“The paradox of education is precisely this—that as one begins to become conscious one begins to examine the society in which he is being educated.”
— James Baldwin
Victor Hugo’nun “Notre-Dame’ın Kamburu” adlı romanında, teşhir sehpasına bağlı Quasimodo, kendisiyle alay eden kalabalıktan su ister. Çevresindekiler yardım etmek yerine kahkahalarla karşılık verir; yüzüne kirli bir sünger, başına taş atılır. Bir gece önce kaçırmaya çalıştığı Esmeralda’nın kalabalıktan çıkıp merdivenleri tırmandığını görünce, onun da kendisinden öç almaya geldiğini düşünür. Esmeralda ise hiçbir şey söylemeden kemerindeki matarayı çıkarıp mahkûmun kurumuş dudaklarına yaklaştırır. Quasimodo’nun gözünden iri bir yaş süzülür; genç kız matarayı ağzına dayayınca suyu uzun yudumlarla içer. Az önce onun susuzluğunu eğlenceye dönüştüren kalabalık, bu kez yardımına koşan genç kızı alkışlar.
İnsan, bir topluluğun içindeyken davranışlarının ölçüsünü kendi vicdanından çok çevresindekilerin tepkilerinde arayabilir. Çoğunluğun onayladığı bir haksızlık sıradanlaşır, kişi, tek başınayken utanacağı bir davranışı başkaları da yaptığı için haklı görmeye başlar. Fakat birinin öne çıkıp doğru bildiğini yapması, az önce kimsenin üstlenmek istemediği sorumluluğu birden herkesin takdir ettiği bir erdeme dönüştürebilir. Böyle anlarda iyiliği alkışlamak, insanın kendi payını sorgulamadan kendisini iyilerin arasında saymasına da yarar. Bir iyiliği alkışlamak kolaydır, zor olan, henüz kimse onaylamazken onu yapabilmektir.
Carl Jung, insan yalnızlıktan keyif almaya başladığında, bir başkasını ihtiyaç değil de sadece keyif için hayatında istediğinde, o zaman gerçek aşk ona gelebilir diyor. Çünkü birbirine muhtaç olanlar değil, birbirini özgürce seçenler gerçek temas kurabilir. Bir sığınak değil, bir gökyüzü olsun aşk hepimiz için.
Art Arda Krizler, Güven Erozyonu, Siyaset Kurumu ve Muhalefetin Sınavı...
TDP Genel Sekreteri @RedifEkinci ile #günedair 'de konuştuk
https://t.co/1hB3vBaF4D
Pınar Barut’un bugün yaptığı paylaşımı dikkatle okudum.
Bir gazetecinin, kamuoyunu yakından ilgilendiren bir davayı takip ettiği için baskı gördüğünü, meslektaşlarının mahkeme kapısından geri çevrildiğini, yayın kuruluşlarına telefonlar açıldığını ve en sonunda kendisini güvende hissetmediğini söylemesi son derece ciddi bir durumdur.
Burada mesele bir gazetecinin mahkeme salonunda bulunma ve kamuoyuna bilgi aktarma hakkıdır. Mesele, haber takibinin dışarıdan gelen baskılarla sınırlandırılıp sınırlandırılmadığıdır. Mesele, gazetecilerin yalnızlaştırılması ve caydırılmasıdır.
Pınar’ın aktardığı iddiaların ayrıntıları mutlaka ortaya çıkarılmalı, baskı ve tehditler kayıt altına alınmalıdır. Kendisinin bana aktardığı kadarıyla, yaşanan bu çirkin olayların tanıkları da bulunmaktadır.
Bir meslektaşım “kendimi güvende hissetmiyorum” diyorsa, bunu görmezden gelmek mümkün değildir!
Ama burada bize düşen yalnızca dayanışma mesajı vermek de değildir.
Bu dava ile ilgili yapılan haberleri takip etmek, çoğaltmak ve görünür kılmak hem gazetecilerin hem de kamuoyunun sorumluluğudur.
Bir gazeteci yalnızlaştırılıyorsa, onun yaptığı haberi daha çok kişi okumalı, paylaşmalı, arşivlemeli ve takip etmelidir. Çünkü bir haberi susturmanın en etkili yolu onu yalnız bırakmaktır, buna karşı verilecek en güçlü cevap ise o haberi çoğaltmaktır.
