Neşet Ertaş, ülkesine kesin dönüş yaptıktan sonra katıldığı TV programına Mahzuni Şerif bağlanır ve dostu Neşet Ertaş için yazdığı şiiri okur. Seyirciler de TV tarihimizin bu unutulmaz anlarından birine şahitlik eder. Bu anları her izlediğimde hüzünlenirim, gözlerim dolar:
Bülbül hayli oldu bağdan gideli
Uzak bağda öten Neşet hoş geldin
Âşıkların hepsi Haktan bâdeli
Gözümüzde tüten Neşet hoş geldin.
Sen bizim ovaya türküler ektin
Ektiğin türküden çektin ha çektin
Gönül dolusunu gurbete döktün
Bir gelip bir yiten Neşet hoş geldin.
İnce ince gurbet yakar insânı
Sıladan ayrılmam derdin ha kardaş hanı
Güzel toprağımın ey bülbül cânı
Gamlı gamlı yatan Neşet hoş geldin.
Serin olur Ilgaz Dağı'nın başı
Seninle çok yedik ekmeği aşı
Mahzuni Şerif'in kara kardaşı
Bir doğup bir batan Neşet hoş geldin.
Mahzuni Şerif
Başka kaç dilde böyle “gitme” denebilir, bilmiyorum.
“Gitme, kal sana kurban.”
Klein haklıydı; sevdiğimiz insanı yalnız sevmeyiz, onu kaybetmekten korkar, içimizde saklamak, kırdığımız yerlerini onarmak isteriz. Aşk biraz da sevdiğimiz şeyi kendi yıkıcılığımızdan koruma çabasıdır.
Tanpınar olsa belki, insanın gidene değil, onunla birlikte giden zamana “kal” dediğini düşünürdü. Pessoa, zaten kimsenin gerçekten kalamayacağını bilerek söylerdi bunu.
Ama bütün bunlardan daha güzelini Azerbaycan Türkçesi üç kelimeyle söylüyor:
Qal, sənə qurban.
Başka kaç dilde birine böyle “gitme” denir;
başka kaç dilde insan, sevdiğinin kalması için kendisini ortaya koyar?
Belki mesele hangi dilde sevdiğimiz değildir.
Ama bazı diller sevgiyi anlatmaz; insanın başına getirir.
@gercekedebiyata Nadir Bey affınıza sığınarak, belki bilginiz dahilindedir, Şükufe Nihal ile Osman Fahri aşkı HİÇ AKLIMA GELMEZDİ AYRILIK adıyla Hayri Öztürk tarafından roman şeklinde yazıldı. Bu roman edebi gücü yüksek mektuplarla dikkat çekiyor.
“Mustafa Kemal bir gün eski Adliye Vekil Mahmud Esat Bozkurt’u çağırdı. Kendisine masonların taksimat, teşkilat, ahvalini bildirir bir kitap verdi. “Bunu güzelce mutalaa et, bir takrirle Halk Partisi grup başkanlığına ver, grupta bunlara şiddetli hücum yap ve grupça kapanmasına dalalet et. Senin de bu işte büyük şeref payın olacaktır.” dedi. Grup danışmanı Mahmut Esat Bozkurt riyaset makamına bir takrir verdi ve takririnin okunmasını reisten rica etti. Hülasası şöyleydi: “Masonluk kökü dışarıda bir yahudi tarikatından başka bir şey değildir, memleketimizde bunun ne işi vardır? Bunu da grup kararıyla kapatalım…
Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi: “Arkadaşlar yarından itibaren Türkiye’de masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır…” salonda bir kıyamet koptu, alkışlar, bağırmalar “kahrolsun yahudi uşakları” sesleri tavanları çınlatıyordu. Şükrü Kaya ve arkadaşları sırra kadem basmışlardı. Grup dağıldıktan sonra Dr. Mim Kemal’i öne katarak meclisteki masonlar toplu olarak Reis-i Cumhur’a gitmişlerdi. Mim Kemal Reis-i Cumhur’a hitaben: “Efendimiz biz zaten maiyet-i devletindeyiz fakat siz Meşrik-i Azam’ımız olursanız, bir pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız” demiş. Reis-i Cumhur:
“Peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra… Siz Avrupa’da hangi locaya bağlısınız ve mektubunuzun ismi nedir?
