Araplar I.Dünya Savaşı sırasında İngilizlerle ve diğer Batılılarla Türkler aleyhine bir ortaklığa rıza gösterdiler ve bunun mükafatını da bol bol aldılar. Lawrence gibi adamlar çok başarılı oldular.
Fakat I.Cihan Harbi'nde Kürtler İngilizlerin soktukları nifakı reddettiler. 'Biz Müslümanız, Müslümanlarla beraber hareket edeceğiz' dediler ve Lawrence gibi Kürtlerin arasına sokulan İngilizleri de fazla yaşatmadılar aralarında.
Kürtlerin arasına gâvur girmesi hadisesi 27 Mayıs 1960 İhtilali'nden sonradır. Ondan sonra her Kürt aşiretinde bir tane Amerikalı vardı Kurmanci konuşan.
İsmet Özel
Muhammed aleyhisselâm günlerden bir gün ufka bakıp: “Kardeşlerimi özlüyorum!” dedi. Bunun üzerine ashabı: “Biz senin kardeşlerin değil miyiz?” diye sordu. Bu sual üzerine peygamberlerin sonuncusu “Hayır” karşılığını verdi: “Sizler benim ashabımsınız, benim kardeşlerim beni görmedikleri halde benim açtığım yoldan yürüyenlerdir”. Eğer Muhammed ümmeti Allah’a hesap vermenin haşyetinden uzaklaşmışsa Rasulullah’a kardeş olmanın heyecanına da yabancı kalacaktır. Bilinmeli ki, İslâm Müslümanların eline verilmiş sihirli değnektir. Elimizdekinin kıymetini bilmeden kâfirlerin önümüzde geri adım atmasını bekleyemeyiz.
İsmet Özel
BU MEMLEKETTE YAŞAMAK
Bu memlekette yaşamanın yerkürenin herhangi bir yerinde yaşamaktan daha önemli olduğunu da önce sanatçılar anlayacaktır. Anlamayanların sanatçı olarak size yutturulması konusunda uyarıyorum.
Bu yaşadığımız ülkenin ne kadar önemli olduğunu ilk önce sanatçılar fark eder. Bunlar müzisyen de olsalar, ressam da olsalar, şair de, romancı da olsalar böyledir. Eğer fark etmemişse onun altı boştur; şişirilmiş bir isim ya da bize yutturulmuş birisidir. Çünkü politikacılardan da bilim insanlarından da yöneticilerden de önce insanın ve toprağın neye tekabül ettiğini ilk önce sanatçılar anlar. Yoksa o eserleri veremezler; ancak onunla bir şey yaparlarsa yaparlar.
Ha, diyeceksiniz ki: "Böyle şeyleri önemsemeyen ama harika sanatçı olan insanlar biliyorum." Doğru, böyle bir şey modern hayat içinde olageldi. Modern hayat bize bir şeyleri dayattı; otomobile binmeyi dayattığı gibi. Ama kendinizde sanat konusunda bir algılama düzeyi oluşturabildiyseniz, o zaman siz de sahici mi yoksa sahte mi anlarsınız. Kendi sahiciliğinizle sanat eserinin sahiciliği birebir örtüşür.
Beni dinleyenlerin çok iyi bildikleri bir aforizmam vardır: “Bir şiir şairin neresinden doğduysa, okuyucunun da orasına ulaşır.” Yani kalbinden doğduysa kalbine ulaşır, beyninden doğduysa beynine ulaşır, tenasül uzvundan doğduysa tenasül uzvuna ulaşır. O bakımdan ürünle ürünü kendine ait kılan arasında birebir ilişki vardır. Sahici sanatçıların sahici izleyicileri, okuyucuları olur.
İsmet Özel
"Şiir Şiirle Örtüşmez" Konuşmalarından
Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasında geçen bir yıl boyunca gözle görülebilen sınırlar bakımından varılan Dünya Sistemi uzlaşması yürürlükte kaldı. Bir Dünya Sistemi uzlaşmasının yürürlükten kalkması bir başka uzlaşmanın yürürlüğe girmesi demekti. Türkiye Cumhuriyeti’nin elinden tarih içinde bir müstemleke durumuna düşmeyişinin imtiyazları alındı.
