ile ilgili söyledikleri ilginç ve tartışmaya değer. Nazan hoca konforlu bir konumdan söz üreten biri değil, sözlerinin sorumluluğuna alan bir "organik entelektüeldir." Ödediği bedelin yakından tanığıyım. Linç saldırısına karşı Nazan hocanın yanındayım! @Nazanstnda@ahmetayvaa
Nazan hocanın söylediklerine verilen tepki faşistinden ulusal solcusuna sekülerlerin şeytan taşlama ayinine dönüştü. Kadın olmasının da bunda payı büyük. KÖH karşıtlığını kimliğe dönüştürmüş Kürt milliyetçileri için söylediklerine yüzde yüz katılıyorum. Batı epistemolojisi ++
Nazan hoca çok net konuşmuş aslında, Kürt halkının şehirleri bombalandı, aile boyu tutuklananlar var, arazileri ekolojik talanla yok edildi, yaylaya bile çıkmaları yasaklandı, hele 2015'te evlerin duvarlarına "Bodrum'da aşk başkadır" yazıldı, anlamak zor olmamalı. Diyalog ve temas yok asıl sorun bu gibi geliyor.
“Toplumsal hareketleri nasıl birleştirebiliriz?”
Hepimizin üzerinde yoğunlaşması gereken çok sahici bir soru?
Yası nasıl birleştirilebiliriz?
Sağlamcı, ırkçı, türcü, homofobik nefret dilini nasıl dönüştürebiliriz?
Kaygıları, korkuları nasıl birleştirebiliriz?
Öğretilmiş nefretten nasıl kurtulabiliriz?
Birbirimizi dinlemeye ne zaman başlayabiliriz?
Kalbinize sağlık Muzaffer hocam, çok doğru bir soru.🙏@Muzaffe13587281
Neyi Tartışıyoruz?
Programı gerçekleştiren ve yayın öncesinde 60’tan fazla akademisyenle görüşmüş bir gazeteci olarak, son birkaç gündür yayının içeriği kadar etrafında oluşan tartışmayı da yakından takip ediyorum. Karşımdaki tablo bana başka bir soru sorduruyor: Biz aslında neyi tartışıyoruz?
Yayınımızdan alınan bir kesit X’te milyonlarca görüntülenmeye ulaştı. Azımsanmayacak sayıda yorum ve alıntı yapıldı; konuklara katılan da oldu, sert eleştiren de. Buna karşılık aynı programın, TV yayını dışında, YouTube’daki tam kaydı yaklaşık 8 bin kez izlendi. Yani kesitin yarattığı görüntülenme ve tartışma ile yayının tamamına gösterilen ilgi arasında ciddi bir fark var.
Bu fark, gözlemlediğim başka bir durumla birleştiğinde daha anlamlı hale geliyor: Yayını izleyerek tartışmaya dahil olanları ayrı tutuyorum; ancak tartışmanın önemli bir kısmı programın bütünü üzerinden değil, dolaşıma giren birkaç dakikalık kesit üzerinden yürütülüyor.
Burada esas mesele Nazan Üstündağ’ın eleştirilmesi değil. Mesele, neyi eleştirdiğimizi ne kadar biliyoruz?
Bir konuşmanın tamamını dinlemeden, bir düşüncenin bütününe bakmadan birkaç cümlesini tartışıyorsak, aslında düşüncenin kendisini değil, onun sosyal medyada dolaşıma sokulmuş halini mahallenin gazına gelerek tartışıyoruz.
Bence üzerinde durmamız gereken asıl mesele bu.
Çünkü bugün kamusal tartışma giderek okumaktan tepki vermeye, anlamaya çalışmaktan pozisyon almaya doğru kayıyor. Bir konuşmanın tamamını dinlemek, bir makaleyi okumak veya karşı çıktığımız düşüncenin kavramsal zeminine bakmak yerine birkaç dakikalık görüntü üzerinden hızla hüküm veriyoruz.
Bu da entelektüel bir tartışma üretmekten çok, dar bir polemiğin içinde kalmamıza neden oluyor. Sonra dönüp “Peki, kim yeni ne söyledi?” diye baktığımızda, çoğu zaman kuru gürültüden başka pek bir şey kalmıyor.
