İngilizce’de bir söz var: “If it ain’t broke, don’t fix it”
Yani kısaca “bozuk olmayan bir şeyi düzeltme”
Yaklaşık 25 yıl boyunca borsada günlük hisse senedi fiyat marjı %20 olarak uygulandı. Bu süreçte Türkiye ve dünya akla hayale gelmeyecek krizler, dalgalanmalar, şoklar yaşadı.
Sonra Covid sırasında pandeminin piyasalar üzerindeki etkisini azaltmak için bu oran “geçici olarak” %10’a düşürüldü.
O gün bugündür (yaklaşık son 5 yıldır) fiyat marjı düşürüldüğü yerde kaldı. Artık ne Covid var ne movid.
Neden peki? Bugün artık olağanüstü bir durum yokken neden eski hale dönülmüyor? Çeyrek yüzyıl yapılan uygulama yanlış mıydı yani? Nesi bozuktu tam olarak?
Bunun ben mantıklı bir açıklamasını bulamıyorum bilen varsa söylesin..
Denebilir ki ya ne farkeder ha %20 ha %10, hem zaten daha iyi yatırımcının günlük zararı sınırlanmış olur, malesef kazın ayağı öyle değil.
Marjın %10 olması, piyasadaki spekülasyon ve özellikle manipülasyonu arttırdı. Piyasanın içinde olan bütün aktörler de bunun farkında. Bu konuda akademik çalışmalar da var.
Bilimsel olarak bunun tersini iddia eden varsa buyursun yazsın ben de öğrenmiş olurum.
Açığa satış yasağı gibi bunun da değişmesinin, piyasadaki sağlıklı fiyat oluşumu açısından gerekli olduğunu düşünüyorum.
Hocam etme eyleme. Büyük bir çoğunluğunun aynı yolun yolcusu olduğu bilinen bir ortamda sen kime neyi sorma peşindesin? Şimdi soruyu yönelttiğin kişi özelinde tarih sayı yazarım da neyse. Şunu hiçbir zaman unutma. Çıkarları gereği iş yapanlar oldukça bu çark böyle döner. Konu bu kadar basit. Çok ihtiyaç varsa tek tek ifşa edersiniz. O durumda korkaklıkları devreye girer.
YÖK Başkanına bazı sorular sormak istiyorum:
1. Şahsen tanıştığımda İstanbul'da bir devlet üniversitesi rektörünün 10 kadar öğretim elemanının anayasal haklarına tecavüz ettiğini ve aynı rektörün hakkında ihalelerdeki rüşvet iddialarının ayyuka çıktığını güvenilir kaynaklardan duyduğumu ve konuya Cumhurbaşkanıma ilettiğimi naklettim. Bu zamana kadar ne yaptı merak ediyorum.
2. Amerikanın saygın bir üniversitesinden Doktora diploması olan ve benim yakından tanıdığım bir arkadaşın, 1 seneden fazla zamandır denklik kararını beklediğini anlattım. Hollanda'da en fazla 1 ay içinde cevap verildiğini iyi biliyorum.
HEM KENDİSİNDEN VE HEM DE CUMHURBAŞKANLIĞINDAN HABER BEKLİYORUM.
Kıymetli kardeşim her şeyden önce geçmiş olsun. Ama sürecin yanlış yorumlanması gibi bir durum olduğunu da dikkatten kaçırmamanız gerekir. Hikayenizden anlaşıldığı üzere 2016 yılından bu yana çalıştığınızı ve bu süreçte bazı ücret kalemlerine erişim sağlayamadığınızı belirtmişsiniz. 8 yıllık hakkınız olan ücretin tahsili için ise 16 ekim 2024 tarihinde çektiğiniz ihtarla başlayan yargılama hazırlık aşamanız nihai olarak 21 Mayısta sonlanmış. İstinafa gidilmesi sizi çok bağlamaz. Bunda hemfikir olmak lazım. Bir diğer antiparantez ise süreğen bir şekilde arabulmaya çalışarak çözmeye uğraştığınız anlaşılıyor. Üzgünüm ama artık ne şirketler, ne kurumlar artık arabulma yöntemini "Aman çözülsün. Şimdilik bir şey yapmayalım." metoduna gittikleri için haliyle orta-uzun vadede sizi üzer ve maalesef bu sıklıkla kullanılan bir metot. İstinafın bir yıl içinde netice verebilmesi ise bence çok da kötü bir sonuç değil. 2022 yılına ait incelenen dosyalar var. Hani b��lgede çalışan insanlar da nihayetinde insanlar. Ve onların da belirli bir çalışma sınırları var. Hele ki, garabet dolu karar yazan ilk derece hakimlerinin açtıkları çukurları kapatmaya çalışırken yeri geliyor tüm evrakları en başından incelemek zorunda kalıyorlar. Bu nedenle ille de bu alacağın muhabbetindeyseniz bu şekilde değil, avukatınızla koordineli olarak alacağın icrası yönünde hareket ederek süreci işletmenizi tavsiye ederim.