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği Başkanı olarak da, bir gazeteci olarak da bu sürecin takipçisi olacağım.
Gazetecilik yapmanın bedeli yalnızlaştırılmak, tehdit edilmek ya da mahkeme salonundan uzaklaştırılmak olmamalı.
Pınar yalnız değildir.
Ve bu ülkede gazetecilik yapan hiç kimse, yaptığı haber yüzünden kendini güvensiz hissetmek zorunda bırakılmamalıdır!
Şu videoyu paylaşalı iki sene olmuş ama hala bana çok şey söylüyor.
“Çağın en büyük hastalığı, başarı üzerine kurulmuş bir hayat isteğidir. Hayatın anlamı başarıda değil özgürlüktedir. Sadece başarı için yaşayan insanlar, köle ruhludurlar, özgür olamazlar.” Rousseau
Bakın Byung-Chul Han ne diyor:
¿Y si el mayor peligro para nuestra sociedad no fuera la maldad, sino la estupidez?
La alarmante teoría de Dietrich Bonhoeffer que explica el mundo de hoy.
La Teoría de la Estupidez de Bonhoeffer:
El peligro silencioso
Durante los años más oscuros de la Alemania nazi, el teólogo y pastor Dietrich Bonhoeffer reflexionó desde su celda sobre cómo una sociedad culta y moderna había caído en la barbarie colectiva.
Su conclusión fue revolucionaria y alarmante:
la estupidez es un enemigo del bien mucho más peligroso que la maldad misma.
👉 ¿Por qué es más peligrosa que la maldad?
Contra la maldad se puede luchar:
se puede denunciar, combatir e incluso legislar en su contra.
El malvado, en el fondo, suele tener conciencia de que está rompiendo las reglas.
Con la estupidez, en cambio, estamos completamente indefensos.
La persona dominada por ella es impermeable a los argumentos lógicos y a los hechos objetivos.
Si se le presentan pruebas que contradicen sus dogmas, simplemente las ignora o las tacha de irrelevantes.
Al sentirse completamente segura de sí misma, se vuelve agresiva y sumamente peligrosa al ser confrontada.
No es un defecto intelectual, sino moral
Bonhoeffer aclaró que esto no tiene nada que ver con el coeficiente intelectual o el nivel educativo. Existen mentes brillantes que operan bajo una profunda estupidez y personas sencillas que desbordan sabiduría moral.
La estupidez ocurre cuando un individuo renuncia voluntariamente a su capacidad de juicio propio.
👉 El contagio social y el rol del poder
Para el pensador, la estupidez es un fenómeno sociológico.
Observó que el ascenso de una fuerte estructura de poder (política o religiosa) infecta de estupidez a gran parte de la población.
Al integrarse a un grupo o adoptar ciegamente una ideología, el individuo sacrifica su independencia interior.
En este estado, la persona ya no piensa por sí misma:
se convierte en un repetidor de eslóganes, consignas y narrativas prefabricadas.
Al delegar su conciencia al colectivo, se transforma en una herramienta dócil capaz de cometer o justificar las mayores atrocidades sin experimentar remordimiento alguno.
👉 La conclusión de Bonhoeffer
La estupidez no se cura con más instrucción o datos, sino con un acto de liberación interna y coraje moral.
Hasta que el individuo no recupere la valentía de examinar sus ideas de forma autónoma y de tolerar la incomodidad de contradecir a su propio grupo, seguirá atrapado en este peligroso letargo.
Ek açıklama:
Ian Parker'ın eleştirel psikolojideki temel argümanı, psikolojinin ve psikiyatrinin tarafsız veya nesnel birer bilim değil, kapitalist düzeni ve mevcut güç ilişkilerini korumak için işleyen ideolojik ve politik aygıtlar olduğudur.
Parker, psikolojinin toplumsal çelişkileri ve sınıfsal baskıları bireylerin içsel sorunlarına indirgediğini savunur.
Vaka: "Kişilik Bozukluğu mu, Mülksüzleştirilme Dehşeti mi?"
Danışan: 33 yaşında, özel bir hastanede sözleşmeli hemşire veya taşeron sağlık emekçisi.
Klinik Teşhis: Borderline (Sınır) Kişilik Bozukluğu ve Bipolar Manik Atak.