“Biz Cenovaya tabiiz ve Reisimiz Barca Mişon cenaplarıdır.” demiş. Bunun üzerine küplere binen Mustafa Kemal Paşa onlara hitaben:
“Haydi defolun buradan cehennem olun gidin. Yahudi uşakları!”
Benim milletim bana kahraman sıfatı verdi ben sizin gibi bir çift yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün locaları kapatmadığınız taktirde, yarın teşkil edeceğim, Divan’ı Harb-i Örfi’ye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan.“ diyerek onları kovdu, onlar da yıldırım telgraf ve telefonlarla vaziyeti İzmir, İstanbul ve Adana’ya bildiriler ve sabah olmadan hepsini kapanma kararlarını getirip, henüz sofrasından kalmayan Reis-i Cumhur’a verdiler ve derin bir nefes aldılar. Reis-i Cumhur Mustafa Kemal bu suretle bütün mason localarını kapattı.”
(İbrahim Arvas, tarihi hakikatler, s.71-72)
İlber Ortaylı’yı kaybetmişiz, çok üzgünüm. Ailesinin, sevenlerinin, hepimizin başı sağ olsun!
Hasetçilerin atıp tutmasına bakmayın, gerçek bir entelektüeldi. Kişisel hukukumuzdan da biliyorum, irfanı (görgüsü ve kültürü) ilminden çok ileriydi.
Vasatlıktan, ukalalıktan, kasaba muhafazakarlığından yaka silktiği iyi bilinir. Ne ki tarihçiliğinin gereği ilkesel olarak geleneksel değerlere hürmet etmeyi hiç elden bırakmadı. [Cahil ve hödük sözcüklerini “bilgisiz” anlamında değil, bilakis “bilmediğini de bilmeyen” (gafil) anlamında kullanırdı.]
Ülkemiz için hakikaten büyük bir kayıp! Kaybı, sanırım kolay kolay yerini dolduracak birinin olmadığı idrak edildiğinde daha iyi anlaşılacaktır.
Nur içinde yatsın!
Yusuf Akçura, 2 Aralık 1876 tarihinde Moskova'nın doğusundaki Ulyanovsk'ta dünyaya geldi. Ailesiyle birlikte 1883'te İstanbul'a göç etti. Kuleli Askeri Lisesi'nde öğrenim gördükten sonra 1895 yılında Harp Okulu'na girdi.
Harp okulunu bitiremeden kendisiyle birlikte sürgün edilmiş olan Ahmet Ferit Bey ile Fransa'ya kaçtı. Paris'te üç yıl Paris Siyasi Bilgiler Okulu'na devam etti ve okuldan üçüncülükle mezun oldu. 1903 yılında, İstanbul'a dönmesi yasak olduğu için amcasının yanına Kazan'a gitti ve dört yıl kaldı. Tarih, coğrafya ve Osmanlı Türk Edebiyatı öğretmenliği yaptı.
İstanbul'a geldiği 1908 yılına kadar Kazan'da siyasal ve kültürel faaliyetlerde bulundu. Meşrutiyetin ilanının ardından İstanbul'a gitti. İstanbul'a geldikten sonra Darülfünun'da ve Mülkiye Mektebi'nde tarih dersleri verdi. 1912 yılında kurulan Türk Ocağı’nın kuruluşunda etkin rol aldı.
1919 yılında arkadaşı Ahmet Ferit'in kurduğu siyasi bir parti olan Millî Türk Fırkası'na katıldı. Aynı yılın sonunda İngilizler tarafından tutuklandı. 1920 yılında hapisten çıkınca Millî Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu’ya geçti. Hariciye Vekâleti'nde Genel Müdür olarak görev yaptı. 1923 yılında İstanbul mebusu seçilerek meclise girdi. Kurtuluş Savaşı sonrası TBMM adına İstanbul'u İtilaf Devletleri temsilcilerinden teslim aldı. Mustafa Kemal'in kültür ve siyaset danışmanı olarak çalışmaktaydı. 1931 yılında Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunda görevlendirildi ve kurumun başına getirildi. Birinci Türk Tarih Kongresi'ni yönetti. 1933 yılındaki üniversite reformundan sonra İstanbul Üniversitesi'nde siyasi tarih profesörü oldu. 11 Mart 1935 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucunda İstanbul'da öldü. Ardından Türkçülüğün Tarihi, Siyaset ve İktisat, Osmanlı Devleti'nin Dağılma Devri gibi pek çok önemli eser bırakmıştır. Ölümünün 91. yıldönümünde Türkçü fikir adamı ve yazar Yusuf Akçura'yı saygıyla anıyoruz.
