıklamalar artık kimseyi de ikna etmiyor. Ezberlenmiş bir devlet refleksi olarak algılanıyor. Karnenin kötü olduğu malum.
Bunun daha ağır bir sonucu da var. Irkçılığa veya ayrımcılığa maruz kalan insanlar, “Yaşadığımız zaten yeter, bir de devletle başımız derde girmesin” diye susmayı tercih edebiliyor. Böylece şikâyet edilmeyen, kayda geçmeyen, soruşturulmayan olaylar olarak kalıyorlar. Üstelik bu yaklaşım yalnızca idari açıklamalarda kalmıyor; soruşturmalara, iddianamelere ve nihayet mahkeme kararlarına da sirayet edebiliyor.
Oysa kamu görevlilerinin görevi “ırkçılık yoktur” demek değil; ırkçılık iddiasını ciddiyetle araştırmak, varsa ortaya çıkarmak, yoksa da bunu ancak sağlıklı bir soruşturmanın sonunda söylemektir.
Burada yalnızca kötü niyetten söz etmek de haksızlık olur. Ne yazık ki kamu görevlilerimizin ayrımcılık, nefret suçları ve ırkçılığın ne olduğu ve nasıl tanınacağı konusunda yeterince eğitildiğini söylemek zor. Ben açıktan ırkçılık yapıp da ciddi ciddi yaptığının ırkçılık olmadığına samimi olarak inanan çok insan gördüm...
Çünkü bu konularda bizde bilinç de eksik hatta ‘‘bizde‘‘ olmaz ezberi hakim. Bu nedenle ırkçılıkla mücadele eğitimini yalnızca failler bakımından değil, kolluktan savcılara, hâkimlerden kamu yöneticilerine kadar devlet adına yetki kullananlar bakımından da konuşmamız gerekiyor.
Bu görüntüleri izlerken insan ister istemez bir başka soruyu da düşünüyor: Böyle bir kötülüğe katılan insanlarla ne yapacağız?
Adalet Bakanı soruşturma açıldığını belirtti. Umarım soruşturma ve kovuşturma saikleri gözardı etmeden ve olan biteni hafife almadan sağlıklı bir biçimde işletilir. Elbette suç işleyen cezasını çekmeli. Ama özellikle ırkçılık ve nefretin beslediği suçlarda yalnızca hapse atmak ya da para cezası vermek her zaman asli değil. Asıl mesele, insanı yaptığı kötülükle yüzleştirebilmek; karşısındakinin de kendisi gibi bir insan olduğunu yeniden görebilmesini sağlamak.
Aslında bizim ceza hukukumuz yalnızca hapis ve para cezasından ibaret değil; daha eğitici ve ıslah edici yöntemlere de imkân tanıyor. Şartları oluştuğunda kişinin denetim altında tutulması, eğitim ve iyileştirme süreçlerine yönlendirilmesi, kamu yararına çalıştırılması gibi araçlar var. Denetimli serbestlik sisteminin amaçlarından biri de insanın yeniden suç işlemesini önlemek ve onu topluma kazandırmak. Ne var ki biz bu imkânları, ırkçılık ve nefret gibi suçun arkasındaki zihniyetle yüzleşmenin bir aracı olarak yeterince kullanmıyoruz.
Dünyanın farklı ülkelerinde bunun dikkat çekici örnekleri var. Irkçı ve nefret saikiyle işlenen suçlarda failler eğitim ve rehabilitasyon programlarına katılabiliyor, topluma yararlı işlerde çalıştırılabiliyor. Amaç suçun ağırlığını azaltmak ya da faili cezasız bırakmak değil. Tam tersine, cezayı daha anlamlı hale getirmek; insanı önyargılarıyla, verdiği zararla ve yaptığı kötülükle yüzleştirmek.
Mesela nefret suçu failleri önyargılarla mücadele ve farklılıklara saygı eğitimlerine yönlendirilebiliyor. Psikososyal değerlendirme, eğitim ve kamu hizmetini bir araya getiren programlar uygulanabiliyor. Kamu hizmetinin de mümkün olduğunca işlenen suçun yol açtığı zararla bağlantılı olması amaçlanıyor.
