“Cennette oturmaktansa cehennemde yürümeyi tercih ederim. Çünkü cehennemde kralları, fatihleri ve iradesiyle dünyayı şekillendirenleri bulurum. Cennet ise yalnızca hayatta kalabilmiş keşişlerle, dilencilerle doludur. Eğer bir cennet sessizlik ister, tutkuyu cezalandırır ve kör itaati ödüllendirirse o yer bana göre değildir. Erdemin zayıflık, acının ibadet sayıldığı bir yere ait değilim. Ben yüceliğin ateşte dövüldüğü yeri ararım, tutkunun lanetlenmediği yeri, insanların lütufla değil, hırslarının gücüyle yükseldiği yeri!.. Bırak başkaları huzuru arasın, ben gücü ararım beni yaksa bile…”
Türkçe sorularında ÖSYM’nin geleneksel sentaks yığılmaları, semantik pusuları ve retorik izdihamı yoktu. Gayet net ve açıktı. Genel kültür ise maalesef ayırt ediciliği olmayan sorulardan oluşuyordu. Tarih soruları âdeta TRT dizilerinden uyarlanmış gibiydi. Sınavı edebiyat öabt gibi addedenlere gelince haylaz bir zihniyetin polemikçi meallerinden ibaret olduğunu düşünüyorum. Tanpınar ile zihinsel teması olmamış, Erdem Beyazıt’ın birkaç sayfasını kurcalamamış insanlar bir zahmet lisans mezunuyum demesin. Umarım herkesin emeğinin karşılığını alacağı sevinçli sonuçlar getirir…
#kpsslisans
İnsanları "Tanrı'nın kendisinin tam bilince varışı" olarak konumlandırarak tabiri caizse anatomik bir felsefe yaratması ve böylece yalnızca meslektaşlarına değil, hepimize seslenen bir nevi basiret ekolojisi diyebileceğimiz diyalektik bir seciye ortaya koymasıdır. Büyük ve özgün bir zihindir vesselam.
Türk karşıtlığını sadece Yunanistan ile sınırlarsak, bir değerlendirme zaafı içerisinde oluruz. Zira sadece Yunanistan değil, tüm Avrupa millî bilinç ve ulusal savlarını Türk korkusu ile beslemiştir. Örneğin: İspanyollar tehlike anlarında “Sahilde Türkler var!” der. Yunanlılar bir işi erken veya zamanında bitirmek için “Türkler gelmeden önce.” deyimini kullanır. Almanlar çocuklarının yaramazlık yapmaması veya zamanında uyuması için “Şşt Türkler geliyor!..” diye salık verir. Avrupalılar zor bir işe girişince “Türk işkencesi, Türk inadı!..” deyimlerini kullanır. Velhasıl Haçlı Seferi yenilgileri ve Osmanlı savaş makinesinin gazabı Türk korkusunu Avrupalıların yaşamında silinmez kılmaktadır.
Beş yaşında babasını hızlı gelişen bir beyin hastalığından kaybetmesi, bir sene sonra kardeşi Joseph’in ani ölümü ve ardından tüm ebeveynlik haklarını ergenlikten üniversiteye kadar altı yıl boyunca devralan Pforta yatılı okulunda bir nevi münzevi ya da bir başka ifadeyle tecrit koşullarında öğrenim süreci geçirmesi onun sosyal realizmine ve insanlarla iletişim becerisine bent olmuştur. Zira düşünce ve felsefesindeki muhteva ve mahiyet derinliğini sosyal hayatında asılı duran yüzeysellikle mukayese ettiğimizde âdeta bir erkek bedenine saklanmış çocuğu daha net görürüz. Yaşamını ve bütün felsefesini kültürü yeniden kuracak yeni bir dini bakış açısı bulmaya adayan Nietszche, söz konusu kadınlar ve duyguları olduğunda göçebe şevki ile hareket etmiş, soyut cürüm ve melâmetlerle kadın formunu töhmet altında bırakacak fantastik bir müsriflik içinde olmuştur.
Nietzsche, özel hayatında kadınlarla ilişkilerinde derin bir güvensizlik, hayal kırıklığı ve iletişim beceriksizliği yaşamıştır. Bunun en çarpıcı örneği, Nisan 1876'da Cenevre'de henüz bir gündür tanıdığı 21 yaşındaki genç piyano öğrencisi Mathilde Trampedach'a aniden evlenme teklif etmesidir.
