Mühendis zihni, ahlaki pusula.
Sistemler, insan psikolojisi ve ekonojeopolitik üzerine net perspektifler.
Bilgi yönü aydınlatır, ahlak rotayı belirler.
Sistemler bozulduğu için ahlak çökmüyor; ahlak kaybolduğu için sistemlerin çöküşü kaçınılmaz hale geliyor.
Dünyanın karmaşasını sadece teknikle anlayamazsınız. Teknik sadece yolu açar, yönü ise daima insanın içindeki pusula belirler.
Bir mühendis olarak baktığımda; ekonomi, jeopolitik ve toplumsal yapılar da tıpkı fiziksel sistemler gibidir:
• Statik dengesi zayıf olan yapı ilk sarsıntıda çatlar.
• Adalet ve şeffaflıktan yoksun finansal düzenler güven krizinde çöker.
• Özü boşalan ahlaki zemin ise kurumları içten içe tüketir.
Ancak sadece dışarıdaki sistemleri tahlil etmek tek başına yetmez. Çağın en büyük gürültüsü içinde; tevekkülü tembellik değil teslimiyet bilmek, rızkı telaşla değil vakarla aramak, gücü adaletin ve bilgiyi vicdanın emrine vermek zorundayız.
Bilgi netlik getirir; ahlak ise o netliğe ruh verir.
Burada; sistemlerin matematiğini, küresel dengelerin perde arkasını ve insanın içsel yolculuğunu aynı zeminde konuşuyoruz.
Hakikatin, adaletin ve dengenin izinde birlikte düşünmek için hoş geldiniz.
İçi kendi özsuyuyla, tortusuyla ve 'benliğiyle' dolu bir kamışı üflerseniz, ondan hiçbir ses çıkmaz. Sadece kuru bir nefes duyarsınız.
Hz. Mevlana'ya göre insan ruhu da böyledir. Dünya hırsı, kibir, unvanlar ve "Ben yapıyorum" yanılgısıyla (egoyla) dolup taşmış bir kalpte, İlahi Aşk yankı bulamaz. Kamışın o büyüleyici sesi (ney) çıkarabilmesi için, içinin ateşle dağlanıp tamamen boşaltılması, göğsüne delikler (yaralar) açılması gerekir.
İman, "Ben" demekten vazgeçmektir. Kendi içini boşaltıp, o sonsuz İlahi Nefes'e kusursuz bir enstrüman olabilmektir.
"Kendi benliğiyle dolu bir kamıştan ses çıkmaz. İman; içini boşaltıp, İlahi nefese enstrüman olmaktır."
#mevlana #tasavvuf #aşk #psikoloji #iman
Gündelik hayatta kusursuz çalışan bir bilgisayar ekranına baktığımızda, oradaki görüntülerin kendi kendine oluştuğunu düşünmeyiz; arkada çalışan muazzam bir yazılım (kod) olduğunu biliriz.
İmam Rabbani'ye göre evren de tam olarak böyledir. Kimyasal reaksiyonların o milimetrik dengesi, hücrelerin bölünürken gösterdiği şaşmaz algoritma, atomların etrafındaki yörünge... Bizler sadece fiziksel evrenin "ekranını" görürüz. Oysa gördüğümüz o kusursuz fizik yasaları (Sünnetullah), arka planda çalışan İlahi bir kodlamanın sonucudur.
Bir algoritma kendi kendini yazamaz. İman, ekrandaki görsele takılmayıp arkadaki o kusursuz Yazılımcı'yı idrak etmektir.
"İman; ekrandaki kusursuz görüntüye aldanmayıp, arka planda tıkır tıkır işleyen İlahi Kodu (Sünnetullah'ı) okuyabilmektir."
#iman #mühendislik #imamrabbani #sistem #tefekkür
Elinizde dünyanın en kusursuz ve doğru çizilmiş mimari projesi olabilir. Ancak dışarıda dondurucu bir kar fırtınası koptuğunda, o "kağıdın" içine girip ısınamazsınız.
İmam Gazali, aklın ve felsefenin sınırını tam burada çizer. Akıl ve mantık sana o sığınağın varlığını kanıtlar, haritasını çizer ve seni kapısına kadar getirir. Ancak mantık seni soğuktan koruyamaz; sadece yolu gösterir.
İman ise o kağıdı (teoriyi) bırakıp, hakikatin o sıcak sığınağından içeri fiilen adım atmaktır. Bilmek başka, olmak başkadır.
"Akıl seni hakikatin kapısına getiren kusursuz bir haritadır; iman ise o kapıdan içeri girip fırtınadan kurtulmaktır."