Almanya’da özellikle genç failler sosyal eğitim programlarına gönderilebiliyor. Bu programlarda ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve dışlama doğrudan ele alınabiliyor. Irkçı veya aşırı sağ motivasyonlu şiddet faillerine yönelik programlarda kişi aylar süren çalışmalarla kendi önyargılarını, şiddete başvurma nedenlerini ve verdiği zarardaki sorumluluğunu sorgulamaya yönlendirilebiliyor.
Bizim de ceza adaletini biraz daha bu gözle düşünmemiz gerekiyor. Verilen ceza, mümkün olduğu ölçüde failin kendisiyle yüzleşmesini, yaptığının bilincinde olmasını sağlasın, kendisini değiştirmeye de çalışmasına katkıda bulunsun. Yaptığı kötülükle yüzleşsin. Irkçılığın ne olduğunu öğrensin.
Önyargılarının nereden geldiğini sorgulasın. Aşağıladığı insanların hayatlarını ve yaşadıklarını tanısın. Uygun durumlarda, yaptığı kötülükle anlamlı bir bağı olan alanlarda toplum yararına çalışsın.
Çünkü adaletin görevi yalnızca geçmişte yapılan kötülüğün karşılığını vermek değildir. Aynı kötülüğün bir daha yapılmasını önlemek de adaletin meselesidir.
Bazen toplum için en büyük kazanç, kişinin yaptığı kötülüğün farkına varmasını ve bir daha aynı kötülüğü yapmayacak bir insana dönüşmesini sağlayabilmektir.
(Tabi aslında nefret suçları ile mücadele önleyici tedbirlerle ve eğitimle aileden ve okuldan başlaması gerekiyor ama bu ayrıca ele alınması gereken bir başlık.)
Mevlid Kandili, yalnızca kutlu bir doğumu anmak değil; Peygamberimizin (sav) adalet, merhamet ve mazlumdan yana olan ahlakını yaşatmaktır.
Haksızlığa uğrayanın sesi, kimsesizin kimsesi olmak; inancı, kimliği ve düşüncesi ne olursa olsun her insanın hukukunu ve onurunu savunmak, bu kutlu mirasa karşı sorumluluğumuzdur.
Mevlid Kandilimiz mübarek olsun.
Eski milletvekiline kırmızı ışık filan cezası yazılamazmış Milletvekilliği meslek değildir, işi bitince sıradan vatandaşdır. Halka çatır çatır ceza yazarken niye ayrıcalık yapıyorsunuz? Aldığı paradan ,ki maaş değildir, o da ödesin “ Benim kim olduğumu biliyormusun?” devri bitsin
Hasan Hüsnü Balıkçı: " “Ben böyle bir uçak kullanmadım. Güya Meclis'in bahçesine bir tonluk bomba attığım söyleniyor. Bir tonluk bombu atsam 3 kilometrelik alana etkiler. Sağında solundaki binalar, Maliye Bakanlığı darmadağın olur fakat yakındaki arabalarda bile doğru düzgün bir iz yok. Bu ne bombasıdır? Ben böyle bir bomba atmadım. Kimse de bunu ispatlayamıyor.” diyor ve son derece önemli iddialarda bulunuyor. 02.35'te meclisin bahçesini bombaladığı söylenen pilot uçağa binmediğini söylüyor."
Osman Kavala hakkında bugün açıklanacağı duyurulan AİHM Kavala kararı açıklandı.
Kararın duyurulduğu basın açıklamasında;
-Kavala'nın cebir-şiddet içeren herhangi bir eyleminin bulunmadığı,
-Ceza yargılaması sürecinin Kavala'yı susturma amacı taşıdığı,
-Kavala'ya ceza veren mahkeme heyetinin bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerine aykırı hareket ettiği,
-Önceki AİHM kararının gereğini yerine getirmemek için açılan 2. davanın "boş" olduğu,
-Bu dosya yönünden AYM'nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığı belirtildi.
AİHM özetle, siyasal iktidarın güdümünde hareket eden yargı,Kavala'yı hukuksuz bir biçimde 10 yıldır özgürlüğünden mahrum ediyor, AYM de görevini yapmıyor dedi.
Karar tüm GEZİ davaları bakımından da emsal ve önemli tespitler içeriyor.