"Kalbinizdeki tüm cesareti toplayın, size yönelteceğim sorudan korkmayın: Benim karım olur musunuz? Sizi seviyorum ve sanki zaten bana aitmişsiniz gibi hissediyorum. Aşkımın ani oluşundan bahsetmeyin! En azından bununla ilgili bir suçluluk duygusu yok, bu yüzden özür dilemenize gerek yok. Ama bilmek istediğim şey, siz de benim gibi hissediyor musunuz; yani hiçbir zaman birbirimize yabancı olmadığımızı, bir an bile! Birleşerek her birimizin tek başımıza olabileceğimizden daha özgür ve daha iyi olacağımıza, dolayısıyla daha da mükemmel olacağımıza inanmıyor musunuz? ..." - Nietzsche, Mektup
Eski bir hafız ya da geçmişinin bir döneminde koyu dindar birisi olarak yorumlamam gerekirse kelamcıların kanıt, delil ve diyalektik gördükleri yerde mutasavvıflar sezgi, duygu ve aşk görmüşlerdir. Fıkıhçıların bir yasa olarak okudukları Kuran’ı, başta Gazalî olmak üzere sofular ahlak ve tasavvuf addederek okumuştur. Aklın ve mantığın kızıştığı noktada felsefeciler teoriye yönelmiş, mutasavvıflar ilahi lirizm ve romantizm vechelerine kapılmıştır. Aklın tasavvufa kırdırılması, mistisizmin mantığı boğması, bilincin tarikat idmanlarına adanması hep bu şekilde olmuştur.
Gazalî’nin başını çektiği tasavvuf ya da başka bir yaklaşımla öte dünyacı mistiktik; görünen dünyayı reddeden ve ondan kaçınmayı öğütleyen çilecilik, terazinin kefesini öbür dünya lehine bozan, birinin feda edilmeden diğerinin kazanılamayacağını akitleştiren, dünyayı anlamaktan, anlamlandırmaktan ve ihya etmekten kaçan, aklı kalbe feda eden bir yaşama tutumuna dönüşmüştür. İslam âleminin yaklaşık son sekiz asrına damga vuran siyerci çoşkunluk, hilye ihtirasçılığı ile vahiy ve hadis tiryakiliği sütun erdemlere ve sorgulanamaz geleneklere yol açmıştır.
Walter Benjamin’in betimlemesiyle insanlar “fantazmagori” içinde hapsolmuştur.
Dindarlara, dinler tarihi ve felsefesi ile ilgilenenlere Farabî mistisizmini öneririm. Zira Farabî’ye göre Tanrısal âleme yükselmenin ve mutluluğa erişmenin yolu, bu dünyanın reddinden ve ondan kaçmaktan değil; onu bütün derinliği ve genişliği ile bilmekten geçer. Onun mistisizmi insanı Tanrı’nın varlığında asimile eden, eriten, bireyselliğini, kişiliğini ortadan kaldıran bir “ittihat” mistisizmi değil; kendi içinde kendini tanıtan, arıtan, ilke karşısında kişiliğini, bireyselliğini muhafaza ettiren “ittisal” mistisizmidir.
Son olarak daha geniş bir perspektifte sunarsam: Aristoteles’teki ‘işlenmiş akıl’, Farabî’de ‘kazanılmış ya da faal akla’ dönüşmüş, asırlar sonra F. Nietszche’de “üstinsan” formunu almıştır… Kısacası akıl ve mantık farklı çağlarda yeni simalar ve muhtevalarla birikim ve etkisini artırıp beşeriyete egemen olurken, tasavvuf günlük sersemleştirme ve uyuşturma ritüeline dönüşmüştür… Böylece düşünce üretemeyen, sonuç alamayan ithal rejimlerle ve ödünç tasavvurlarla ayakta kalmaya çalışan bir İslam medeniyetine yol açmıştır. Velhasıl Ercümend Özkan’ın da dediği gibi “Küfür, İslam’dan bütün hıncını tasavvuf ile almıştır!..”
Elinizde dünyanın en kusursuz ve doğru çizilmiş mimari projesi olabilir. Ancak dışar��da dondurucu bir kar fırtınası koptuğunda, o "kağıdın" içine girip ısınamazsınız.
İmam Gazali, aklın ve felsefenin sınırını tam burada çizer. Akıl ve mantık sana o sığınağın varlığını kanıtlar, haritasını çizer ve seni kapısına kadar getirir. Ancak mantık seni soğuktan koruyamaz; sadece yolu gösterir.
İman ise o kağıdı (teoriyi) bırakıp, hakikatin o sıcak sığınağından içeri fiilen adım atmaktır. Bilmek başka, olmak başkadır.
"Akıl seni hakikatin kapısına getiren kusursuz bir haritadır; iman ise o kapıdan içeri girip fırtınadan kurtulmaktır."
