1927'de basılan, Türkiye'nin ilk avukat ajandasında bulunan 50 mesleki öğüt:
1. Avukat, avene-i hak ve adlden oldukça mevcûdun en şerefli şahsiyeti olur.
2. Avukat zulme karşı şedid, adle karşı şâkirdir.
3. Haklı bir dava kazanan avukatın duyduğu hazzın mümâsili yoktur.
4. Avukatın âlet-i tezvir olduğu hakkındaki âmiyâne zihniyeti izâleye sa'y, bilumûm meslektaşlara terettüb eden bir vazifedir.
5. Zümre-i münevverânın ilk safında, ilm-i hukuk ulemâsı olan avukatlar bulunur.
6. Hak ve adle delil ve vasıta olmak kadar mucib-i fahr ne vardır?
7. Avukatın dimağî ve bedenî mesaisini takdir etmemek takdirsizliğin en pest derecesidir.
8. Avukat davayı kaybetmekten değil, ismâ ve ifhâm edememekten teessür duyar.
9. Mevzû-i dava hakkında avukatın yaptığı tetebbuunu şâyin-ı iltifat görmemek kadar ye's-âver talihsizlik olmaz.
10. Kanunların esaslı hatları içinde hak yolunda yürüyen ve yürüten ve reh-güzârında ışık tutan avukat denilen rehberler, şâyân-ı tebcil mücâhidlerdir.
11. Bir memlekette ki avukat yoktur ve bir davada ki avukat bulunmaz; orada hak ve adlin teminatı ehemmiyetli surette noksanlık irâe eder.
12. Avukat en nazik, en mütevazı, en sabûr ve gayûr ve inde'l-icab en cesur bir adam olmalıdır.
13. Sıfat-ı emanetine halel târi olan avukatın mesleken mevtine hükmolunabilir. Bir avukata yakışmayan en çirkin sıfat şarlatanlıktır.
14. Avukat! Bir davayı dinlerken birinci vazifen ahlak hocalığıdır.
15. Avukatlar mütesânid bir küll teşkil ederler. Çünkü bir yolun yoldaşıdırlar.
16. Bir avukat diğer bir avukatın şahsına müteallik haklarında hasım ve engel olmamalıdır.
17. Avukat hiçbir vakit unutmamalıdır ki karâbet-i meslekiye, râbıta-i tevkilden daha kuvvetlidir.
18. İki avukatın edibâne münakaşası kadar zevk-âver münazara olmaz.
19. Muhakeme salonuna girerken iki muhâsım ve çıkarken iki muhâden olan iki tarafın avukatlarından hiçbirinin maddi bir emel hissiyle diğerinin kalp ve izzet-i nefsini rencide etmeye hak ve selâhiyeti yoktur.
20. Avukat! Kanun sana müzâhir oldukça hiçbir şeyden yılma.
21. Yeis ve fütur, avukatların meçhulü olan kelimeler olmalıdır.
22. Mesleğin bil-kuvve hâiz olduğu hakk-ı ittikârını şahsen ve fiilen de iktisab ve isticlâba sarf-ı mesai etmemek mesleken intihardır.
23. Avukat! Kavs-ı adalet karşısında daima işgal eylediğin o ufak sandalye ve müttekâ, hak yolunda bir minber-i muallâdır.
24. Avukat! Sırtındaki ferve-i sevda, himaye-i hakkın remzidir ve birçok hil'atlerden daha fâhirdir.
25. Bir hakkı iddia veya bir mağduru, bir masumu müdafaa sadedinde avukatın birkaç müdellel ve muknî sözü birçok hitabelerden, mevizelerden daha müfid daha müessir ve daha belîğdir.
26. Avukat, müvekkilinin işinde yalnız iki rehbere güvenir ve itaat eder: Kanun ve vicdan.
27. Avukat! Cübbeni giyerken her türlü hissiyattan tecerrüd etmekle mükellefsin.
28. Avukat! Dünyanın en fedakâr ve müstakim hakimi olan, ta'zime şâyân Türk hakimine ihtiram et. Onun vazifesini teshil eyle, işkâl etme.