Sahile vuran binlerce farklı dalgaya bakıp hepsine ayrı bir isim veriyor, büyüklüklerini ölçüyor ve onları birbirlerinden bağımsız varlıklar sanıyoruz.
İbn-i Arabi'nin o muazzam tefekküründe, evrendeki bu "çokluk" (kesret) sadece geçici bir formdur. Dalga dediğin şey, suyun anlık olarak aldığı bir şekilden ibarettir. Saniyeler sonra o şekil kaybolur ama su (öz) baki kalır. Varlıklar da böyledir; milyonlarca farklı insan, ağaç, gezegen... Hepsi aynı Varlık Okyanusu'nun yüzeyindeki geçici dalgalanmalardır.
İman; şekilden şekle giren o sayısız dalgaya takılıp kalmamak, altındaki o devasa ve Tek Okyanus'u görebilmektir.
"İman; şekilden şekle giren milyonlarca dalgaya değil, hepsini var eden o Tek Okyanus'a şahit olmaktır."
#ibniarabi #tefekkür #vahdet #hakikat
@KemalKumandas Eyvallah kardeşim. :)
“Gayret bizden, netice O’ndan” deyip yürümeye devam o zaman.
“Kendini helak etmeden” kısmını da ayrıca cebime koydum. :)
Rabbim istikameti bozmasın.
Allah razı olsun kardeşim. Bu söylediğiniz gerçekten dokundu bana.
İnsan bazen yazıyor, anlatıyor ama karşı tarafta nasıl bir iz bıraktığını bilmiyor.
Bende böyle bir şey görmüş olmanız çok kıymetli.
Rabbim niyetimizi bozmasın, sözümüzü de hayra vesile etsin. Gerisi gerçekten O’ndan.
Ne güzel tamamladınız.
Hz. Yusuf’u kuyuya atanlar onun kaderine yön verdiklerini sandılar. Oysa attıkları kuyu, saraya uzanan yolun başlangıcıydı.
İnsanların elinde sebepler vardır; hüküm değil.
Bazen bizi aşağı çeken el bile, farkında olmadan Allah’ın bizi götüreceği yere hizmet eder.
Bu yüzden mesele iplerin kimin elinde göründüğü değil, kaderin gerçek sahibini unutmamaktır.
Kuyuya atan çok olabilir.
Kuyudan çıkaran birdir.
@ktazeoglu En ağır kul hakkı, bir insanın güvenini kullanıp ömründen çalmaktır. Para geri ödenebilir ama kaybettirilen zamanın karşılığı yoktur. Vedalaşabilmek
Mevlana’ya atfedilen güzel bir söz var:
“Yürümeye başladığında yol görünür.”
Çünkü insanın önündeki yol, çoğu zaman oturduğu yerden görünmez.
Düşünmek gerekir, hesaplamak gerekir, tedbir almak gerekir. Ama bir yerden sonra düşünmek yol aramak değil, yola çıkmaktan korkmanın bahanesine dönüşebilir.
İlk adımı attığında bilmediğin insanlarla karşılaşırsın, görmediğin kapılar açılır, yanlış sandığın yollar sana başka bir yön öğretir.
Hayat bütün haritayı önümüze koymuyor.
Bazen yalnızca ilk adımı gösteriyor.
Gerisi yürüdükçe açılıyor.
Kalabalık bazen insanın kendinden kaçabileceği en iyi saklanma yeridir.
Sürekli ses, sohbet, insan, ekran…
Çünkü ortalık sustuğunda içeriden bir ses yükselir ve artık oyalanacak kimse kalmaz.
Yalnızlık bu yüzden herkese iyi gelmez.
Kapıyı kapattığında odada sadece sen kalmazsın;
ertelediğin bütün yüzleşmeler de seninle kalır.
Kalbin asıl yorgunluğu sevilmemek değil, sevgiyi yanlış kapıda dilenmektir.
İnsan bazen bir gönülde yer bulabilmek için kendi gönlünden vazgeçiyor.
Oysa kalp, herkesin kabulüne sığacak kadar küçültülmek için verilmedi.
Bazı kapıların kapanması yalnızlık değildir.
Kalbin sahibini hatırlamasıdır.
Vicdanın en tehlikeli hali acıması değil, susmasıdır.
Çünkü insan yaptığı yanlışla yaşayabilmek için önce ona bir isim bulur: mecburiyet, şartlar, düzen, herkes böyle…
Kelimeler değiştikçe yük hafifler. Bir gün aynı şeyi yaparsın ama artık geceleri uykun kaçmaz.
İnsanın ahlaken kaybolduğu yer, yanlış yaptığı an değil; yanlışı artık kendisine açıklamak zorunda hissetmediği andır.