İsmet Özel
ENKAZ DEVRALDIK https://t.co/iogxURkhdI
-----
Cumhuriyet idaresi NATO’ya ve CENTO’ya girmek için can atıyordu. NATO’nun Türk topraklarını SSCB’ne karşı savunma yükü altına girmediği çok geç anlaşıldı. Türkiye bir tatbikatı fırsat bilip gemisini batıran NATO’ya hiç sert tavır göstermedi. Niçin Avrupa Birliği’nin bir parçası olma fikri bazı zihinleri meşgul ediyor? Çünkü Türkiye’nin beynelmilel ilişkilerde adı geçen bir kuruluşta anılması, bu ister NATO ve isterse Avrupa Birliği olsun, “kalıcı” oluşuna delil temin edecek. Türkiye’nin varlığı beynelmilel ilişkilere teyelle tutturulmuştur. Büyük Taarruz ’un Türklerin Sakarya Meydan Muharebesi zaferinden bir yıl sonra başlamasına dikkat edin. Dünyanın güç odakları bu bir yıl içinde Türklerin nasıl bir idareyi hak ettikleri görüşünde birleşmişlerdir.
İsmet Özel
YIRTARIM DAĞLARI, ENGİNLERE SIĞMAM TAŞARIM
https://t.co/cQmpn3JFBK
---
Yaşananlar gösterdi ki, 80'li 90'lı yıllarda Türkiye'nin Dâr-ül Harp olduğu yönünde yapılan tartışmalar, ülkenin yağmasına ve millete ihanete İslâmcı ve dindar kesimden dolaylı yoldan rıza devşirmek için ortaya atılmış.
"Nasıl olsa Dâr-ül Harp! Ha Almanya, ha Türkiye!"
İSTİSMARCI MİLLİYETÇİLİK VE VATANPERVERLİK
Mesele şahsi menfaatle millî menfaatin nerede çakıştığında ve nerede çatıştığında düğümlendiği için modern çağda vatanperverlik milliyetçilik kıyafetine bürünmek zorunda kalmıştır. Milliyetçi görünmek isteyen vatanperverlikle vatanperverliği anlamlı kılan milliyetçilik arasındaki zıtlaşma kendi halindeki insanlar tarafından fark edilmeyi beklemektedir. Alçakların milliyetçi görünmek isteyen vatanperverliği onların mensup oldukları topluluklar aleyhine zenginleşmeleriyle belirginlik kazanır. Şahsi zenginliklerini teminata bağlamak isteyen alçaklar mensup oldukları toplulukların istismara uğramasına yol açan düzeneğin bekçiliğini yaparlar. Böylece milletin bina edilmesi çabalarını kundaklamış ve millete mahsus gizilgücü heba etmiş olurlar. İşte bu davranışlar karşısında vatanperverliği anlamlı kılan milliyetçilik alçakların vatanperverliğine sınırlar çizer. Devletin görünüşü kurtarmak adına ürettiği ve böyle bir gayeyle üretildiği için sorgulanması kaba kuvvet kullanılarak engellenen vatanperver-milliyetçi söylem bir yanda kalır; onun karşısında devlete hayat alanı temin eden insanlar tarafından benimsenen vatanperver-milliyetçi cevherin devletin ağzından ikrarına dönük söylem yer alır.
İsmet Özel, Cuma Mektupları-II
Biz diyoruz ki: “Tanzimat Fermanı’yla ya da 1839’la kaybettiğimiz şeyi biz 1923’te cumhuriyetin ilânıyla geri aldık.” Millet sistemi Tanzimat Fermanı’yla sona erdi. Millet sisteminde esas olan şey Müslümanların üstünde bir milletin olmadığıydı. Millet sistemi bir hiyerarşiydi ve Müslümanların üstünde bir millet yok idi. Cumhuriyet bunu geri getirdi. Cumhuriyet, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun ikinci maddesini “Devletin dini, din-i İslâm’dır.” hâline getirmek suretiyle Türkiye’de yaşayan Müslümanların üstünde bir millet olmadığı fikrini geri getirdi. Öyle mi?
Türkiye’de Müslümanların üstünde bir millet olmadığı fikri, “Madem Müslümanların üstünde bir millet yok, benim de onlardan biri sayılmam gerekir.” diye düşünen ama esasta İslâm itikadına sahip olmayan bir kitle yarattı. Osmanlı klasik döneminde Müslüman Müslümandı, gâvur gâvurdu. Belliydi bu. Gâvurun Frenk olup olmadığı önemliydi. Düşman olan Frenklerdi, ancak çöküş döneminde gâvur düşman sayıldı. Sebebi de Frenk ile gâvur aynı güç olmaya başladı. İnebahtı’ya kadar Frenk bir yerde; gâvur bizim yanımızda, bizim emrimizdeydi bir bakıma. Ama Türkiye’deki gayrimüslimler, doğrudan doğruya —Frenklerle iş birliği değil— Frenklerin emrinde görev aldılar.