Türkiye’nin hızlı adalet sistemi…
8 yıldan fazla yönetici olarak çalıştığım şirketteki haksızlıklar ve çalışan haklarına yapılanlar sebebiyle 16.10.2024 tarihinde ihbar çekerek işten ayrıldım ve dava açtık.
Dava konusu çok basit.
İşveren,çalışanının yönetici olduğu için “beyaz yaka” olduğunu ve bu sebeple vardiyalı çalışıyor, vardiyalarını bir üst yöneticisi yazıyor olsa da mesai ücreti ödenmez diye senelerce mesai ücretlerimizi ödemedi, resmi tatil ��alışma ücretlerimizi ödemedi.
Defalarca durumla ilgili görüşmemize rağmen ilk 5 senenin sonunda sadece resmi tatil çalışmalarını ödeyeceklerini söylediler, bu arada yine defalarca görüşme yapılmasına rağmen “Yurt dışı onay vermiyor” diyerek fazla mesai ücretlerimizi ödemediler.
Ben de buna istinaden ihbar çekerek davayı açtım.
Aradan geçen bunca zamandan sonra 21.05.2026 tarihinde mahkeme haklı olduğuma karar verdi ve kıdem tazminatımla birlikte ödenmeyen fazla çalışma ücretlerinin de yasal faizi ile ödenmesine hükmetti.
Şuan şirketin bana yaklaşık 1 milyon TL gibi bir tazminat ödemesi lazım.
Peki bu uluslararası koooskoca şirket ne yaptı?
Gerekçeli karar çıkar çıkmaz istinaf mahkemesine başvurmuş.
Her şeyi kanıtlı, belgeli ve yoruma açık olmayan haksızlıklarına rağmen sırf süreci uzatmak için istinaf’a gittiler.
İstinaf da en az 1 sene sürer diyor bizim avukat.
Daha önce de benzer bir davayı kaybeden şirketin tekrar aynı yolla süreyi uzatmasına neden müsade ediliyor?
Tamam o sürede de paranın yasal faizi işleyecek ama ben hakkım olan parayı neden senelerce bekliyorum?
Sayın @abakingurlek insanlar zaten emek verdikleri iş yerlerinden zor bela paralarını kurtarmaya çalışırken, şirketlere bu süreçleri bu kadar uzatma hakkı neden veriliyor?
Hocam öncelikle hakkınızda hayırlısı olsun. Umarım iyi bir netice alırsınız. Ama her senenin dışında bir sınav olmuş sanırım. Zorlayıcı boyutundan ziyade, genel kanaatin sınavın yardımcı kaynaklardan değil, kaynak dışı sorulardan hazırlandığı şeklinde algısal bir tartışma yürütüldü. Bu nedenle inşallah evladınız için hayırlısı olur. Yardımcı kaynaklardan kesin gelecek diye hem öğretmenler nazarında, hem de bu yönlendirmelerle çocuklar nazarında yerleşik kazanmış bir yanlış algı belli ki çocukları çıkan sorulardan sonra sanki sonuç bazlı çok daha fazla kaygılandırmış. beklenenin alınamayacağı şeklinde de haliyle bir algı var ortalıkta. Sosyal çevrede de fazla konuşulunca haliyle çocuklar olumsuz etkileniyorlar. Velilerin, öğretmenlerin de dahil olduğu büyük bir çoğunlukta yalnızca yardımcı kaynaktan soruların geleceği algısıyla çocukların da bilinçaltına verdikleri bildirimler bu işin bu sınav özelinde belli ki bir faturasını gösterecek hepimize. İnşallah evladınız en iyi şekilde atlatmıştır.
