Yaşlandıkça anlıyorum. İnsanların neden bir saksının başına, mayalanan hamura, kalın bir kitabın sayfalarına ve kimseye haber vermeden çıkılan o uzun yürüyüşlere sığındığını daha iyi anlıyorum. Hayat sıkıcı olduğu için değil. Tam tersine, hayatın ne kadar gürültülü olduğunu fark ettiğin için. Gençken hep daha fazlasını istersin. Daha hızlı, daha yüksek, daha kalabalık. Sonra bir gün durmak istiyorsun. Toprak sabretmeyi öğretiyor, hamur beklemeyi, kitap dinlemeyi, yürüyüş ise unuttuklarını hatırlatıyor.
Artık büyük zaferler değil, küçük ve sakin anlar peşindeyim. Bir tohumun çatlaması, fırından gelen koku, rüzgarda biten bir yol... Meğer huzur, insanın kendine verebileceği en pahalı hediyeymiş.
Hayatınızdaki kişinin doğru insan olup olmadığını anlamak için zihninizi çok yormanıza, öyle derin analizlere gerek yok. Rahatsız olduğunuz bir durumu söylemenize rağmen düzeltmiyorsa, ortada saygı yoktur. Hayatınızı kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyorsa, ortada sevgi de yoktur. Karşı cinse kendini ulaşılabilir gösteriyorsa, ortada sadakat de yoktur.Ortada saygı, sevgi ve sadakat yoksa, ilişki de yoktur.