Savaş (İstiklal Harbi) başladıktan sonra Katolikler ve Ortodokslar, Müslümanlara karşı müşterek hareket etmeye başladılar. Bugün hâlâ Trabzon’da Sümela Manastırı’nda keşişlerin olamayışının sebebi onların Ankara idaresine karşı diğer Pontusçularla müşterek hareket etmiş olmasıdır.
İsmet Özel, İstiklâl Yürüyüşleri
Olayların bizi sürüklediği yer itibarıyla Türkiye konusunda sıhhatli düşüncelerin ancak milliyetçilik ve vatanperverlikle koşut gideceği görüşündeyim. Komşuda pişer, bize de düşer anlayışından kalkılarak üretilen her çözümün ülkemizin aleyhine sonuçlara gebe olduğunu fark etmek için çok zeki olmaya gerek yok. Olayların sürükleyici gücüne karşı da yapabileceğimiz bir şey yok. Yapmaya gücümüzün yettiği şey zihin yeterliğimizi değişen şartların hizmetine vermemekten ibarettir. İnsanın zihin gücü itikadından gelir. Bozuk itikat başlı başına zaaftır. İtikat bozukluğunun verdiği istikamet gereğince hareket edildiği takdirde görülür ki bizi biz hale getiren Müslümanlığımız milliyetçilikten ve vatanperverlikten kopuk bir biçim aldığı takdirde ruha nüfuz edici bir güçten mahrum kalacak ve giderek ruhsuzlaşacaktır. Nitekim Cumhuriyet’in ilanından günümüze kadar geçen zaman boyunca Türkiye’de yavuz hırsız ev sahibini bastırmakta hiç zorlanmamıştır. Müslümanlığımızın vatanperverlik olarak ete kemiğe bürünmesinin önüne hem ruhî hem de maddî engeller konulmuştur.
İsmet Özel, Cuma Mektupları-II
(Kaçırılmaması Gereken Yegâne Fısat Kaçırma Fırsatıdır, 2001)
Güncel tehlikenin ne olduğunu, nereden geldiğini bilip farketmezsen hayalet düşmanlarla dövüştürürler. Kapitalizm bir ekonomik model değildir. Bir hayat biçimi ve giderek bir dindir.
Türkiye’de liselerde Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi baştan sona yenilenmelidir.
Maarif Modeli’ne kadar yüz yıl öncenin edebiyat ile tarih arasındaki ilişkiyle kurgulanan bir eğitim düşüncesi söz konusuydu. Doksanlarda bir ara edebi eserlere yönelim de görüldü. Maarif Modeli maalesef yaşanan zamanı okuyayım, derken ona teslim olan bir eğitimi sunuyor.
Maarif Modeli’nin çıkış noktası doğru ama vardığı yer fevkalade yanlıştır. Küresel kültürün tüm kültürlerin ölümüne yol açtığı bir zamanda Türkiye’nin kaderini benimseyecek gençler bu bakışla eğitilemez.
Olması gereken nedir?
25 yıl kadar önce ABD’de çok haklı olarak Haraold Bloom, “Batı Kanonu” kavramını aktüel etti. Yaşanan zamanda Batı Kanonu’na tarih boyunca muarız olarak gelişen ama ondan da istifade edebilen Türk edebi kanonu fikrinin aktüel edilmesi zaruridir. Bu Türk, Arap, Fars, Kürt tüm Müslüman coğrafyayı birleştirecek, en laikinden en dindarına her düşünceyi içine alabilecek bir yaklaşımdır. İnsanlığın yeryüzüne yayılan medeniyet destanını öğreten evrensel bakış ile içinde bulunduğumuz çatışma coğrafyasında bize kimliğimizi verecek bakış burada iç içedir.
Üniversitelerde öğretilen Türk Edebiyatı eğretimi fikrinin de değişmesine paralel şekillenmedi gereken bir yaklaşımdan söz ediyoruz aslında. Lakin üniversitelerimiz bu konuları tartışmaya kapalı.
TRT2’de Şiirin Çağrısı ile 13 bölüm boyunca bu bahsi konuştuk.
Biz vazifemizi yapmış olduk.