Bizim ülkede ayrım sorunu burada ortaya çıkıyor işte. Lütfen bari sizler yapmayın. Hazırlık olsun diye havuzda yayımlanacak sorularla çalışan çocuklar olduğunda sınav sonrasında "Bunlar o sorular değildi." diyen bir çocuğun söyleminin kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Çünkü her şeyden önce düz mantık olur. Şu durumda bakanlığın havuzdaki soruları sadece değer değiştirerek, şıkların yerlerinden oynatarak sorması gibi mantığa aykırı bir yorumlama çıkar. Dünden beri herkes yazıp çiziyor. Soruların zorluk eşdeğerliklerini tartışmaya açmak mümkünse de, çalışma sorularıyla sınavın sorularının kıyaslanması, üzgünüm ama ölçme değerlendirme sistematiğine aykırı olur. Şu anki eleştirinizdeki serzenişi de ikiye bölmek gerekir ki, çalışma sorularını hazırlayan ekiple sınav sorularını hazırlayan ekibin aynı olmadığı yönündeki mantığa uygun düşmeyen eleştiriniz kadar çok isabetli bir yaklaşım değil. Basma kalıp ifadeyle çocukların zaten saçma bir sınav uygulamalarına maruziyeti ile bu yöndeki yaklaşımın aynı kefeye konulamayacağını da bilerek ortak bir düşünceyi benimseyerek eleştirilerin yöneltilmesi böylesi platformlar üzerinden daha nesnel olur. Üniversite sınavının soruları akademik camia tarafından hazırlanıyor. Lise öğrencisinin akademisyenle hiçbir işi yok. Demem o ki, hiçbir kurumsal yapıya böyle bir eleştiri getiremezsiniz. Çünkü işleyiş mantığı bu değil. Lütfen yanlış anlaşılmasın. Asla uygulamayı doğru bulmadığım bir çok noktalar var. Fakat gerekçesi de bu olamayacak kadar net olduğunu düşünüyorum. Bazen kurumlar işin cılkını çıkarabiliyor. Ama böyle yaklaşımlar da kurumların cılkını çıkarıyor diyeceğimiz cinsten yanlış uygulamaları kadar yanlış bir algıya neden olur. Bu da haliyle havuz komisyonu ile sınav komisyonunun aynı olmadığı düşüncesi kadar tehlikelidir.
LGS’de kimsenin konuşmadığı veya fark etmediği bir gerçek var.
Çocuklar bir yıl boyunca MEB’in yayımladığı örnek sorularla hazırlanıyor.
Öğretmenler derslerini buna göre anlatıyor.
Yayınevleri denemelerini buna göre hazırlıyor.
Kurslar programlarını buna göre yapıyor.
MEB’in denemeleri çözülüyor.
Milyonlarca öğrencinin hazırlık süreci aynı referans üzerinden ilerliyor.
Sonra sınav geliyor.
Ve binlerce öğrencinin ağzından aynı cümle çıkıyor:
“Bu sorular örnek sorulara ve MEB denemelerine benzemiyordu.”
Peki neden?
Çünkü örnek soruları hazırlayan ekip başka.
Sınav sorularını hazırlayan ekip başka.
Öğrenciye yıl boyunca yön veren ekip başka.
Öğrenciyi sınav günü değerlendiren ekip başka.
Sorun sınavın zor olması değil.
Sorun, öğrencinin bir yıl boyunca hazırlandığı anlayış ile sınavda karşılaştığı anlayışın aynı olmaması.
Bir tarafta rehber var.
Diğer tarafta sınav var.
Ama ikisi her zaman aynı dili konuşmuyor.
Aradaki farkın bedelini ise 13-14 yaşındaki çocuklar ödüyor.
Eğer örnek sorular gerçekten rehber olacaksa, o rehberi hazırlayan ekip ile sınavı hazırlayan ekip arasında tam bir uyum olmak zorundadır.
Aksi halde her yıl sınavdan sonra aynı tartışmayı yaşamaya devam ederiz. #LGS2026
Kısa vade algısı yok oldu insanlarda. Artı sistemin arka planı güvenilir mekanizması olmayan bir altyapıyla çalışıyor. Güvencesi olmayan bir yatırımı daha farklı değerlendirerek kişisel olarak ev-araç haline dönüştürmek ya da sabit ödeme kredisiyle olası yüksek enflasyonda parayı eritmek her zaman tasarruf finansmanından daha cazip. Özellikle son bir aydır iyice millet cozutmuştu. Şu nokta unutulmamalı, hangi konu olursa olsun, mali, siyasi, hukuki de olsa bir şey şayet herkes tarafından konuşulmaya başlanmışsa patlaması ya çok yakındır. Ya da patladığında üzeceği kişi sayısı da korumaya geçmeye başlamış çünkü kendi de o işten zarar görmeye başlamış demektir. Tartışmaya kapalı bir konu en azından kişisel olarak bakış açım bu. Yine de kısa vadede elde edebilenin netice itibariyle işi görülmüş oluyor. Öte yandan arkadan yüklü bir giriş de var. Muhasebe kuralına aykırı. Aklı mantığı bir tarafa bırakıp da volatilitesi yeüksek bir işe hiç girmemeyi tercih ederim.