Semptomlar: Aniden yükselen öfke patlamaları, terk edilme korkusu, çabuk değişen duygudurum, dürtüsel harcamalar ve derin bir içsel boşluk hissi.
Klinik Yanılgı: Terapist, erken çocukluk dönemi bağlanma yaralarına ve terk edilme şemalarına" odaklanır. Danışana Diyalektik Davranış Terapisi (DBT) teknikleriyle duygusal regülasyon ödevleri verir öfke anında buz tutmasını, nefesine odaklanmasını ve dürtüsel eylemlerini ertelemesini tembihler.
Oysa sınıfsal gerçeklik şudur:
Terk Edilme Korkusu mu, Güvencesizlik Dehşeti mi? Tıbbın "terk edilme aşırı duyarlılığı" dediği şey tek bir idari kararla patronun iki dudağı arasından çıkacak bir sözle işsiz kalabileceğini, kirasını ödeyemeyip sokağa atılabileceğini bilen bir mülksüzün tarihsel hafızasıdır. Danışan hayali bir anne-baba terk edişinden değil arkasında duran hiçbir devlet korumasının, sosyal güvencenin ve birikmiş sermayenin olmadığı o kurumsal ve sınıfsal sahipsizlikten korkmaktadır. Sistem, onu her an sistemin dışına atmakla tehdit etmektedir.
Öfke Patlaması mı, Sınıfsal Hiddetin Bastırılamaması mı? 12 saatlik ağır nöbetlerin, mobbing uygulayan hekimlerin ve asgari ücrete mahkum edilen emeğin yarattığı gerilim bir noktada taşmak zorundadır. Terapistin kontrolsüz öfke dediği şey, insanın haysiyetine yapılan systematically tecavüze karşı ruhun verdiği en sağlıklı en meşru savunma refleksidir. Bu öfkeyi buz tutarak ya da nefes alarak soğutmak köleyi kırbaçlanırken ses çıkarmayacak kadar uysallaştırmaktır.
Dürtüsel Harcama ve İçsel Boşluk mu, Tüketim Tuzağında Nefes Alma Çabası mı? Haftada 60 saat çalışan bir insanın cebinde kalan üç kuruşla kontrolsüzce bir şeyler satın alması ya da anlık hazların peşine düşmesi bir dürtü denetim bozukluğu değil çalınan hayatın yerine ikame edilen sahte bir özgürlük simülasyonudur. Yaşam alanı tecrit edilmiş geleceği elinden alınmış insan, tıkıldığı o varoluşsal boşluğu tüketim nesneleriyle doldurmaya çalışır. Bu bir kişilik arızası değilde yabancılaşmanın doruk noktasıdır.
Psikiyatri, güvencesizliğin ve sınıfsal köleliğin yarattığı haklı isyanı "kişilik bozukluğu" sanıyor. Oysa kadının ihtiyacı öfkesini bastıracak yalnızca terapi seansları değil insanca çalışma saatleri, iş güvencesi, kreş hakkı ve örgütlü bir mücadeledir.
Girne’de Katamaran Faciası Sonrası
Gönüllü Psikolojik Destek Ekibine "İhtiyaç Yok" Dendi...
Alın Size Kriz Yönetimi!
#GüneDair ‘de Prof. Dr. Biran Mertan ile konuştuk
https://t.co/vHRET9wlLl
Bu kriz ve kaos ortamında gazeteciler kamu adına görev yapıyor. Yaşananların her anını kayıt altına alıyor, bir bilgi kırıntısına ulaşmak için gece gündüz çalışıyor; tanıklıkları, ihmalleri ve sorumlulukları ortaya çıkarıyor, toplumu bilgilendiriyor, yürütmenin ve yargının da yararlanabileceği araştırmalar yapıyor.
Böylesi ağır bir felaketin ortasında gazetecilere saldırmayı marifet sanan terbiye ve vicdan yoksunu bazı şahıslar, meydanı boş bulduklarını sanmasınlar!
Toplum, sorumluluğu bulunan siyasetçilerin ve idarecilerin hesap vermesini, istifa etmesini istiyor. Bu haklı talebi haberleştiren gazetecilere hakaret ederek ne ihmallerin üzerini örtebilir ne de sorumluları görünmez kılabilirsiniz.