Aslında sonuç kötü değil. :)
Ama risk meselesinde küçük bir ayrıntı var:
“Önümüzdeki 100 yılda bilinen büyük asteroidlerin çarpma ihtimali çok düşük” demek, “önümüzdeki 100 yılda asteroid riski yok” demek değil.
Birincisi, “bilinen” kelimesi önemli. Gökyüzü sürekli taranıyor ve henüz keşfedilmemiş cisimler var.
İkincisi, risk sadece olasılıktan ibaret değil; sonuçla birlikte değerlendirilir. Olasılığı çok düşük ama sonucu gezegen ölçeğinde olan bir olay, yine de izlenmeye değerdir. Zaten NASA’nın gezegen savunması çalışmaları da bunun için var.
Üçüncüsü ve bence daha düşündürücü olanı:
İnsanlık asteroidlerden korkuyor ama önümüzdeki 100 yılda bizi vurma ihtimali çok daha yüksek olan savaş, salgın, iklim, biyolojik tehditler, yapay zeka, enerji ve su krizlerinin önemli bölümünü yine kendisi üretiyor.
Gökyüzünden gelecek taşı hesaplıyoruz.
Yeryüzünde birbirimize ne yapacağımızı hesaplayamıyoruz.
Bence asıl ürkütücü tarafı bu.
İnsan “tesadüf” deyip geçebiliyor.
Ama biraz durunca hayret başlıyor:
Ateş saçan bir yıldızın çevresinde dönüyoruz; görünmeyen bir alan, görünmeyen parçacıkları saptırıyor ve biz aşağıda hayatımıza devam ediyoruz.
Kur’an’ın “gökleri ve yeri düşünesiniz diye…” çağrısı tam da burada anlam kazanıyor.
İman, bilmediğimiz yere Allah’ı koymak değil; bildikçe hayretimizin büyümesidir.
Galiba özlediğimiz, hiç var olmamış kusursuz bir İstanbul değil.
Eski İstanbul’da da kavga, hoyratlık, düzensizlik vardı. Ama mahalle vardı, komşuluk vardı, insanın yaşadığı yere aidiyeti vardı.
Sonra ev “konut”, mahalle “proje”, komşu “yan daire” oldu.
İstanbul büyümedi sadece; büyürken insanla kurduğu bağı da kaybetti.
Kent kaldı, şehir eksildi.
Her giden bize iyilik yapmış olmaz.
Bazıları gerçekten eksiltir. Bazı ayrılıklar öğretmez; sadece acıtır. İnsan sonradan o acıdan bir anlam çıkarabiliyorsa, iyiliği yapan giden değil, yarasını dönüştürebilen kendisidir.
Yalnızlık da tek başına bilgelik değildir.
İnsan yalnızken kendini bulabileceği gibi, kendi karanlığında da kaybolabilir.
Mesele yalnız kalabilmekten çok, yalnız kaldığında kiminle karşılaştığındır.
Çünkü herkes gittikten sonra odada kalan son kişi sensin.
Ve insanın en uzun ilişkisi de onunla.
Gitmek her zaman yürümeyi öğrenmek değildir.
Bazen insan kalmayı, konuşmayı, mücadele etmeyi; hatta incindiği yerde yeniden güvenmeyi öğrenerek de büyür.
Kendine saygı, her değersiz hissettiğin yerden kalkıp gitmek değil; kendi değerini başkasının sana verdiği değerle ölçmemektir.
Çünkü insanın değeri, birinin onu seçmesiyle başlamadığı gibi, vazgeçmesiyle de eksilmez.
Yürümek gerekiyorsa yürürsün.
Ama nereye gittiğinden önce, neyi içinde taşımaya devam ettiğine bakarsın.
Birinin sana attığı taşı alıp ona geri fırlattığında, yalnızca yönünü değiştirmiş olursun. Taş hala aynı taştır.
İnsan ilişkilerinde de kötülük böyle çoğalıyor.
Biri seni aşağılıyor, sen daha ağırını söylüyorsun.
Biri ihanet ediyor, sen intikamını planlıyorsun.
Biri merhametsizleşiyor, sen bunu “hak etti” diyerek kendi merhametsizliğine gerekçe yapıyorsun.
Bir süre sonra kimin kimi yaraladığı önemsizleşiyor. Aynı karanlığın iki tarafında birbirinize benziyorsunuz.
Asıl güç, sana fırlatılan şeyi geri göndermemekte.
Taşı yere bırakmakta.
Çünkü bazı savaşlar karşı tarafı yenerek değil, onun seni dönüştürmesine izin vermeyerek kazanılır.
Sana kötülük yapanın karakteri onun imtihanıdır.
O kötülükten sonra kim olduğun ise senin.