Vebal bizden kalktı…
https://t.co/o4q7gyyjLP
Bakara Sûresi 170. âyet-i kerîme mealen şöyledir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız’ dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa!”
İslâm kültürü ile Câhiliye Araplarının atalarından devraldığı örf arasındaki köklü çatışmayı doğru kavramak icap eder.
Kur'ân-ı Kerîm; o gün Arapların elinde bulunmayan müstakil bir zemin tesis etmiştir. İnsan münasebetlerinden ticaret ahlâkına, savaş hukukundan aile düzenine kadar hayatı bütünüyle yeniden tanzim etmek istemiştir.
Elbette İslâm kültürünün muhtelif örflerle kesişen yahut ıslah ederek devam ettirdiği kısımları bulunabilir, bu tabiîdir. Fakat meseleye küllî olarak bakıldığında görülür ki İslâm; ne Arapların ne de başka bir kavmin o günkü cârî örfüyle birebir uyuşur.
Nitekim faiz nizamı, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi, zıhâr ve keyfî talâk usulleri, kabile taassubuna dayalı ganimet taksimi gibi yerleşik sayısız câhiliye âdeti doğrudan İslâm tarafından lağvedilmiş yahut kökten dönüştürülmüştür.
Bu hakikat ne yazık ki hem İslam düşmanları hem de bazı "İslamcı" çevreler eliyle gözlerden uzak tutuluyor.
İslâm’ı "Arap kültürü" parantezine indirgemek; ya açık bir İslâm düşmanlığından ya da vahyin getirdiği inkılâbı idrak edemeyen koyu bir cehaletten neşet eder.
Dün de Yavuz Sultan Selim ile alakalı bir konu olmuştu. Orada da şunu aktarmıştım; bana derler gam yükünü sen götür/benim yük götürür dermanım mı var, diyor Karac'oğlan. Fatih'in her yaptığına gerekçe bulup meşrulaştırmak görevini, bu yükü taşımak işini üstlenmiyor Özel. Yani vakaları yorumlarken duruşu bu. Bu da Özel'e bir özgürlük sağlıyor. Yük taşımaya programlı kimseler işin hamallığına talip oldukları için yorumlarında isabet etmeleri de zorlaşıyor. Özel'in aktardığı tarihî vakalara bakarsak ben bir yalan tespit edemediğim gibi edeni de görmedim. Bu açıdan da diyecek bir şey yok. Türk'ün; yöneticisinin kulu değil, hata ettiğinde sigaya çekicisi olduğunu/olması gerektiğini gösteren bir tavrı var. Bu açıdan ne sözünü esirger ne de ihanet eder. Bak gerektiğinde onun arkasında harbe koşar, gerektiğinde ona karşı da harp eder. Fakat hiçbir zaman arkadan vurmaz. Son derece mertçe bir tavır bana göre. Madem yalnızca Allah'ın kuluyuz, böyle davranmamız gerekir.
Bizim Kadirli'de Çamlı Kahve'de de var tesbihçi dedelerden. Bisikletle gelir, ikindi ezanıyla giderler. Tesbihlerimin iplerini hep onlara yeniletirim. Ayaküstü sohbetimizi eder, çayımızı içeriz. Benim için bir nevi romantizm, onlar içinse sanki bir ibadet. Aklıma şu hadis-i şerifi düşürür bu tablo:
Peygamber Efendimizin yanından bir adam geçti. Oradakiler adamın gücünü, kuvvetini ve çalışma gayretini görünce:
“Ey Allah’ın Resûlü! Keşke bu gayreti Allah yolunda olsaydı.” dediler.
Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:
“Eğer küçük çocuklarının geçimi için çıktıysa, o Allah yolundadır. İhtiyar ana babasının bakımı için çıktıysa, o Allah yolundadır. Kimseye muhtaç olmamak, namusunu ve iffetini korumak için çabalıyorsa, o Allah yolundadır. Şayet gösteriş yapmak ve millete karşı övünüp böbürlenmek için çıktıysa, işte o şeytanın yolundadır.”
1) Bir yanda "Korsika modeli gibi adem-i merkeziyetçilik konuşulsun, ulus-devlet esnesin" diyerek bunu çağdaş dünya trendi diye pazarlamak; diğer yanda CHP "yeni toplumsal sözleşme" deyince "iktidara yanladılar" diye yaygara koparmak...