Tasarruf finansman şirketleri “sadece organizasyon ücreti alıyorlar, o yüzden risksizler” diye görülür.
Sisteme ve risk durumuna beraber bakalım. Bir mahallede 100 çocuk düşünün. Hiçbiri tek başına bisiklet alamıyor. Aralarında anlaşma yapıyorlar: Her ay herkes 1.000 lira koyacak, toplanan parayla da sırayla birkaç çocuğa bisiklet alınacak. Kumarayı organize eden %7 komisyon alıyor.
İlk aylarda her şey kusursuz görünür. Para düzenli gelir, bisikletler teslim edilir, sıra ilerler. Sırası gelen mutlu olur, ödemeye devam eder. Dışarıdan bakınca sistem sağlam görünür.Ama görünmeyen taraf şudur: O ay bisiklet alan çocukların bisikleti, büyük ölçüde henüz bisiklet almamış çocukların yeni yatırdığı parayla alınmıştır.
Yani sistemin ayakta kalabilmesi üç şeye bağlıdır:
1- Sürekli yeni para girişi,
2- İnsanların sistemde kalmaya devam etmesi,
3- Bisiklet fiyatlarının kontrolden çıkmaması.
“Bisiklet fiyatlarını ikiye katlayan kur krizi gibi bir durum olursa.” Ne olur?
Yeni çocuklar sisteme girmemeye başlar.
Bazıları “ben artık bisiklet alamam çıkıyorum, paramı geri verin” der.
Ama kasadaki para çoktan önceki bisikletlere gitmiştir (uzun vadeyi finanse etti).
İşte sistemin kırılgan noktası budur:
Normal zamanda sorun görünmez. Sorun, yeni girişin yavaşlayıp çok kişinin çıkmak istemesiyle ortaya çıkar.
Çünkü yapı, çok kişi parasını aynı anda isterse ödeyebilecek kadar nakit tutmaz.
Bankada kur krizi yakalansa da insanlar parasını çekmek yerine pozisyonlarını kaydırırlar. Ancak bankaya güvenin sarsılırsa kaçarsın. Burada ise sıranın uzaması, hevesin kaçması ya da fiyatların yetişilemez hale gelmesi bile çıkış için yeterlidir.
Ve Türkiye gibi ülkelerde en büyük risk tam da budur. Çünkü ev ve araba fiyatlarının kısa sürede ikiye katlanması burada istisna değil, kur krizlerinin neredeyse standart sonucudur.
Fiyat bir anda sıçradığında, insanların yıllardır biriktirdiği para hedeflediği varlığın yarısını bile almamaya başlar. O anda sistem psikolojik olarak kırılır. İnsanlar “bu iş artık yetişmeyecek” deyip çıkışa yönelir.
Bir de bankalarla temel fark vardır:
Bankanın arkasında Merkez Bankası, mevduat sigortası ve devlet güvencesi bulunur. Panik anında sisteme likidite verilir, insanlara “paranız güvende” mesajı verilir.
Tasarruf finansman sisteminde ise aynı ölçekte bir son kurtarıcı yoktur.