Tarihi takati tükenen ve tarih denkleminin dışına itilmek istenen bir milleti ayağa kaldırmak için muasır ordulara değil, muasır fikirlere ihtiyaç vardır. Türk irfan ve kudret muasırlığının; şartlar ne olursa olsun asla tükenmeyeceğini, Türklüğün ezelden ebede var olduğunu ve olacağını Düvel-i Muazzama’ya bir kez daha gösteren, Türk cesaret ve dirayetinin en uç noktalarını sergileyen, Türk kabiliyet ve mukavemetinin en kusursuz örneğini ortaya koyan başta Gazi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, tüm ecdada sonsuz şükran ve saygılarla…
Türklüğün ve Türk milletinin 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun.
Ne mutlu Türk’üm diyene!.. 🇹🇷
#30AgustosZaferBayramı
Bu tutarla 2420 adet derslik yapılabilir, 6.010 öğretmen atanabilir, 125.231.480 öğün yemek verilebilir, okullara 13.660 güvenlik görevlisi alınabilirdi. Ancak MEB yetkililerinin almış olduğu bu kararla “nurlu ufuklar” bizi bekliyor!..
MEB’e göre bütçenin %92’si öğretmen maaşlarına gidiyor; bu nedenle derslik, materyal ve Ar-Ge konusunda ihtiyaç gerisinde kalıyor. Yine aynı MEB, öğretmen atamamanın bahanesini niteliğe addedip akademi denen ideolojik antrenman tesisleri açıyor. Molla ritüelleri, ulema kabiliyetleri ve katedral esenlikleriyle fikri hür, vicdanı hür öğretmenler yetiştirmeyi amaçlıyor. (!)
İşin realizm kısmına gelirsek, maalesef MEB ontolojik yetersizlik ve tutarsızlığını, antolojik ifadelerle telafi ediyor!..
Beyler, bence çok şanslısınız. Süreci lehinize çevirmek elinizde. Bence hızlıca aksiyon alarak sınavı da iptal ettirebilirsiniz, hatta atamayı da yükseltebilirsiniz. Bence bu kriz değil, fırsat!.. Kullanmayı bilene!..
@yunuss3449 @emirdadasoglu65 @Haim223901@etin1224472@ukugrt
Bunca insan okuyor yazdıklarını. Ahlak ve mantık bütünlüğün olsa öyle örtülü küfür yazmazsın. Sana o b.pi katlattırır, ütülettirir, yuttururum da şartlar işte. Sen atanma. Zaten kapasiten olsa -ki seviyen tweetinden belli oluyor- şimdiye MEB’deydin. Sen önce yazım ve imlâ kurallarına hâkim ol, ardından kendi seviyendekilerle etkileşime gir. Zira ben küçüklere ve sefillere tahammül edemiyorum.
2024 KPSS Ek Atama sürecinde “Sınıf öğretmenliği branşının alımı düşecek, ilerleyen süreçte 500’lü sayılara inecek.” dediğimde bazı platform ve özellikle uzem hocaları beni eleştirmiş; çalakalem hesaplarla, rol verilmiş bir matematikle âdeta istatistik salvoları yapmıştı. “Menfaatlerinin sesi” hakikatin sesini bastırmış, yakın gelecekte uzemlerinin batma tehlikesini gündelikçi selametlerle ve kullan at motivasyonlarla geçiştirmişlerdi… Geldiğimiz noktada sonuç ortadadır!..
Sınıfçıları uyarırken özel eğitim branşını da uyarmıştım. Yakın gelecekte o uyarıların da sahadaki yansımalarına şahit olursunuz. Üzgünüm!..
Sonuç olarak 2024 KPSS ek atama, 2025, 2026 ve 2027 AGS konusunda daha önce ifade ettiklerimin sonuna kadar arkasındayım. Zamanı geldiğinde bu gruplardaki hocalarımız tecrübe ederek bana ulaşır zaten. Umarım daha fazla kandırılmaz; hükümet dalkavukluğu ve ehlibeyt temaşalarıyla bir netice alınmadığını ve alınamayacağını kavrarlar.
Kalın sağlıcakla!.. 🖐
Her yıl 12 bin sınıf öğretmeni açığa çıkacak
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, önümüzdeki yıllarda ilkokula başlayacak çocuk sayısının 1970'li yıllardan bu yana ilk kez 1 milyonun altına ineceğini gösterdi. Eğitimciler, bu tablonun sınıf öğretmeni istihdamını doğrudan etkileyeceğini bildirdi.
Hesaplamaya göre 12 bin sınıf açığa çıkacak
TÜİK'in 10-14 yaş grubuna ilişkin 6 milyon 562 bin 310 kişilik verisi esas alındığında, bir eğitim öğretim yılına şu an ortalama 1 milyon 312 bin çocuğun başladığı hesaplanıyor. Aynı yöntemle 0-4 yaş grubundaki güncel nüfus üzerinden yapılan projeksiyon, önümüzdeki yıllarda ilkokula başlayacak çocuk sayısının yaklaşık 953 bine, yani bugüne kıyasla 360 bin civarında bir azalışa işaret ediyor.