2) Fikirler çatışmıyor, ortadaki hal tam bir "küçük farkların narsisizmi". İki tarafın da ıskaladığı esas hakikat şudur: Bölünmek veya birleşmek kendi başına nötr biçimlerdir; onlara yönünü ve manasını veren, dünya sisteminin mer'î sömürü mekanizmasıdır.
3) 20. asırda mesele, tek bir merkezden (İstanbul); Adriyatik’ten Hint Okyanusu’na kadar ordu toplayabilen, vergi kesen ve Batı yayılmacılığına set çekme potansiyeli olan büyük siyasi iradeyi tasfiye etmekti. Dünya sistemi o gün bu omurgayı kırmak için "böl, parçala, yönet" taktiğiyle bizi küçük kompartımanlara hapsetti. Bizim Misak-ı Millî dediğimiz hat ise yangından kurtarabildiğimiz son müdafaa mevzisi, bir ricat eşiğiydi.
4) O gün dünya sistemine çomak sokma potansiyeli taşıyan imparatorluk mantığı tasfiye edildi; nitekim Birinci Dünya Savaşı’nda kaybedenler tek tek devletler değil, bizatihi o nizamın kendisiydi. Bugün ise, aynı potansiyeli barındıran bir siyasi iradenin yeniden inşası değil; küresel sermayenin, finansın ve lojistik hatların pürüzsüz akışı uğruna dayatılan bir "pazar birleşmesi" isteniyor. Dün İslâm tehdidini hapsetmek için o sınırları çizen Batı, bugün kendi tırları ve finansal tahakkümü takılmadan aksın diye bizzat o sınırları gevşetip 'transit koridor, bölgesel pazar ve entegrasyon' masalları fısıldıyor.
5) Dünya sistemi bizi tam da bu sahte ikileme kilitliyor: Ya hiçbir siyasi irade ve iddia üretemeden kendi dar sınırlarına sıkışıp Batı'nın kriz anlarında ilk feda edeceği, rezerv para şantajlarıyla terbiye edilen güçsüz bir periferisi olmaya razı olacaksınız; ya da küresel sermayenin transit hatları rahat işlesin diye sınırları gevşetip kimliksiz bir açık pazar havzasına dönüşeceksiniz. Yani köprü ve mozaik olacaksınız. İki tercihte de celladın insafına terk edilmişlikten başka bir istikbâl yoktur.
6) İkisi de çare değildir. Çare; ne Misak-ı Millî'yi Batı ile çatışmama imkânı sunan bir barış sanmak ne de sınırlarımızı emperyalizmin lojistik otobanına çevirmektir. Biz kendi kabuğumuza çekilip uslu dursak da Batı; bu toprağın İslâm ile vatanlaşmasını ve dünya sistemine çomak sokan kurucu Türk mevcudiyetini asla hazmedemeyecektir. Batı bize "sermaye açlığı" üzerinden had bildirmeye kalkarken, bizzat Basra’dan Avrupa’ya uzanan tedarik hatlarında, boğazlarda ve enerji koridorlarında bu toprağın iradesine mahkûm kılınmalıdır.
Çare; bu toprakların Batı için bir "köprü", küresel sermaye için parçalanacak bir "mozaik" değil, gâvurla sınır çekilerek vatan kılınmış bir darü’l-İslâm olduğunu idrak etmekle başlar. Bize dayatılan transit hatları ve bölgesel pazarı küresel sermayenin sömürü kanalları olmaktan çıkarmak; finansal sistemi bir silaha dönüştüren dolar nizamına karşı kendi bölgesel iktisadi ve lojistik zeminini tahkim eden bir "hâkimiyet filtresi" kurmaktır. Batı'yı aradan çıkaran bu imkânları dünya sistemine boyun eğmek için değil, onun şantajlarına set çekecek ve gerektiğinde vanasını kısacak stratejik bir koza çevirmektir.
7) Bütün bu gürültünün ardında yatan hakikat, dünya sisteminin yeni entegrasyon tezgâhına taşeronluk etme yarışından ibarettir. Zihinler hâlâ Batı'dan tescil ve aferin alma ezikliğiyle maluldür. Bugün ihtiyaç duyulan şey, aynı kapının eşiğinde bekleşenlerin küçük farklarının narsisizmi değil; dünya sistemiyle bu toprağın kurucu davası arasındaki büyük farkın hakikiliğidir.
Gök Tengri İnancı diye bir şey söyleniyor.
- Bu inanca (dine?!) nasıl girilip, çıkılıyor?
- Temel ilkeleri nelerdir?
- Hangi ümidi ve mükafatı vaadediyor?