Pakete yatırım yapılıyor. Ambalajla mutlu olacağını sanan bir grup var artık. Halbuki insanlar da artık teknolojik alet kutusu gibi. Bir gün herkesçe bilinen teknoloji mağazasından kendi işimi görecek ölçekte küçük bir bilgisayar aldım. Kurulumunu yaptılar. Eve getirdim. Yalnız bir şey farkettim. Ürünün işlemci değeri siz ne kadar işlem yaparsanız yapın hiç değişmiyordu. Bir hafta kullandım öylece. Çünkü amacım olayını kavramaktı. Diğer cihazda değişiyor. Ama yeni alınanın işlemcisi zerre kıpırdamıyordu. Bir hafta sonra dayanamadım mağazaya götürdüm. Mağazadaki standlarda yer alan ürünlere de baktık. Harbiden onlarda da işlemci değerleri sürekli hareketlilik durumuna göre değişince görevliler tarafından benim makineye inceleme başlatılmasını istedim. Formatladılar. Benim makine yine bana mısın demiyor. Resmen kafa tutuyordu. Ama o anda da zaten söyledim. Formatı boşa atarsınız. Çünkü sorun yazılım değil, donanım dedim. Format atmaları da bizim makineyi kurtarmadı. Yine aynıydı. Nihayetinde ürünü geri iade almak zorunda kaldılar. Mevzuyu niye anlattığımı izah etmeye gerek varmı? Evliliklerde davranışsal analiz yapılmıyor. Arabaya, paraya, mülkiyete, şan, şatafat, gösterişe bakılıyor. İş evliliğin gerçekleşmesiyle de, mumun alevi sönüp bu sefer "Sen değiştin." cümlesine dönüşüyor. İyi de ambalajdı o. Sen kutuyu evlilikle açtın. Bir an olsun paketi, ürünü denetlemedin. Insani özellikler konuşulmadı. Sadece görsel şemaya odaklanıldı. Sonra da bilgisayarın durumuna düşürdün yuvanı. Sonrası mı? Maddi olarak ihtiyaç deyip de yuvaya döşediğin ihtiras dinamiti, manevi olarak ise bence yazmayalım. çünkü fotoğrafın o kanadının tarifi yok.
Evliliklerde eşlerin birbirine denk olmasından söz edilir ve herkes bunu savunur. Fakat iş ciddiye binince kimse kendi dengini istemiyor. Herkes statü ve maddiyat açısından kendisinden yüksekte olanı arıyor. Temel sorun ve mutsuzluk tam da burada başlıyor. Hep daha üstün olan hayal edildiği için kendisi gibi biri talip olduğunda birçok kişi taliplerini reddediyor. Kabul edelim veya etmeyelim. Günümüzde insanlar daha kibirli ve bencil oldu. Standart ve normal hayat artık küçümseniyor. Herkes 'beni hak edecek', 'bana layık olacak' veya 'beni mutlu edecek kişi' diye söze başlıyor. Bu sözler bile başlı başına kibir ifade ediyor.
Yav bir de bunlar çıktı. Çok basit be kardeşim. Git kasaptan alıver yorma kendini. Hesabını da tutmak zorunda kalmazsın. Rahat ol yani. Yapmayın lütfen böyle şeyler. Hadi yapıyorsunuz. Sosyal medyaya gündem etmeyin kendinizi. Bunlar hiç hoş şeyler değil. Daha farklı şekilde de izah ederdim ama ayıp be kardeşim. Bir dahaki sene kesmezsiniz. Hesabını da tutmanıza gerek kalmaz. Üzgünüm ama böyle algılanmaya neden oluyor bu yaklaşım. Sabahtan beri millet bunu yazmış yaaa. Bu da son trend her halde.
Bakın bu konuyu yeri geldikçe her daim sosyal medya, kişisel bildirimler vs. Sürekli anlattım. Başlangıç aşamasında sistem kendi cazibesiyle şu an için kredi kuruluşlarından çok avantajlı duruyor. Çünkü faizsiz finansman sağlama imkanı sağlıyor. Cüzi bir teminat ve sizin de belirttiği üzere peşinatla bu hizmetten istifade edebiliyorsunuz. Devletin bu şirketleri denetim süreci ne yazık ki bahsettiğiniz seviyede olamıyor. Çok basit bir örnek vereyim. Öyle uzak bir zaman diliminde de değil. Bir şirketin çok yakın bir zamanda kapısında vatandaşlar yığılıyordu. "Biz cevap alamıyoruz. Istediklerimizi elde edemiyoruz. Kimse dönmüyor." diye. Bu şirket o dönemlerde halka açık olmasından ötürü de bayağı dayak yemişti. Sonra birden ne olduysa şirket şube açılışları yapmaya devam ettiği gibi, o gürültüde bir anda kesildi. Bu tarz kuruluşlar bankaların krediye erişim denetim sistemindeki açığı kullanırlar. Size asla bir güvence vermezler. Kısa vadede ev-araç alımlarını sağlayanlar