Yaklaşan seçimlerde adaylık ya da milletvekilliği hesabıyla “devletçilik” taslayanlara açıkça söylüyorum: İnsanların hayatını kaybettiği bir facianın ardından gazetecileri hedef göstermek siyaset değil, ahlaki bir çöküştür. Ağızlarınızı toplayın! Gazetecilere yönelik her hakaret, tehdit ve hedef göstermeyi kayıt altına alıyoruz. Hukuk önünde hesap sormaktan ve sorumlular hakkında tek tek dava açmaktan geri durmayacağız.
Yabancı basın mensuplarına da çağrım açıktır: Kıbrıs’ın kuzeyinde medya patronlarının yapmadığı yatırımların yükünü, son derece kısıtlı imkanlarla görev yapan emekçi gazeteciler taşıyor. Meslektaşlarımızın emeğine ve çalışma alanlarına saygı gösterin; meslek etiğine, yerel kurallara ve sahadaki düzene uyun. Dayanışma beklerken saygısızlığa göz yummayacağız!
Gazeteciler hedef değildir.
Gazetecilik suç değildir.
Bu felaketin üzeri de hakaretle, tehditle ve zorbalıkla örtülemez!
KKTC'deki feribot kazası sadece bir kaza değil maalesef. Öğrencilik yıllarımdan beri farkında olduğum, adanın politik ve ekonomik gerçekliğini göz önüne seren bir diğer üzücü olay.
Ekonominin giderek kumarhaneler, büyük oteller, turizm ve bir kaç günlüğüne gelip para harcayıp gidebilen insanların etrafında şekillendiği bir yerde yaşıyoruz.
Zamanında İstanbul'da öğrenci olarak tek opsiyon uçak olduğunda ailemi görmeye gelmek bile büyük bir planlama haline gelmişti. Ve artık adaya gelmeyi bırakmıştım. Diğer yandan özellikle Türkiye'de ailesi olan, KKTC'de yaşayan (ve tam tersi) pek çok insan için en temel ulaşım giderek daha da pahalı ve zor hale geliyor.
Yaz aylarında uçak biletleri akıl almaz seviyelere çıktığında deniz ulaşımı romantik bir yolculuk değil bir zorunluluk oluyor.
Özellikle de göçmenler için.
Bu yüzden bu kazanın görüntülerini sınıf meselesinden bağımsız düşünmek imkansız.
Bir tarafta kumarhane hafta sonları ve lüks oteller için uçakları önceden rezerve eden şirketler ve bu şirketlere tanınan türlü imkanlar, imtiyazlar varken, diğer tarafta uçakla seyahat etmek maddi olarak erişilemez hale geldiği için hayatları pahasına saatlerce deniz yolculuğu yapmak zorunda kalan insanlar varsa bu farkın kendisi adanın ve adayı yöneten yakın/uzak kişilerin bilinçli politikasıdır.
Tüm mağdurlara geçmiş olsun. Hayatını kaybedenlerin yakınlarının başı sağolsun.
kıbrıslı gazeteci ayşemden akın'ın yazdıkları o kadar kıymetli ki. türkiye'deki basın kuruluşlarının etkileşim uğruna her türlü onursuzluğu yapabilmekle ilgili sınır tanımayan gözü dönmüşlüğüne, canavarlaşan tıklanma arzusuna karşı da önemli bir hatırlatma içeriyor:
“bir insanın ölüm korkusuyla attığı çığlık ‘etkileşim’ malzemesi değildir.”
Babamız Mustafa Kemal Yaralı Girneden Taşucuna giden ve alabora olup batan feribottaydı.Kendisinden haber alamıyoruz.Yetkili mercilere ulaşamıyoruz.Destek bekliyoruz.Paylaşım yaparak bize destek verip babamızı bulmamıza yardım edin lütfen #Kıbrıs#KKTC#Girne#Feribot
KIBRISLI TÜRK İNSAN HAKLARI VAKFI
Dün Girne’den hareket eden bir geminin batması sonucunda insanların hayatını kaybettiği ve yaralandığı büyük bir facia yaşanmıştır. Yaşanan bu olay karşısında yalnızca üzüntümüzü ifade etmek yeterli değildir. İnsan yaşamının söz konusu olduğu böylesi ağır bir olayın bütün yönleriyle, şeffaf ve etkili biçimde araştırılması ve sorumluluğu bulunan herkesin hesap vermesi gerekmektedir.
