Deniz Zeyrek'ten tarihi ayar
"Biz o kadar kolay mı kazanıyoruz da sürekli vergi ödüyoruz, haram zıkkım olsun
Ne yaptığınız belli değil, vatandaştan alınan vergi, harç ve cezadan başka hiçbir bütçe geliriniz yok
Giderlerin tamamı da israf. Konvoyları gözümüze sokuyorsunuz"
STATÜKONUN ZİHİNSEL MUHAFIZI HOŞ GELDİN DOGMATİZM !
Tarih bize tuhaf bir döngüyü tekrar tekrar gösteriyor:
Dinler, ideolojiler, doktrinler ve büyük öğretiler… Hepsi de bir kırılma anında doğarlar. Bir itirazla, bir başkaldırıyla, bir “artık yeter” çığlığıyla yola çıkarlar. Statükoya karşıdırlar. Mevcut düzeni yetersiz, sömürücü, yozlaşmış ya da adaletsiz bulurlar. Bu yüzden başlangıçta yeniliği, değişimi ve hatta cesareti temsil ederler.
Örneğin ilk Hristiyan toplulukları, Roma İmparatorluğu’nun mutlak düzenine karşı alternatif bir ahlâk ve toplumsallık öneriyordu. Ardından yüzyıllar geçti; Katolik Kilisesi, Avrupa’nın en güçlü kurumsal düzenlerinden biri hâline geldi. Başlangıçta sistem karşıtı olan masum bir inanç, sistemin bizatihi kendisine dönüştü, engizisyonu üretti...
Benzer bir dönüşümü Fransız Devrimi’nin sloganlarında da görürüz. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” diye haykıran kitleler, kısa süre sonra Fransız Devrimi’nin içinden doğan Jakoben terörle tanıştı. Devrim, kendi çocuklarını yemeye başladı.
19-20. yüzyılda sosyalizm, marksizm kapitalist sömürüye karşı büyük bir eşitlik vaadiyle yükseldi. Fakat iktidar pratiğinde, özellikle Sovyetler Birliği deneyiminde, parti devleti yeni bir dogmatik yapı üretti. Eleştiri, ihanetle; farklılık, karşı-devrimle eş anlamlı hale geldi. Bu örnekler tekil değil; neredeyse yapısal.
Kendi tarihimize bakalım, son 23 yıl da dahil olmak üzere; zihin kodlarında AKIL, BİLİM, HUKUK ve DEMOKRASİ olmaksızın; devrim, değişim, reform, erdem adı ve iddiasıyla yola çıkanlar, sadece kendi statükolarını inşa etmekle kalmadılar, otoriter dogmatizmle toplumsal mühendislik yapmaya çalıştılar...
Çünkü bir fikir güç ve iktidar kazandığında, artık sadece bir fikir değildir. Kurumlaşır, kadrolar ve imtiyazlar üretir. Bürokrasi oluşturur, kamu kaynaklarını dağıtır, yeni meşruiyetler üretir. Daha da önemlisi: kendi "yanaşma düzenini” kurar.
O andan itibaren mesele değişir.
Artık amaç dünyayı dönüştürmek, adil ve erdemli düzen kurmak değil; kurdukları statükoyu, yani "yanaşma düzenini" korumaktır.
Her yanaşma düzeninin en büyük korku kaynağı artık başka bir “yeni”dir. Çünkü yeni olan, mevcut hakikati tartışmaya açar. Mevcut hiyerarşiyi sorgular. Mevcut ayrıcalıkları tehdit eder.
İşte tam bu noktada sahneye iki güçlü araç çıkar:
* Düzenin zor kullanma ve ideolojik aygıtları,
* Mutlak hakikati temsil iddiası
Zor, yanaşma düzeninin kaba kuvvetidir. Yasalar, yargı aygıtı, yasaklar, asker-polis-icra gücü, sansürler, baskılar…
Mutlak hakikat iddiası ise; daha sofistike bir araçtır. Çünkü o, zor kullanma aygıtlarının meşruiyetini üretir.
“Biz hakikati temsil ediyoruz.”
“Biz tarihsel olarak doğru taraftayız.”