Milyonların izlediği bir kesitin ait olduğu yayının tamamının birkaç bin izlenmede kalması, bu nedenle benim için yalnızca bir sosyal medya istatistiği değil. Çağın tartışma biçimine ilişkin önemli bir işaret. Artık kamusal tartışma çok açık şekilde, her mahallede giderek kaynağın bütününden koparak parçalar üzerinden yürütülüyor. Ya da “zaten onlar böyleler” bakış açısıyla.
Tartışmaya duyduğumuz ilgi, tartıştığımız şeyi anlamaya duyduğumuz ilgiden daha büyük hale geliyorsa, sorun artık yalnızca sosyal medya değildir. Herkes aynayı biraz kendi önüne koyup, hakikatle tartışmaya yönelmeli.
Mehmet Sait Yıldırım 75 yaşında ağır hasta tutsak ve 31 yıldır cezaevinde. Koşullu salıverilme hakkı 2025’te doğmasına rağmen İdare ve Gözlem Kurulu tarafından “iyi hâl” ve “pişmanlık” gerekçeleriyle tahliyesi üçüncü kezdir erteleniyor.
24 Ağustos’taki Kurul görüşmesinde yeniden pişmanlık dayatıldığı, görüşmenin gergin geçtiği ve tartışma yaşandığı avukatı tarafından aktarıldı. Yıldırım, görüşmenin hemen ardından kalp krizi geçirdi. Anjiyoda kalbine iki stent takıldı.
Mehmet Sait Yıldırım’ın yaşadıkları, İdare ve Gözlem Kurullarının neye dönüştüğünü bir kez daha gösteriyor. Mahkemenin verdiği cezanın üzerine “iyi hâl” ve “pişmanlık” gerekçeleriyle yeni cezalar ekleyen, tahliyeleri sürekli erteleyen bu kurullar fiilen ikinci mahkeme gibi çalışıyor.
İGK’lar mahkeme değildir. Mahkemenin verdiği cezayı keyfi değerlendirmelerle uzatamaz, mahpusların özgürlüğünü “pişmanlık” dayatmasına bağlayamaz. Yaşam ve sağlık hakkı, hiçbir kurulun keyfiyetine bırakılamaz.
İdare ve Gözlem Kurullarının bu hukuksuz uygulamalarına derhal son verilmelidir. Mehmet Sait Yıldırım derhal tahliye edilmelidir.
#MehmetSaitYıldırımaÖzgürlük
#HastaTutsaklaraÖzgürlük
Devrimci siyasetin sınandığı yer de tam burasıdır: İktidarın çizdiği siyasal ufkun ötesine geçebilmek.
"Eğer barış yalnızca devletin güvenlik sorununu çözmesinin adı olacaksa, mevcut rejimin başka araçlarla devamından söz ediyor olacağız. Ama silahlı çatışmanın sona ermesi, uzun süredir güvenlik siyaseti tarafından bastırılan toplumsal çelişkileri açık siyasal mücadelenin konusu hâline getirirse başka bir olasılık ortaya çıkar."
@ecehanb yazdı...
https://t.co/OvRW5M1WFU
Kaderde Taybet analar ölürken sesini bile çıkarmayanlardan Kürtlerin dostu nasıl olunur dersi almak varmı��.
Barış Akademisyenlerinin, Kürtlerin barışa kavuşmasından rahatsız; minnet bekleyen benciller olduğunu okumak varmış.
Neyse, belki de aranan entelektüel böyle bişeydir.
Hayırlısı...
Herşeyi düşünürdüm de bizim için en büyük bedellerle ve onurla söylenmiş ve savunulmuş barış sözünün böyle paçavra edileceğini düşünmezdim.
Ortam yaratanlara selam olsun...
Sevgili eşimle kurduğumuz kar amacı gütmeyen küçük işletmemizde ihtiyaca yönelik projeler üretiyoruz. Arkamızda holdingler, fenomenler yok. Engelli çocuklar için tüm faaliyetleri Eşit Alan gönüllülerimizin desteğiyle hayata geçiriyoruz. #eşitalan#sosyalgirişim
Alparslan Kuytul şafak operasyonu ile alınmış. Sözleri nasa, fıkıha, sünnete, ahlaka, kanuna, anayasa mahkemesi kararlarına, TCK’ya, AİHM kararlarına aykırı değil. Hukuk fakülteleri kapatılmalı, boştaki 20.000 polis akademisi öğrencisi mahkemelere atanmalıdır. Hukuk bu rejime fazladır.