29. Adliyede müntehâ-yı merâtib avukatlıktır. En büyük makam-ı adlî olan Temyiz riyâset-i ûlâsından sonra yazıhanedeki avukatlık koltuğu gelir.
30. Müdekkik bir avukat bilgisine güvenmez, daima merci ve mehazları karıştırır.
31. Meslekte teâli arzusunu besleyen avukat Garb hukukunun terakkiyât ve neşriyâtını takip eder.
32. Avukatın manevi gıdası okumak, okumak ve okumaktır.
33. İyi bir avukat, hukuk davalarında ıtnâbın, ziyâde izah ve tafsilin fâide yerine zarar getireceğini müdriktir.
34. Sahifelerce levâyih ve evrâk-ı dava yazmak itiyadında bulunan avukatların, binlerce işler arasında medfun bulunan hükkâm ve bilhassa Temyiz hükkâmına ve kıymetli vakitlerine acımaları lâzım gelir. Halbuki bir lâyihaya iki bend-i mûcez bile kâfidir.
35. Avukat işe müftekir bile olsa kendisine her arz olunan davayı tedkik ve teemmülsüz almaz.
36. Bir avukat için kesret-i deâvi, çok defa tenezzül-i kadrini mücİb olur.
37. Kendisine arzolunan bir davayı avukat evvela şu miheklere vurur ve müvekkilini istintak eder: 1. Davaya ehliyet, 2. Teveccüh-i husumet, 3. Mesmûiyet, 4. Müruruzaman ve merâsim-i mütekaddime, 5. Vazife ve selâhiyet, 6. Ecvibe ve müdâfaat-ı mukaddere. 7. Esbâb-ı sübûtiye.
38. Dava, niyet kağıdı ve piyango bileti değildir ki talihe bırakılsın, candan çalışma ister.
39. Bir avukat için tamahkar olmak ne kadar mezmûm ise ne verirlerse almak da o kadar süflî bir kanaattir.
40. Mahkeme kalemlerinin intizamsızlığından şikayet etmezden evvel yazıhanelerimizdeki evrâk-ı dava ve kuyûdâtı tanzim etmeliyiz.
41. Rekabet-i ticariye ne kadar memduh ise avukatlıkta o kadar makduhtur.
42. İyi bir avukat ale'l-ekser davasını nukât-ı esasiyeden kazanmak ister, noksâni-i eşkâlden değil.
43. Tarafeyni takrib ve sulhe muvaffak olan vekillerin mesaisi, senelerce emek sarfederek hüküm istihsal eden vekillerin mesaisinden daha meşkûrdur.
44. Avukatları üzen, sinirlendiren ne midir? Onu hepiniz bilirsiniz: Koridorlarda intizar. En ziyade meyus eden de adem-i ismâ-ı meram.
45. Şimdi müfti-i mâcin kalmamıştır, inşallah içimizden vekil-i mâcin de çıkmaz.
46. Her yerde vakar, avukat için şiar olmalıdır.
47. İlm-i hukuk bir deryadır. Baştan başa şinâverlikle kat olunamaz. Onun ufak havzlarında seyahat için peydâ-yı iktidar olunabilir. Binâenaleyh münkasim olduğu muhtelif branşlardan birinde karar ihtisası ideal ittihaz etmelidir.
48. Genç rüfekâya en hayırhahâne nasihatimiz, Garb lisanlarından birini elde ermeleridir.
49. Avukata, avukat her nerede tesadüf ederse selam vermeden geçemez.
50. Borçlar Kanunu, vekilleri işçi zümresinden addediyor, iftihar edelim! Çünkü asrımızda en kıymetli ve ehemmiyetli unsur ve bizzat servet, işçiler ve ameledir; biz ise fikir amelesiyiz. Bu, iftiharımızı dü-bâlâ eder.
https://t.co/BasmdMB1kq
Bir gün, Spinoza sinagoga girer.
Amsterdam’da 1656 yılının temmuz ayında, 23 yaşındaki Baruch Spinoza, Avrupa’nın en güçlü sinagogunun önünde durdu, içeri girmeden derin bir nefes ald��.
Dışarı çıktığında bir daha asla aynı insan olmayacağını biliyordu.