için bal kaymak hizmetten bahsediyoruz. Lakin sisteme sonradan girenlerde ise devletin yüksek faizli kredi sistemini daha fazla ayakta tutamamaya başladığı dönemlerden itibaren bu şirketlerin kendileri için ayırdıkları o yüzde 3'lük koruma mekanizması maalesef işe yaramıyor. Çünkü içeriye çoktaaan haddinden fazla insan girmiş. Sözleşme güvencesi adı altında nakitlerini aktarmışlardı. Ne yazık ki sistemin avantajları izah edilirken dezavantajları eksik ortaya konuluyor. Bankaları asla savunmuyorum. Ama kredi mi yoksa tasarruf finansman mı diye sorsalar gözü kapalı bankalar derim. Zamanında bu ülkede mağdur hikayeleri okuduk. Bir diğer olumsuz parantezi yazayım. Sen bir nakdi onay için giriyorsun. Örneğin; 1,5 milyon için diyelim. Başvurunu yaptın. Dediler ki 5 ay sonra biz bu nakdi vereceğiz. Yav 1. bu nakit senin gibi başkalarından aldıkları teminatla ayarlanıyor. 2. bu parasal büyüklük 1,5 milyonluk değil, tersine senin sözleşmene katkı sağlayanların teminatlarıyla dolu. Adam sana 1,5 milyon ödeyecem derken aslında sayısız insanın sözleşmesini ve kısacası teminatlarını sırf bireysel bir sözleşmenin gereği diye kaynak oluşturduğu için arkadan gelenin de sözleşmeleri tıpkı sana ödenecek teminatlar gibi diğer kullanıcıların teminatlarının yakılması üzerine kurulu. Velhasıl-ı kelam faizsiz adı altında insanların ellerindeki teminatları içeri atma sistemi diye yorumladığım bir mekanizmadan bahsediyoruz. Son bir noktaya daha değinmek istiyorum. Parasal bir anlaşma yaptığınızda bambaşka bir handikapınız daha var. Kısaca anlatayım. Burası enflasyonist bir ülke. Kabul etsek de etmesek de, bizim enflasyonla mücadele diye bir yöntemimiz yok. Çünkü sadece türkiye değil, dünya genelinde hiçbir devlet enflasyonla tam manasıyla mücadele etmez. Bu borç yakma sistemidir. Gittik bu şirketten anlaşmamızı yaptık. Biz anlaşmayı yaparken alacağımız toplu nakit paranın ödendiği tarihteki güçle, başvurduğumuz tarihteki alım gücüyle eşdeğer değil. Bu arada gemilerin yakılması ihtimali de var. Malum mücadele edemeyeceğin durumlarda siyasi olarak da vazgeçmen gereken şeyler olacaktır. TCMB bu sistemde faiz diye bağırırken Siyasi kanatta yaşanan dalgalanmalar yüzünden bir gecede nas politikasıyla senin belki de ümitle birikim kaynağın olacak olan 1,5 milyonun anında 4 milyonluk ihtiyaca dönüşebilir. Faizler aşağı çekilir. Alacağın ürün hangisiyse onun fiyatı yukarı eğimlenir. tabii bir handikabın da, şayet o tarihe kadar da nakdine kavuşamadıysan genellikle geçmiş olsun derler. Çünkü hikayenin başında anlattığım halka açık o şirketin olayındaki gibi seni de mağdurlar tayfasına katmış olurlar. Bu nedenle maalesef ki karşı olduğum bir uygulama. Umarım izah edebilmişimdir. Bu yolla isteklerini gerçekleştirenlere hayırlı olsun derken, buna revan olmuş olanlara da rabbim muvaffakiyetler versin. Tez zamanda onlar da edinirler inşallah.
Bu firmaların güvenilirliği için bir MÜŞTERİ olarak benim okuduklarımdan bazı noktaları yazayım.
Öncelikle şunu belirtmek lazım, buraya yatırılan paralarda devlet garantisi KESİNLİKLE yok fakat sıkı bir DENETİM var.
(Altını tekrar çiziyorum bir müşteri olarak okuduklarımı toparladım. Yazıda hata/eksik olabilir. )
👉Bankaya yatırılan paralarda (2026 yılı itibarıyla kişi başı 1.200.000 TL'ye kadar) TMSF garantisi var. Banka batsa bile devlet bu parayı öder. Şirketler İçin böyle bir durum yok.
👉Bu evim şirketleri BDDK lisansı ile çalışır ve düzenli olarak denetlenir. BDDK onayından geçemeyen, yeterli sermayesi bulunmayanlar kapatılmıştı hatırlarsınız.
👉Lisans almak için 100 milyon lira şartı konulmuş. 2021 yılında konulan bu miktar yanılmıyorsam hala aynı. Dönen para düşünülünce bu miktar epey düşük kalıyor ama bu miktarı sadece sektöre giriş bileti gibi düşünebiliriz sonrası için başka daha sıkı kurallar var.