Sinan Gündoğdu'nun ardından;
Yıllara Yayılan Bir Yaşam Hakkı Mücadelesinin Özeti.
Kendisine tekrar Allah’tan rahmet; başta annesi Ayfer Hanım olmak üzere ailesine, yakınlarına ve tüm sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyoruz.
Ruhu huzur bulsun. Mekânı cennet olsun.
Derneğimizin açıklamasıdır :
https://t.co/S03sgmfln3
"Görme engelli bir bireyim. Ne yazık ki ulaşım hakkımı kullanamıyorum. Bursa’da otobüslerde ve duraklarda anons sistemine geçilmesi için bir kampanya başlattım. Sesimin duyulması için lütfen imzalayıp destek olun.
🙏🙏🙏LÜTFEN
Erişilebilir ulaşım hakkı için destek verin... daha fazla geciktirmeyin - Kampanyaya imza ver! https://t.co/X7as06kN4f @ChangeTR aracılığıyla
#EngelliHakları yalnızca engelli bireylerin ve ailelerinin meselesi değildir; bir insan hakları ve toplumsal adalet meselesidir.
İnsan hakları alanında çalışan dernekleri, engelli derneklerini, federasyonları, platformları, STK’ları ve vicdan sahibi herkesi tek bir ses olmaya davet ediyorum.
Farklılıklarımızı bir kenara bırakıp ortak talebimizde birleşmek ZORUNDAYIZ.
Biz ayrıcalık istemiyoruz.
Biz sadaka istemiyoruz.
Biz HAKLARIMIZI istiyoruz.
Meselemiz; sosyal devletin Anayasa’da güvence altına aldığı şekilde, engelli bireylerin ve bakım veren ailelerinin insan onuruna yaraşır, eşit, bağımsız ve güvenceli bir yaşam sürebilmesidir.
Bu mesele hepimizin meselesidir.
Çünkü insan hakları bölünemez, insan onuru pazarlık konusu yapılamaz.
Kaybedecek tek bir engelli çocuğumuz, tek bir engelli bireyimiz, tek bir annemiz, babamız, tek bir bakım verenimiz daha yok. Artık susacak, bekleyecek, birbirimizden ayrı mücadele edecek zamanımız da yok.
Birimizin yaşadığı hak ihlali, hepimizin meselesidir.
#EngelliHaklarıİçinBirlikte
Fotoğrafta gördüğünüz kişi abim Samet Özgül.
Gazi Üniversitesi öğrencisi ve motokurye olarak çalışan abim Samet, Ankara’da trafikte uyardığı 3 kişi tarafından darp edilip canice boğazından bıçaklanarak katledildi.
Sabıkalarında uyuşturucu dahil 20 ayrı suç olan 2 kişi serbest bırakıldı. 19 yaşındaki katilin ise 'pişmanım' sözüyle müebbet hapis cezası 25 yıla indirildi. Dava dosyamız hala Yargıtay’da!
Samet için ses verin, adalet yerini bulsun!
@adalet_bakanlik@TCYargitay
#SametÖzgülİçinAdalet
SİNAN GÜNDOĞDU’YU UĞURLARKEN
Sinan Gündoğdu'nun kaldığı bakım merkezinde vefat ettiği haberini aldık.
Annesi, oğlunun yaşayabilmesi için yıllarca elinden gelen her şeyi yaptı.
Dernekler bu mücadeleyi taşıdı. Türkiye Otizm Meclisi, ailenin yaşadığı sorunları ilgili Bakanlıklara, hatta dönemin Başbakanlarına ve her zaman ilgili tüm Bakanlıklara ve Adli Makamlara kadar taşıdı.
Ancak çözüm olamadı.
Sinan, imkan ve yetersizlikler yüzünden eğitim desteğinden mahrum kaldı. Ailesine ihtiyaç duyduğu destek verilemedi. Bir otizmli ailesi için son nokta olan bakım merkezi desteği ise onu yaşamın içine katacak bir çözüm olamadı. Çözümler bulunamadıkça il il dolaştırıldı.
Ve bugün Sinan yok.