“Biz ilahi iradeyi, bilimi, ilerlemeyi, milli iradeyi, devrimi, davayı temsil ediyoruz.”
Bu cümlelerin ortak özelliği şudur: Sorgulanamazlık, karizmatik dokunulamazlıktır.
İşte o an kapıdan içeri bir misafir girer:
Hoş geldin Dogmatizm!
Dogmatizm sadece dindar yapılara özgü değildir. Seküler ideolojiler de en az teolojik doktrinler kadar dogmatikleşebilir. “Bilim adına”, “ilerleme adına”, “devrim/dava adına” veya “milli çıkar adına” konuşan yapılar, eleştiriyi şeytanlaştırmaya başladığında aynı eşiği aşmış olurlar.
Dogmatizm, bir fikrin kesin doğru olduğuna inanmak değildir sadece.
Dogmatizm, o fikrin sorgulanamayacağını ilan etmektir.
İşte asıl kırılma burada yaşanır.
Çünkü sorgulanamayan fikir, gelişemez.
Gelişemeyen fikir, donuklaşır.
Donuklaşan fikirler ise kendini ancak organize baskıyla koruyabilir.
Bu döngü kaçınılmaz mı?
Belki tamamen kaçınılmaz değil, ama güçlü bir eğilim. İnsan toplulukları güvenlik ister, belirsizlikten hoşlanmaz. O yüzden düzen kuran her fikir, bir süre sonra kendi düzenini kutsamaya başlar.
Gerçek cesaret ise belki tam burada başlar:
Kendi kurduğun düzeni sorgulayabilmekte.
Kendi hakikat iddianı akıl ve bilimle sınırlayabilmekte.
Kendi gücünü hukuk ve demokrasiyle denetleyebilmekte.
Aksi halde her devrim, her dava potansiyel bir muhafız alayıdır.
Her özgürlük vaadi, potansiyel bir yasağın meşruiyet kaynağı, Her hakikati temsil iddiası, potansiyel yeni bir dogmadır.
Tarih, dünün devrimcilerinin, kutsal dava insanlarının yanaşma düzeninin muhafızlarına nasıl dönüştüğünün hikâyeleriyle doludur.
Soru şu:
Biz yeni bir fikrin heyecanını yaşarken, onun yarının dogmasına dönüşmemesi için ne yapıyoruz?
Asıl mesele, yeni olmak değil.
Yeni kalabilmektir.
Belki de en zor olanı şudur:
Hakikat arayışından, hakikatin tek sahibi olduğunu iddia etmek arasındaki o ince çizgiyi koruyabilmek.
Çünkü o çizgi kaybolduğunda, kapı yine açılır.
Ve içeri tekrar aynı misafir girer: DOGMATİZM...
Rubil GÖKDEMİR Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü
Genel Başkanımız Erkan Baş:
"AKP son seçimlerden bu yana 13 milletvekili, 90'a yakın belediye başkanı transfer etti.
Parti parti değil, Zübükler Birliği!"
Erkan Baş, öyle bir şey söylemiş ki onuru, şerefi olan yönetici şimdi istifa eder
"SMA hastası çocuğun ailesi, gidiyor valiye başvuruyor. Vali ona kağıt veriyor, 'Al, git para topla' diye. Aile para dileniyor
Bu mu sizin dünyanın kıskandığı güçlü, itibarlı devletiniz?"
Ankara Baro Başkanı Mustafa Köroğlu; “… Türkiye artık anayasal bir devlet değil, sadece anayasalı bir devlet…. Uyursanız eğer Cumhuriyeti darmadağın ederler..”
2 Aralık’ta Savunma Nöbetine çağrısını yapıyor.👇👇👇👇
Şule Aydın, Melih Gökçek'i paçavra etmiş
*Fetö sizi nasıl kandırdı sorusuna,3 harflilerle diyecek kadar mal
*6 milyar $'lık jelibon rezervimiz var diyecek kadar cahil
*5 dakika bakkal emanet etmeyeceğiniz kadar 3 kağıtçı
*Osman Gökçek'le beraber, Mansur Yavaş'a iftira atıyor