👉Şirketlerin özkaynakları (yani kendi varlıkları) ile müşterilerden topladıkları paralar (tasarruf fon havuzu) arasında yasal bir denge olmak zorunda. Yani kafasına göre istediğim kadar para dağıtırım durumu yok.
👉Bir şirketin müşterilerine dağıtabileceği toplam finansman miktarı, "Tasarruf Fon Havuzu + Özkaynakları" toplamının %75'ini aşamaz. Yani şirket, kasasındaki tüm parayı aynı anda borç/kredi olarak dağıtamaz; içeride her zaman ciddi bir tampon bakiye tutmak zorunda.
👉%3 İhtiyat Fonu: Şirketler, müşterilerden topladıkları toplam para havuzunun en az %3'ünü hiç dokunmadan, acil durumlar için "İhtiyat Fonu" olarak tutmak zorunda.
👉Herkesin bildiği bir %40 kuralı var. Parayı almadan önce HERKES alacağı toplam paranın %40'ını sistem havuzuna koymalı. Çok hpşumuza gitmese de sistemin hayatta kalması için gerekli bir durum bu.
Eğer herkes sisteme çok az para koyup havuzdan para çekmeye çalışırsa, haliyle havuzda para biter ve sistem çökerdi.
👉Haftalık ve Aylık Kesintisiz Dijital Denetim yapılıyormuş. Şirketler, bilgi işlem sistemlerini BDDK'nın veri tabanına entegre etmek zorunda.
Bu sayede finansal veriler anlık ve periyodik olarak denetlenir.
👉Haftalık Denetim: Şirketlerin Likidite Yeterlilik Oranı (yani acil nakit çıkışlarını karşılayacak nakit dengesi) BDDK tarafından haftalık bazda raporlanır ve izlenir. Eğer bir şirket üst üste bu oranı tutturamazsa BDDK anında kırmızı alarm verir.
👉Aylık Denetim: Şirketin havuzunda biriken toplam para, o ay kaç kişiye ev/araba teslimatı yapıldığı ve şirketin özkaynak dengesi her ay düzenli olarak BDDK'ya raporlanmak zorundadır.
Yani denetim kısmı özetlenecekse: Devlet bu şirketleri iki koldan, sürekli takip ediyor. İlki uzaktan dijital denetim: Şirketler her hafta nakit durumlarını, her ay da havuzda biriken paraları BDDK’ya raporlamak zorunda. İkincisi ise yerinde ve habersiz denetimler. Bir de her yıl sonu bağımsız firmalarca şirketin tüm muhasebesi ve bilgi işlem altyapısı tepeden tırnağa inceleniyor.
En başta dediğim gibi devlet garantisi yok ama epey tedbir alınmış.
Bu olay çok yaşandı. İçeride kalanları görürüz yakında. Sebebini kısaca izah edeyim. Lütfen yanlışım varsa düzeltin. Sen önden 1 milyon lira için giriyorsun. Hadi en iyi senaryoyu düşünelim. Bu işin cazibesi şu an için ülkedeki faiz ve kur dalgası. Nas politikalarının olduğu dönemlerde bankalar dışında aracılık yapanlardan bu denli işlem hacmi göremezsiniz. Şu an faiz yüksek. Girdiğiniz 1 milyon lirayı atıyorum 5 ay sonra aldınız. Sistem içeride ilaveten sadece masum görünen yüzde 7'lik komisyonla ve kullanıcıların aylık ödemeleriyle, ilaveten nakit çalıştırma yöntemi izliyorlarsa duruma göre faizde, duruma göre kira sertifikalarında para çalıştırıyor. Faizin yüksekliğinden kaynaklı sirkülasyonda toplu bir para birikimi var. Tabii insanların alım güçlerinin düşmesi seni beni buraya sevketmeye aynen devam. Bu çark ne zaman patlıyor. Faizler düşüp de bankalardaki kredi kısıtlarının uygun hale gelmeye başladığı an o tarihe kadar paralarını finans şirketlerinden tahsil edenler için çok büyük sorunlar gözükmese de, nakdine erişim sağlayamayanların ödemeye devam ettikleri paralar ile hizmet bedelleri bak��mından bütünüyle zora girme potansiyellerini ortaya çıkarıyor. Tabii bir diğer handikap ise, dezenflasyonla mücadelenin daha hafiflediği faiz indirim süreçlerinde genellikle enflasyon daha yüksektir ve paranın alım gücü de kaybolur. İyi de sen 2026 ocakta girdin desek, Parayı da ağustosta alsan ve faiz uygulamaları ile nispeten enflasyon mücadelesinin hafiflediği bir ortamda sen ağustosta 1 milyon aldığında 1. para artık 1 milyon değil. 