Yıllardır otizmli bireylerin bakım merkezlerinde yalnızca ölmemesi için mücadele etmiyoruz. Onların insani şartlarda hayatlarını sürdürmeleri için mücadele ediyoruz.
Bu nedenle bizce, onun ölümü ardından sorulması gereken ilk soru yalnızca 'neden öldü?' değil, "Niçin yaşayamadığıdır? Ya da otizmlilerin yaşamasını nasıl sağlayacağız?" sorularıdır. Bizler ülkemizin her ilinden cevapları almak için çabalamaya devam edeceğiz.
Bu sebeple Türkiye Otizm Meclisi; Sinan’ın vefatını yalnızca bir duyuru olarak değil, tüm otizm camiası ve ailelerinin ortak bir vicdan çağrısı olarak duyurmaktadır.
Çünkü Sinan yalnızca annesinin kaybı değil, çözüm beklediğimiz, ısrarla istediğimiz sistemin kaybıdır.
Sinan’ın annesine, ailesine ve onu yıllarca yaşatabilmek için mücadele eden herkese başsağlığı diliyoruz.
Unutmayacağız, onun yarım kalan yaşamını, sistemin çözmesi gereken bir sorumluluk olarak hatırlatmaya hep birlikte devam edeceğiz.
Türkiye Otizm Meclisi
@RTErdogan@trpresidency@ashb_eyhgm@tcailesosyal@MahinurOzdemir@tcmeb@Yusuf__Tekin@saglikbakanligi@drmemisoglu@gencliksporbak@OA_BAK@kasapoglu
Bir anne olarak, bir hekim olarak okudum haberi.
Zihinsel engelli, lösemi tedavisi gören, bakıma muhtaç evladını öldüren bir anne…
Ardından kendi yaşamına da son vermiş.
İlk hissettiğim şey çok ağır bir hüzün oldu.
Bir anne; hangi noktada kendi evladını öldürecek kadar karanlığın içinde kalır ki?
Ne yaşadı?
Ne hissetti?
Bakıma muhtaç bir evlat…
Bir gün değil.
Bir ay değil.
Bir yıl değil.
Yıllarca süren bakım.
Uykusuz geceler…
Hastaneler…
Rehabilitasyon süreçleri…
Maddi yük…
Gelecek kaygısı…
Ve en çokta bir annenin zihninde dönüp duran o ağır soru:
“Ben ölürsem ona kim bakacak?”
İşte sosyal devlet tam da burada gerekli.
Sadece engelli bireye maaş bağlamak değildir sosyal devlet.
O aileyi düzenli olarak takip etmektir.
Bakım yükünü paylaşmaktır.
Gündüz bakım merkezidir.
Gerektiğinde yatılı bakım desteğidir.
Psikolojik destektir.
Ekonomik destektir.
Bir annenin kapısını, o anne yardım isteyemeyecek kadar tükenmeden çalmaktır sosyal devlet.
“Buradayız.
Yalnız değilsin.
Evladın da yalnız değil.” diyebilmektir.
Çünkü insanları uçurumun kenarına getiren yalnızca yaşadıkları sorunlar değil,
O sorunla yapayalnız bırakılmalarıdır.
Ve bir hekim olarak söylüyorum;
Bakıma muhtaç bir insan varsa, arkasında muhakkak bakıma ve desteğe ihtiyaç duyan bir aile de vardır.
Siz o aileyi yalnız bırakamazsınız!!!
Sosyal devlet; her şey olup bittikten sonra gelip, olanı biteni kayda geçirmek değildir!
Onlarla birlikte yol yürüyüp,
“Ben buradayım!" diyebilmektir...
⚠️ Engelli yakını intiharları, bir “aile faciası” değil, bakım krizinin sonucudur
#MorYeşilKamucuPolitikalarYaşatır#EŞİKbasınaçıklaması👇🏽
https://t.co/lXjs3bJETa
⚫ İzmir’de lösemi hastası engelli oğlu Ahmet Barış Kandemir’i öldürdükten sonra kendi yaşamına son veren anne Nurten Kandemir’in yaşadığı durumu “aile faciası”, “bunalıma giren anne” ve benzeri başlıklarla vermek, yaşananları bireysel bir çaresizlik ve aile içi meseleye indirgemektir.