Öncelikle kamuoyunun, söz konusu geminin denetimlerinin hangi makamlar tarafından, hangi tarihlerde, hangi usul ve standartlara göre yapıldığını; geminin sefere çıkmasına hangi belgeler ve kontroller sonucunda izin verildiğini bilme hakkı vardır. Burada söz konusu olan yalnızca özel bir ticari faaliyet değildir. Yolcu taşımacılığı, idarenin izni ve ruhsatı altında yürütülen bir kamu hizmetidir. Kamu hizmeti fiilen özel kişiler tarafından yürütülse bile kamu hizmetinin asıl sahibi ve esas sorumlusu idaredir, bu unutulmamalıdır.
Yaşam hakkının korunması, devletin yalnızca kişilerin yaşamına doğrudan müdahale etmemesini değil, öngörülebilir riskler karşısında insan yaşamını koruyacak etkili bir mevzuat, denetim ve uygulama sistemi oluşturmasını ve bu sistemi fiilen işletmesini de gerektirir. Bu nedenle yaşanan facianın münferit bir “kaza” olarak değerlendirilmesiyle yetinilemez.
Bu kapsamda ilgili bakanlardan başlayarak denetim, izin ve gözetim süreçlerinde görev ve yetkisi bulunan tüm bürokrat ve kamu görevlilerinin hukuki, idari ve siyasi sorumlulukları ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Karar alma, denetleme ve gözetim yükümlülüğü bulunan bütün makamlar bakımından sorumluluk zinciri eksiksiz biçimde ortaya çıkarılmalıdır.
KKTC’de ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı, kamuoyunda kısa süreli tepkilerin ortaya çıktığı, ardından olayların unutulduğu ve gerekli yapısal önlemlerin alınmadığı bir kısır döngünün devam etmesini kabul etmek mümkün değildir. Bunun değişmesi ancak şeffaflık, hesap verebilirlik ve adaletin sağlanmasıyla mümkündür.
Adalet, yalnızca sorumluların tespit edilmesi değil, sorumluluğu bulunanların hukuk önünde hesap vermesi ve benzer olayların yeniden yaşanmaması için gerekli mekanizmaların kurulup işletilmesi anlamına gelir. Yaşamını kaybedenlerin yakınlarının ve toplumun adalet duygusunun yeniden tesis edilebilmesi, yaşananların üzerinin zamanla örtülmemesine ve sorumluluğun bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılmasına bağlıdır.
Bu nedenle adli ve idari mekanizmalar gecikmeksizin ve bütün yönleriyle işletilmeli; deliller güvence altına alınmalı; denetim ve izin süreçlerine ilişkin tüm belgeler korunmalı ve kamuoyuna açıklanmalı; sorumluluğu bulunan kişiler, görev ve makamlarına bakılmaksızın, hukuk önünde hesap vermelidir. Sorumluluğu tespit edilenlerin gerekli yaptırımlarla karşılaşması, yalnızca geçmişte yaşananların hesabının verilmesi bakımından değil, benzer faciaların yeniden yaşanmasının önlenmesi bakımından da zorunludur.
Ancak bu şekilde bundan sonra yapılacak denetimler gerçek anlamını kazanabilir; kamu kurumlarına duyulan güven yeniden tesis edilebilir ve en önemlisi, yakınlarını kaybeden ailelerin ve toplumun adalet duygusunun sağlanması ve korunması mümkün olabilir.
Hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz.
Tüm yetkili makamları, yaşanan facianın bütün boyutlarını hiçbir kişi veya kurumu korumaksızın ortaya çıkarmaya; denetim süreçlerini ve ilgili belgeleri kamuoyuyla paylaşmaya; etkili, bağımsız ve şeffaf bir soruşturmanın yürütülmesini sağlamaya ve sorumluluğu bulunan herkesin hesap vermesi için gerekli hukuki mekanizmaları derhal işletmeye çağırıyoruz.
İnsan yaşamının korunması bir tercih değil, devletin temel yükümlülüğüdür. Adalet ise ancak sorumluların hesap vermesiyle sağlanabilir.