#ODTÜ #Kemalizm
Şimdi kim bu kadın desem, ben dahil herhalde bir çoğumuz cevap veremez...
Ama öyle bir kadın ki, Bilim Dünyası onu konuşuyor, aslında Türkiye'nin gurur duyması gereken bir kadın....
Adı Asu Özdağlar...
43 yaşında...
2 çocuk annesi...
ODTÜ Elektrik - Elektronik mezunu...
Peki neden Türkiye'nin gurur duyması gereken bir KADIN!!
Amerika'da bir üniversite var, adı Massachusetts Institute of Technology (MIT).
Sadece mezunlarının kazandığı NOBEL sayısı 72 ve bu Nobel ödüllerinin 15 tanesi son 5 yıl içinde.
Simdi Asu Hanım, işte bu Üniversitenin Elektronik Mühendisliği ve Bilgisayar Bölümü BAŞKANI oldu....
Eski Başkan Anantha Chandrakasanona görevi devrederken bakın ne demiş ...
“Bir eğitimci olarak vizyonu ve özverisi de aynı şekilde etkileyici. Öğrencileri için yorulmak bilmeyen bir koç ve bu bölümdeki eğitim alanında yapılacak yenilikleri her zaman güçlü bir şekilde savundu...”
İşte bizim gurur duydugumuz Atatürk’ün un evladı KADIN....
Sevgili Asu Hanım, iyi ki varsınız...
İlber Ortaylı
Sirat öyle güzel bir film ki. Bir dayanışma ve aidiyet alanı olarak rave kültürünü merkezleştiriyor gibi görünse de değerli ve anlamlı şeylerin yitiminin yasını tutanların hikayelerinden doğuyor özünde. Yönetmen Oliver Laxe zihninde gördüğü bir çölde hareket eden kamyonları ve duyduğu sesleri takip ettiği yaratım sürecinden bahsederken Mevlana'dan ilham aldığını da ekliyor. Işığı sızdıran ve içsel karanlığımızla, kayıplarımızla yüzleşme özgürlüğünü bulmamızı sağlayan yara, ruhani, duygusal ve fiziksel bir dönüşüm alanı olarak filmin baş kahramanı.
Fas çöllerinde hiçlikte buluşan ve hiçlikten aile doğuran insanları, umut ve sevgi olunca çölde bile çiçek açan çocukluğu, her koşulda insana dost olan köpekleri, politiğin hümanistle çatışmasını ve her an her şeyin rüzgardaki kum taneleri misali yok olmakta olduğunu izliyoruz. Filmin beklenmedik dönüm noktaları var. Yaklaştığını fark etmediğiniz bir yumruk gibi iniveriyor kalbinize. Sinemanın tüm hisleri çıplak bırakan insanı hüngür hüngür ağlatan ve ona milyarlarca insanla aynı trende gittiğini hatırlatan bu güçlü tarafına aşığım.
📣 BÜYÜK ÇEKİLİŞ • KRONİK KİTAP 10 YAŞINDA!
📚Mutluluğumuzu siz değerli okurlarımızla paylaşmak istiyoruz!
10. Yaşımıza özel tam 10 şanslı takipçimize, 2025 yılında yayımladığımız 93 kitap içerisinden seçeceği 10 tanesini hediye ediyoruz.
🚨Kampanyaya katılım için yapmanız gerekenler:
- Hesabımızı takip etmek,
- Gönderiyi beğenip RT’lemek ve kaydetmek,
- Gönderinin altına katıldığınıza dair yanıt bırakmak.
📌 Kampanya sonucu, 19.01.2026 Pazartesi akşamı, bu gönderi alıntılanarak açıklanacaktır.