👉 Oysa bu olay, sağlık ve bakım hizmetlerinin ailelere ve genellikle de aile içindeki kadınların üzerine bırakıldığı, insan hayatının ve bakım emeğinin değersizleştirildiği, sosyal devletin ortadan kaldırıldığı, yaşamı değil piyasayı merkeze alan bir düzenin ağır sonuçlarından biridir.
⚠️ Üstelik İzmir’de yaşananlar ilk değil; Denizli’de 2018’de, Bursa’da 2024’te benzer vakalar yaşandı.
📍Trabzon’da da 2023’te 80 yaşındaki bir baba, zihinsel engelli 52 yaşındaki kızını öldürdükten sonra yaşamına son vermişti. Babanın bıraktığı notta “Ben ölürsem kızıma kim bakacak?” diye sorması, bakım krizinin yakıcı sorusunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.
❗️Bakım yalnızca kadınların ve ailelerin işi değildir.
♀️ Kadınlar bakım emeğinin yükünü tarihsel olarak çok daha fazla taşıyor olsa da, herkes yaşamının farklı dönemlerinde bakıma ihtiyaç duyabilir; herkes bir yakınının bakımını üstlenmek zorunda kalabilir.
🚨 Hastalık, engellilik ve yaşlılıkla birlikte bakım ihtiyacı ağırlaştığında bu sorumluluğun tek tek aile bireylerinin, kadınların ya da erkeklerin omuzlarına bırakılması kabul edilemez.
⁉️Aile yılları, aile on yılları ilan etmek kolay. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı neredeydi?
⁉️Sağlık ve sosyal bakım hizmetleri neredeydi?
⁉️Ailelerin ağır bakım yükünü paylaşacak kamusal destek mekanizmaları neden yeterli değildi?
⁉️Neden engelli ve ağır hastalığı olan insanların yaşam hakkını güvence altına alması gereken sosyal devlet politikaları uygulanmıyor?
⁉️Hasta, yaşlı, engelli, özel gereksinimli insanlar neden ailelerin dayanma gücüne terk ediliyor?
⚖️ Yaşlı, engelli ve bakım ihtiyacı bulunan bireylerin kamusal bakım hizmetlerine erişimi bir sosyal yardım konusu değil, insan onuruna yaraşır bir yaşamın, sağlık hakkının ve sosyal devlet ilkesinin gereğidir.
👉 Bakım, bir insan hakkı olduğu kadar kamusal bir sorumluluktur.
📍 Sosyal devlet; bakım ihtiyacını ailelerin fedakârlığına ya da piyasanın insafına bırakmak yerine, herkes için erişilebilir, nitelikli ve güvence altına alınmış kamusal bakım hizmetleri sunmakla yükümlüdür.
📍 Kamusal bakım politikası yalnızca bakım alan bireyi değil, bakım veren aile üyelerini de hak sahibi olarak görmelidir.
📍 Bakım verenlere ekonomik desteğin yanında sosyal hizmet danışmanlığı, dinlenme/ara bakım olanakları ve ruh sağlığı desteği sunulmalıdır.
📍 Kamucu sosyal politika, bakım sorumluluğunu ailenin özel meselesi olmaktan çıkarıp toplumun ve devletin ortak sorumluluğu haline getirmelidir.
📌 Kamucu bir bakım politikası, yalnızca “bakılanı” değil, “bakım vereni” de koruyan; bakım emeğini görünür, desteklenebilir ve toplumsal olarak paylaşılabilir hale getiren bir “mor, yeşil, kamucu” bir sosyal devlet politikası ile mümkün olabilir.
♀️ #EŞİK ’in savunduğu Mor-Yeşil-Kamucu politikalar tam da bu nedenle yaşamsaldır. Çünkü odağına kâr hırsını ve sağlıksız bir ekonomik büyümeyi değil; yaşamın sürdürülebilirliğini, bakım emeğini ve toplumsal refahı koyar.
💢Sorumluları göreve çağırıyor; bakımın aileler ve bireyler üzerine bırakılan bir yük değil, toplumsal bir sorumluluk olduğu "Bakım Toplumu"nu inşa edene kadar mücadelemizi sürdüreceğimizi hatırlatıyoruz.