360 bin öğrencilik bu azalış, 30 ki��ilik sınıf mevcutlarına oranlandığında okullarda yaklaşık 12 bin sınıfın bo��a çıkacağı anlamına geliyor. Bu da her yıl yaklaşık 12 bin sınıf öğretmeninin daha az istihdam edilmesi ihtimalini gündeme getiriyor.
Okul öncesi ve ilkokul kademelerindeki öğrenci sayısındaki azalışın, ilerleyen yıllarda ortaokul ve lise kademelerine de kademeli biçimde yansıması bekleniyor.
Doğurganlık hızı geriliyor
TÜİK'in 2025 verilerine göre Türkiye'de toplam doğurganlık hızı kadın başına 1,42 çocuğa geriledi. Nüfusun kendini yenileyebilmesi için bu oranın kadın başına 2,1 çocuk düzeyinde olması gerekiyor. Türkiye'deki mevcut oran, Avrupa ülkelerinin genel ortalamasının da altında seyrediyor.
Şimdi daha önceki tweetinle, burada ortaya koyduğun savın arasındaki doldurulamayacak tutarsızlığı bir kenara bırakıyorum. İşsizlik, açlık veya genel olarak ekonomik vesileler sende bir sorumluluk azabına mı yol açıyor, yoksa tutarsızlık sorununu telafi etmene mi yarıyor yorumlamaya dahi değer bulmuyorum. Tavsiyem: Bu çalakalem teşhirlerle ya da metropol lakırdılarıyla fıtrat cürümlüğüne mahal verme.
Bizim tarihimiz öyle birkaç kişiden oluşan kabile ayininden veya aşiret öyküsünden ibaret değildir. Tahammül edişimiz, rıza göstereceğimiz anlamına gelmez!..
Kal sağlıcakla… 🖐
Kırk kişiyle Çin Sarayını basıp yeni bir devlet kurmak, 30 bin kişiyle 200.000 kişilik Roma İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratmak ve Türk tarihinde ikinci, İslam tarihinde ilk defa Roma İmparatorunu esir almak, İngiltere, Fransa ve Roma İmparatorluğu başta olmak üzere 90’dan fazla devlet ve prensliği Niğbolu’da yenilgiye uğratmak ve Fransız şehzadeleri esir almak, 800 atlıyla 70.000 kişilik Sırp ordusunu bozguna uğratmak, İstanbul’u fethedip peygamber övgüsüne mazhar olmak ve çağ açıp çağ kapatmak, İslamı ve 72 milleti Orta Asya’dan Viyana önlerine kadar taşımak, temsil etmek ve asırlar boyu tebamız kılmak, iki saatte Avrupa’nın en büyük gücü Macaristan’ı topraklarımıza katmak, tam tarihi takatimiz tükendi, tarih denkleminin dışına atılıyoruz derken “Mustafa Kemal Paşa” önderliğinde yedi düvele meydan okumak ve diz çöktürmek…
Sana sadece son bin yılı saydım, geriye kalan dört bin yılı ağırlığı altında ezilme diye açmıyorum. “Ne mutlu Türk’üm diyene!..” yalnız bu akıbetin bilincinde olanların gurur andıdır!.. Peki sizin katma değeriniz ne? Beşinci hanımından yirminci çocuğu yapmak mı? Yoksa dün, bugün ve muhakkak da yarın tebamız olmuş bir kabilenin etnik velvelesi olmak mı?
Adı mahir, gündem zennesi olup bir anlık perakende ihtiraslara kapılma olur mu? ☺️ İttihatçılar sonunu bekler!.. Ve biz daha son sözü söylemedik!.. 😉
İsteyen kızabilir ama bana en komik gelen söz bu. Dünyada binlerce ırk var ve bir tanesi çıkıp “eğer bizden olduğunuzu söylemezseniz mutlu olamazsınız” diyor. Dünyadaki değerimiz ne tam olarak aq? Binlerce kavim içinde ayırt edici olan ne? Katma değerimiz ne?
Milli Eğitim Bakanlığı yayınladığı “2026 - 2027 Eğitim Öğretim Yılına İlişkin İş ve İşlemler” genelgesinde; okullarda öğretmenlerin öğrencilere pkklıları cezaevinden çıkaran Çerçeve Yasa’yı anlatmasını istemiş. pkklıları nasıl affettiğinizi okullardaki çocuklarımıza mı anlatacaksınız? Okullar sizin yanlış politikalarınızı topluma kabul ettirmek için kullanacağınız propaganda merkezleri değildir. Bu genelgeyi derhal iptal edin ve aklınızı başınıza alın!