2. Almayı hedeflediğin ürün veya hizmet (araç alımı-konut vs.) artık o fiyat için uygun değil. Bu şartlar altında cazip gösterilen finansman şirketlerinde yaşanması muhtemel çıkış senaryolarını göreceğiz. Bizzat çevremde bunun pişmanlıklarını yaşayan insanlar oldu çünkü. Buradaki bedeli içeride kalıp bir taraftan sözleşme gereği ödeme yapmaya devam etmek zorunda kalanlar, bir taraftan tam manasıyla içerideki paradan ve onun kaybedeceği değerden verim alamayanlar, bir taraftan panikle sözleşme dönme kararı alarak zararına da olsa cayanların sayıca artmaya başladığı dönem geldiği an tasarruf finansman şirketi değil, iflas şirketi haline dönüşecekler. Tabii, devletin de paylaşımdaki arkadaşımızın aktardığı bilgilerde yer alan denetim mekanizmasını işletmeyen tutumunu da ilave edince X şirketi mağdurları diye bir ekip ortaya çıkmaya başlayacaktır.
Asıl kanun düzenlemesi buraya lazım. Bir ev 7 milyon diye pazarlanacak. 3 milyon gösterilecek. Bende gidecem emlakçıya 7 üzerinden komisyon verecem. O evi almam. Ama o emlakçının da ağzından girer, burnundan çıkarım. Dolandırılmayı kanıksayan bir toplumumuz var kardeşim. Artık hayat böyle dönüyor diyor. Çünkü kazığı yiyen de yarın bir gün başka bir alanda aynısını başkalarına yapıyor. Ahlak çöktükten sonra yaşansa ne olur? Yaşanmasa ne olur? Pazarladığı evden aldığı komisyona haram para karıştırıyorsa musibeti sorgulamaya hakkı yok. Rahmetli Alev ALATLINıN sözü çok güzel. Yasal olan her hak helal değildir. Ambalajın üstüne zararlı etiketi yapıştırıp ondan helal olarak getiri elde ettiğiniz savunmasını yapamazsınız öyle değil mi? Mantıken üzerinde etiketi bulunup da zararı yazıyorsa yasaldır. Ve suçsuzdur. Ama helal değildir. Esasen konu bu kadar basit. Millet bankaların faizlerini eleştiriyor. Dibindeki emlakçının şu terbiyesizliğine gelince de göz yumuyor işte. Mesele tümüyle bundan ibaret.
Cem YILMAZ'IN koordinatör skeci geliyor insanın aklına. Gizli işsizler yazın kamuda da özelde de çok kısa ifadeyle dökmüş adam. Ne yapıyorduk bugün? Bi kahve söyleyeyim. Öğle yemeğinde ne var? Öğleden sonra bi çay. Yine aynı cümle. Bir toplantı. Ne yapıyorduk bugün. Akşam servis kaçta? Kendim çevremden bile o kadar çok sayabilirim ki lüzumsuzca kaynak tüketen memurları da özel sektör çalışanlarını da. Bir de zoraki yaptırılmayanlar var. Malum etiketleriz soruşturma yemeyelim. Belgeleriyle mevcut çünkü.
Saydığınız eğitim ve sağlık alanı dahil, tüm kurumlarda, kamu hizmetlerinin ne kadar düşük verimlilik ve düşük performansla yerine getirildiğini; ne kadar çok kaynak israfı yapıldığını görmemek için kör olmak gerekir.
Eğitim ve sağlık alanlarında bir kamuda, bir de özel sektörde; aynı personel ile verilen hizmet çıktılarını birbirleriyle karşılaştırın, ona göre karar verin.
@spleendistanbuI Ölümü gösterip sıtmaya razı etmeyi lütuf gibi mi kabul ediyorsunuz. Çok iyiymiş. Zaten olmaması gereken bir konuydu. Şehir Üniversitesinin kapatılmasına ilişkin AYM kararı da bulunmasına rağmen halen çözüm üretilmemiş olmasının lütufsal izahı ne diye sorsak verilecek cevap olmaz.