Nazım Hikmet Ran, Büyük Taarruz:
Dağlarda tek tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birden bire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar `üç' dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun kenarına kadar,
eğildi durdu.
Bıraksalar
ince uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası’na atlayacaktı...
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Arkadaş Dökümü:
"Evvelâ dişlerimiz döküldü,
Sonra saçlarımız,
Ardından birer birer arkadaşlarımız.
Şu canım dünyanın orta yerinde
Yalnız başına yapayalnız
Kırılmış kolumuz, kanadımız
Tatlı canımızdan usanmışız...
Bir şüphedir sarmış yüreğimizi
Ya kendini aldatıyor demişiz ya bizi
Bir şüphedir demir atmış yüreğimize
Pamuk ipliği ile bağlamışlar bizi
Düğüm üstüne düğüm şöyle dursun
Bir çalım bir kurum hepimizde
Nereden inceyse oradan kopsun...
Bu canım dünyanın orta yerinde
Hayvanlar kadar bağlanamamışız birbirimize
Yalan mı? gözünü sevdiğim karıncalar
İşte: Hamsiler sürü sürü,
Arılar bölük bölük geçer,
Leylekler tabur tabur...
Ya bizler? Eşref-i mahlukat!
Boğazımıza kadar
kendi murdar karanlığımıza gömülmüşüz.
Bizler bölük bölük, bizler tabur tabur
Bizler sürü sepet
Yalnız birbirimizi öldürmüşüz..."
Yapay zekâya henüz bir çay bile ısmarlamadan, onunla iki laf etmeden felaket senaryoları yazan eski usul entelektüellerimiz var.
Bir zamanlar televizyona çıkmayı küçümseyip sonra YouTube kanalı açan, ardından Instagram’da her yudum kahveyi hikâyeye dönüştüren bu zihinler, şimdi de yapay zekâya burun kıvırıyor.
Ama biliyoruz: Bir yıl sonra dost meclislerinde yapay zekâyı “yol arkadaşı” ilan edip birbirlerine methiyeler düzmekten geri kalmayacaklar.
Çünkü asıl trajedi, düşünmedikleri şeyi önce şeytanlaştırıp sonra onunla fotoğraf çektiren bu zihinsel iniş çıkışlarda gizli.
Katlanamadıkları şey belki de “benden daha mı iyi bilecek” sorusuna aldıkları cevaptır.
Yine de her şeyi anlamaya çalışan, yargılamadan dinleyen, sessizliğiyle derinlik taşıyan çok güzel insanlar da var. Üstelik, onlar göründüğünden daha çoklar.
Güzel insanlarla geçirdiğiniz bir gün olsun.
James E. Lindsay’in Ortaçağ Müslüman Dünyasında Günlük Hayat (Daily Life in the Medieval Islamic World) kitabı yakında Tufan Göbekçin çevirisiyle Alfa’dan çıkıyormuş.
Öğretmenlerin maaşlarından yapılan kesintileri bir izleyicimizin ağzından aktarıyorum:
"Ben 7. kademede olan bir devlet memuruyum. Bize maas iki kalemden yatıyor. Her ayın 15'i, 43 bin küsür maaş yatıyor. Küsür diyorum çünkü çoğumuz kesintilerden sebepli aldığımız net maaşı hiç ögrenemiyoruz bile. Bir de ek ders ödememiz var. O da girdiğim ders sayısı, ekstra pansiyon nöbeti ücretleriyle 14bini buluyor. Maaştan 4 bin, ek dersten 4 bin kesinti yaşandı. Toplamda 50 binin 8 bini yok. Maaş hesabıma geçmeden devlet bizden emeğimizi çalıyor. Daha çok derse giren ya da kademesi ya da unvanı daha yüksek olan öğretmenlerin 10bin ve 10bini aşan kesintileri de oldu bu ay. Ne kadar çok calisiyorsak o kadar cezalandırılıyoruz maalesef. Bu durumu sendikalara da bildirmemize rağmen bilhassa yetkili sendika "en üst seviyeden tepki verdiklerini" söyleyip kenara geçiyor. Derdimizi kadıya anlatıyoruz, kadı yine bildiğiniz gibi..."