Avrupa Yahudiliğinin merkezinde, en etkili din adamlarına açıklamak üzere olduğu şey sadece felsefi bir keşif değildi.
Bu, insanlığın bin yıldır içinde kilitli kaldığı zihinsel hapishanenin anahtarıydı.
Bu erkeklerin inşa ettiği, sürdürdüğü ve sadece onların işine yarayan bir hapishaneydi.
Spinoza, dünyadaki her dinsel kurumun umutsuzca sonsuza dek gömülü kalması için dua ettiği şeyi ortaya çıkarmıştı.
Spinoza, Tanrı’nın var olmadığını söylemedi.
Çok daha kötü bir şey yaptı: *Dinlerin Tanrı’sının politik bir icat olduğunu kanıtladı.*
Neden tüm dünya dinlerinin bu kadar benzer bir yapısı var?
Neden hepsi sizinle, ilahi olan arasında aracılara ihtiyaç duyuyor?
Neden hepsi, Tanrı adına konuştuklarını iddia eden adamlara mutlak itaat talep ediyor?
Spinoza bu soruların cevabını keşfetti.
Tanrı sonsuzsa nasıl yaratığından ayrı olabilir?
Eğer Tanrı mükemmelse neden ibadete ihtiyaç duysun?
Eğer Tanrı sevgi doluysa neden cehennemi yarattı?
Ve sonra her şeyi değiştiren o soru geldi.
Eğer Tanrı, olacak her şeyi biliyorsa neden her şey tam da bildiği gibi gerçekleştiğinde kızıyor?
Spinoza, tüm organize dinin sinir uçlarına, tüm kontrol sistemini destekleyen temel çelişkiye dokunmuştu.
Eğer Tanrı, İncil’in iddia ettiği gibi gerçekten sonsuz, her yerde ve ebediyse o zaman bir yerde olamaz, her yerde olmak zorundadır.
Eğer Tanrı gerçekten mükemmelse hiçbir şey arzulayamaz çünkü arzu eksiklik anlamına gelir ve mükemmellikte eksiklik olamaz.
Eğer Tanrı gerçekten ebediyse fikrini değiştiremez çünkü değişim zaman anlamına gelir ve ebediyet zamanın ötesindedir.
Ama o zaman kimdir bu sinirlenen, pişman olan, anlaşmalar yapan, cezalandıran ve ödüllendiren Tanrı?
Kimdir bu tam olarak huysuz bir kral gibi davranan Tanrı?
İncil’in Tanrı’sı, Tanrı değildir.
O, politik gücün insani yansımasıdır.
Spinoza’nın keşfettiği şey sadece felsefi değildi, binlerce yıldır işleyen mükemmel bir sosyal mühendislik planıydı.
Bir kontrol mimarı gibi düşünün.
Ordular olmadan milyonlara nasıl egemen olursunuz?
Onları nasıl gönüllü olarak sizin için çalıştırırsınız?
Onların, onlara zarar verse bile sisteminizi savunmalarını nasıl sağlarsınız?
Basit.
Görünmez bir Tanrı yaratın.
Her zaman izleyen ama asla gözlenemeyen bir Tanrı.
Din adamlarına hitaben devam etti: Sürekli yargılayan ancak yargı kriterleri sadece sizin tarafınızdan yorumlanabilen bir Tanrı.
Koşullu seven bir Tanrı.
O sadece din adamlarının belirlediği kurallara uyanları sever.
Şiddetle cezalandıran bir Tanrı ve tesadüfen, onun adına cezaları uygulayan sizsiniz.
Cömertçe ödüllendiren bir Tanrı ve ne tesadüf, bu ödüllerin nasıl dağıtılacağına karar veren, dağıtımı kontrol eden sizsiniz.
Dahası, bu Tanrı’nın bir egosu vardı.
Kıskanıyordu.
Fikrini değiştiriyordu.
Politik anlaşmalar yapıyordu.
Kabile kriterlerine göre favori halklar seçiyordu.
Mali haraçlar talep ediyordu.
Başka bir deyişle, tam olarak tapınılmak isteyen dünyevi bir kral gibi davranıyordu.
Ve bu Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri, tesadüfen, krallar gibi yaşıyorlardı.