👉🏽 EŞİK’in Mor-Yeşil-Kamucu politikalarla ilgili basın açıklamalarına, bilgi notu, rapor çevirisi ve toplantı özetlerine şu linkten erişebilirsiniz: https://t.co/1I2qoVN9PQ
Ben de engelli birey annesiyim…
Lütfen okur musunuz?
Bir anne, engelli çocuğundan önce ölürse ne olur?
Urla’da 60 yaşındaki Nurten Kandemir’in yani bir engelli çocuk annesinin lösemi tedavisi gören 19 yaşındaki zihinsel engelli oğlunu öldürdükten sonra kendi yaşamına son verdiği haberi hepimizi sarstı.
Bu olayı yalnızca “bir anne çocuğunu öldürdü” cümlesine sıkıştırırsak, asıl meseleyi kaçırırız.
Çünkü benim gibi anneler çocuklarıyla birlikte yalnızca bir hayat yaşamaz; çocuğunun bütün hayatını taşımaya da çalışır.
Engelli bir çocuğun annesi olmak; sevginin yanında sürekli bir gelecek kaygısıdır.
“Ben öldüğümde çocuğuma kim bakacak?”
“Ben yaşlanınca ona kim sahip çıkacak?”
“Ben artık gücümü kaybettiğimde ne olacak?”
“Benden sonra onu kim koruyacak?”
Bu sorular bizlerin zihninde yıllarca, hatta ömür boyu dolaşır.
Üstelik burada yalnızca zihinsel engellilikten bahsetmiyoruz, lösemi tedavisinden de söz ediyoruz.
Yani annenin karşı karşıya olduğu yükün içinde bakım sorumluluğu, hastalık, gelecek kaygısı, yalnızlık ve muhtemel ekonomik, sosyal baskılar da mümkün.
Ama bir şeyi çok net söyleyebiliriz: Bir annenin “Ben yoksam çocuğum yaşayamaz” noktasına gelmesi yalnızca bireysel bir psikoloji meselesi değildir.
Bu, aynı zamanda sosyal politikanın meselesidir.
Çünkü engelli bireyin hayatını yalnızca ailesinin fedakârlığı üzerine kurarsanız, aile yaşlandığında sistem de çöker.
Anne ve baba çocuğunun bakımını üstlenebilir.
Ama anne ve babanın yerine de geçebilecek güvenli, sürekli ve erişilebilir bir yaşam sistemi kurulmalıdır.
Gündüz bakım hizmetleri…
Respite bakım…
Destekli yaşam modelleri…
Engelli bireyin bağımsızlaşmasını sağlayan eğitim ve istihdam…
Aileye psikososyal destek…
Bakım verenlerin tükenmişliğini önleyecek mekanizmalar…
Ve en önemlisi, anne-babaya “Siz öldüğünüzde çocuğunuz ne olacak?” korkusunu yaşatmayacak bir gelecek güvencesi…
Bunlar lüks değil.
Bunlar sosyal devletin sorumluluğudur.
Bir engelli çocuğun annesine yalnızca “Ne kadar fedakârsın” demek yetmez.
Çünkü fedakârlığı kutsamak bazen sistemin sorumluluğunu görünmez hale getirir.
Anneleri kahramanlaştırıp yalnız bırakmamalıyız.
Onlara “Sen güçlüsün, sen halledersin” demek yerine;
“Yalnız değilsin. Çocuğunun geleceği yalnızca senin omuzlarında değil.”
diyebilmeliyiz.
Ben bir engelli çocuk annesi olarak bu haberin en ağır tarafını tam da burada görüyorum.
Çocuğumuzun bugününü düşünürken, kendi ölümümüzün ardından onun yarınını da düşünmek zorunda kalıyoruz.
Ve hiçbir anne, çocuğunun geleceğini güvence altına almak için kendi hayatından vazgeçmek zorunda bırakılmamalı.
Bu olayın sorumluluğunu yalnızca bir kadının psikolojisine yüklemek kolaydır.
Asıl zor olan ise kendimize şu soruyu sormaktır:
“Bu annenin çaresizliğini, ölümü bir çıkış yolu gibi görecek kadar büyüten hangi boşlukları biz görmedik?”
Bir anne ve oğul öldü.
Ama geride bize çok daha büyük bir soru bıraktılar:
Engelli bireylerin yaşam hakkını, yalnızca annelerinin ömrüne mi emanet ediyoruz?