- Neyle, hangi cezayla korkutuyor?
- Tengri inancına mensup olanların uzlaştığı bir "iyi ameller listesi" var mı mesela?
HAYAT NE KADAR GÜZELSE DÜNYA O KADAR ÇİRKİN
Dünyanın çirkinliğini tebarüz ettiremediğimiz zaman hayatın güzelliğinden istifade edemeyiz. Dünya gerçekten çirkin midir ve neden olsun? Hadisenin insana mahsus şerefle doğrudan irtibatı var.
…
Dünyanın çirkinliğinde karar kılmamız insanlığımızı korumanın ön şartıdır. Evet, karar kılmak… İnsanoğlu dünyaya boş yere gelmemiştir. Bir görev gereği buradayız. Kendi vücudunuza bir bakın. Öne çıkmak üzere yaratılmışız. Türkler “Baş ol da, soğan başı ol” demişler. Gücümüzün kaynağı hayatın kendisidir. Ahlâk fırsatçılığın terkiyle tekemmül eder. Hangi iş üzerindeysek o işin en iyisini başarmağı hedef edinmeliyiz. Zirve her zaman münhaldir. Bâtıl itikatlar üzerinden üstünlük edinilmez. Eğer kâinatın işleyişinin Allah’ın elinde olduğundan habersiz iseniz ve Allah resulünün dünya düzenine hangi yeri tahsis ettiğinden haberiniz yoksa elinizden hayır sadır olmayacaktır.
İsmet Özel
AKSAYAN CEMAATLERDEN KÖTÜRÜM CEMİYETE
...
Hastalık ve dert her kim Türklüğü İslâmlıktan ayırdıysa o zaman ve orada baş gösterdi. Bu yüzden Türkiye’nin son kırk yılındaki siyasi hareketlilik bir açılıma sebep olmadı, bir tıkanmayı kolaylaştırdı. Eğer sosyalistliğin, ülkücülüğün, şeriatçılığın idame-i hayat için seçtiği yöntem iyi ve kötü niyetli fertlerin tercihen başvurdukları cemaat içi güvenlik yöntemi olmayıp toplumun bütününü kapsayıcı ve zaten toplumun bütününde mukim bir “Wesenswille” iradesinin yansıttığı yöntem olsaydı şimdiki kötürüm cemiyet ortaya çıkmazdı. Türkiye’de cemiyeti kötürüm hale sokan gerçeklik Avrupa’daki gibi fertlerin sözleşmeye dayalı soğuk ilişkiler yüzünden birbirinin kurdu durumuna düşmeleri gerçekliği değildir. Aksayan cemaatler kötürüm cemiyeti doğurdu. Cemaatlerin nesi aksamaktaydı? Bilinci. Türkiye’deki sosyalist kendisinin ne olduğunu bilmiyordu. Ona kendisinde “Batılaşmanın vicdan azabı” olduğu bilincini uyandıracak biri lâzımdı. Türkiye’deki ülkücü kendisinin ne olduğunu bilmiyordu. Ona kendisinin Türkiye’deki demokrasi uygulamasındaki “demos” eksikliğini giderme özlemiyle yanıp tutuşan biri olduğunu anlatacak biri lâzımdı. Türkiye'deki şeriatçı ne olduğunu bilmiyordu. Ona birisinin toprağın ruhuyla insanın kavlini kıvama getirme bilinciyle ancak varlık kazanacağını gösteren biri lâzımdı. Bilinç sebebiyle aksayan cemaatler kolaylıkla Avrupa’ya mahsus bilincin avı oldular.
Tablo karanlık olmasına karanlık; ama bu, kendini bilen insanların yapacağı şeylerin tükendiği anlamına gelmemeli. İlk yapılacak iş sele kapılmaktan geri durmak olabilir. Hasbelkader sele kapılınmışsa kıyıya çıkıp, en azından selden etkilenmeyecek derecede sabit bir şeye tutunup daha fazla sürüklenmekten geri durmanın yolunu bulmalıdır. Çünkü Türkiye’de yapılacak iş sadece “paçayı sıyırmak” değildir. Belki de paça sıyırmacılara karşı bir şeyler yapma gereği ile yükümlü olmayı da göze almak işin aslıdır. Daha da ötede Cumhuriyet devrinde heba edilen imkânların telâfisi mümkündür. Nasıl mı? Bunu sahiden merak ediyor musunuz?
İsmet Özel, Cuma Mektupları (2001)