Altın saraylar, lüks kıyafetler, tebaalarının yaşamı ve ölümü üzerinde mutlak güce sahipler.
Bu sistemin en parlak yanı, kendini sürekli kılmasıydı.
İnsanlar ne kadar çok acı çekerse o kadar çok manevi teselliye ihtiyaç duyarlar.
Ne kadar çok manevi teselli ararlarsa o teselliyi sağlayanlara o kadar bağımlı hale gelirler.
Ne kadar bağımlı hale gelirlerse teselliyi verenlere o kadar çok güç verirler.
Bunların ne kadar çok gücü olursa insanları acı çektirecek durumlar yaratma yetenekleri o kadar artar.
Bu mükemmel bir iş modelidir.
Sorunu yarat sonra çözümü sat.
Yarayı aç, merhemi sat.
Korku üret, korunma sat...
Metelkova!
İlk görüşte aklıma hemen Kopenhag’daki Christiana’yı getiren Metelkova aynı Christiana gibi insanların kendini özgürce ifade ettiği, sanatın değer gördüğü özgür ruhlu bir bölge.
Burası gündüzleri sanat galerileri, graffitileriyle ünlüyken, geceleri partileriyle, kulüplerden gelen yüksek sesli müzikleriyle, gece ve gündüz iki farklı kimliğe bürünen bir bölge.
Eskiden Yugoslavya ordusunun kışlası olan Metelkova, 1991’de Slovenya’nın Yugoslavya’dan ayrılmasıyla boş kalmış. Sonrasında, ‘Network of Metelkova’ denen bir topluluk belediyenin de onayıyla bu bölgeyi kullanmaya başlamış. Daha sonra Ljubljana Belediyesi’yle işler yolunda gitmeyince, azınlık kesimin direniş sembolü haline gelmiş.
Ljubljana’ya yolunuz düşerse, Metelkova’ya uğramayı ihmal etmeyin!
Sanatla kalalım,
Y.!🦋
..
📸 Ljublijana, Slovenia
#GeziNotlarım #Metelkova
Octobre 1971, le Philharmonique de Berlin entre en état de grâce sous la tempête à peine contrôlée de Karajan. Les notes partent alors dans une cadence obstinée qui vient s'imprimer directement sur le muscle cardiaque.
À écouter le volume à fond pour rêver d’horizons à conquérir.
XV. asır vakanüvisi Jacques du Clercq'in vekayınamesinde Fatih Sultan Mehmet'in ağzından yazılmış apokrif mektup:
"Morbesan'dan papa VI. Alexander'a:
'...yani bir zamanlar Troya'nın efendisi, Türklerin atası ve lideri yüce Priam'ın soyundan, yani Anthenor'un soyundan geldiklerinden, şanları, adları ve kudretleriyle bizden olduklarından onlara [İtalyanlara] karşı tabi bir sevgimiz olduğu üzere; ve bu cihetle onun halefi olarak mezkur Troya şehrini yeniden inşa edilmesini, hakimiyetini yeniden sağlamayı, tüm Avrupa'yı imparatorluğumuzun itaatine almayı idrak ve teklif ediyoruz.
ve bilhassa Hektor'un kanının, Troya'nın yıkılmasının, büyük Pallas mabedinin kirletilmesinin öcünü almak için, Venediklilerin geldiği, zorla hakim oldukları, bize kehanetlerle vaat edilen topraklarla beraber tüm Yunanistan'a ve Troya'yı yok edenlerin halefi ve mirasçısı olan halkına boyun eğdirdik.
itidalli zatınızdan ricamız bundan böyle o tür fermanlar yazmaktan geri durmanız ve hıristiyanlardan bizimle savaşmalarını istememenizdir..."
Toplantı herkesin katılımına açık ve ücretsizdir. Yüz yüze katılım için aşağıdaki linkten kayıt olabilir ve ön hazırlık için karar ve video dökümlerini edinebilirsiniz:
https://t.co/inFPRBavN6
Bertrand Russell survived a plane crash into the sea near Trondheim in 1948, swimming clear at the age of 76, and afterwards liked to say that smoking had saved his life, since he had been seated in the smoking section.