Gelin size birazcık pratik felsefe anlatayım hadi. Hem ontolojinin sürekli kavramsal konuşma gerektirmediğinden bahsetmiş oluruz, hem de ontolojinin pratik hayattaki etkileri nedir ona değinmiş oluruz biraz.
Öncelikle agnostisizm ontolojik bir duruş bile değildir esasında arkadaşlar. Öyleymiş gibi kullanılıyor biliyorum, birçok yerde literatüre bile böyle geçti hatta, ama yanlış. Bu tarz kavramların böyle algılanmasının ana sebebi çok büyük kısmının Avrupa menşei ve Katolik Kilisesi'ne karşı pozisyonlanarak üretilmesinden kaynaklanıyor. Avrupa'dan devşirme metodolojiler bunlar anlayacağınız. Yanlış metodolokiler. Biraz cehaletten oluyor bu durum. Avrupa'dan ithal edildiği için de bizde de din felsefesinin altında sık geçer ama din felsefesinden bağımsız bir epistemolojik bir kavramdır aslında agnostisizm.
Şöyle anlatırsam anlaşılır diye umuyorum; inanç mefhumu üzerine konuşurken dikkat ederseniz kimse size neyi bildiğinizi sormaz aslında, neye inandığınızı sorar. Bu da normaldir çünkü "inanç" bir "bilgi" konusu değildir. "Bilgi" bir "inanç" konusu olabilir, her zaman değil, ama %99 oranda belki böyledir diyeyim, ama tersi hiçbir zaman doğru değildir. Yani Platon'a kadar gidersek episteme ve doksa ayrımı kadar net bir ayrımdır bilgi ve inanç ayrımı aslında. Bilgi inançtan türer. Çünkü bilgi, kabulün üzerine inşadır. İnanç ise, tanımı itibariyle doğrudan bir kabulün adıdır.
Hatta Ludwig Wittgenstein'ın çok sık tekrar ettiğim ve çok da sevdiğim bir sözü var malum, onu tekrar edersem ve siz de üzerine biraz düşünürseniz kastettiğimi anlarsınız diye umuyorum. Der ki; "Temellendirilmiş her inancın temelinde, temellendirilmemiş bir inanç vardır.". Yani "biliyorum" dediğiniz herhangi bir şeyi bile yeterince eşelerseniz, bir noktada aslında neden inandığınızı bile bilmediğiniz, sadece ona inandığınızı fark ettiğiniz bir kabule ulaşırsınız. O şey neyse onu kabul referansı kılmış, onun üzerine bilgi inşa etmişsinizdir. Bu da Wittgenstein'ın dediği üzere insanı esasında bilen değil, özü itibariyle inanan bir varlık kılar. İnsan için önemli olan da haliyle neyi bildiğinden çok, neye inandığıdır.
Yoksa inanç konusunda Tanrı'nın varlığını veya yokluğunu zaten kimse bilmiyor ki. Ha tabi deli dediğimiz aklen ve ruhen hasta insanlar ile peyhamber olduğunu iddia eden insanlar gibi Tanrı'nın varlığını bildiğini iddia eden çok küçük bir azınlığı kenara bırakırsak kimse bilmiyor. Tabi şimdi peygamberleri delilierle bir arada kullandım diye de ne kimse kendisine bir cevap bulmuş gibi sevinsin, ne de kimse bunu dedim diye bana sinirlensin. Bu grupların ortaklaşması benim hatam değil, gözlemsel şey söyledim sadece. Bugün karşınıza bir adam gelip "Ben Tanrı'yla konuşuyorum" dese en inançlınız bile çok büyük olasılıkla o adamın peygamber olduğunu değil, akli melekelerini yitirdiğini veya dolandırıcı olduğunu düşünürsünüz. Gel gelelim bu peygamberler deliydi anlamına gelmiyor doğrudan. Ama bu korelasyon birilerinde böyle bir şüphe de uyandırabilir elbette, ki uyandırıyor da.
Ben olaya başka bir yerden bakmayı öneriyorum, "deli" dediğimiz kavramın sosyal konumlanması bile çok beşeri ve sınıfsaldır aslında dikkat ederseniz. Hani belki peygamberler gerçekten sizin bahsettiğiniz anlamda deliydi ve belki de Tanrı delilerle konuşuyor, bunu bilme ihtimalimiz var mı? Peygamber konusunu bile geçin yani, bir insanı deli diye hakir görmek size mi düşüyor ki en başta? Bu konuda söyleyeceğimiz her şey haddimizi aşıp Allah adına konuşmaya dönüşür ve bunu yapmamız esas saçma olur. Bizim bu konuda bildiğimiz veri şundan ibaret; Tanrı'yla konuştuğunu söyleyenler ya peygamber, ya da ruhsal/zihinsel sorunları olan insanlar. Bu çerçevede kim bu denklemde kimin ne olduğuna inanmayı seçerse artık, konu bu kadar.
Gel gelelim burada şunu da denkleme katmak gerekiyor muhtemelen, peygamberlerin tarihsel etkilerine baktığımızda yaptıkları işler bir deliyi fazlasıyla aşıyor. Şimdi detaylandırıp uzatmayacağım ama yan uzantılarıyla birlikte dünya nüfusunun %80'inin temel ahlaki normlarını ve hayat pratiklerini şekillendirmeyi başarmış insanlar bunlar. Dahası her büyük peygamberden sonra en az birkaç yüz yıl süren bir insanlık atılımı ve insan türünün deviniminde bir kırılım görüyoruz. Buradan çıkarımla da eğer gerçekten bu adamlar deliydiyse bile bir deli için inanılmaz işler başarmış olduklarını söylemek zorundayız. Böyle bir şeye delilik dense bile olumlu anlamda, dahi anlamında deli denebilir ancak. Hal buyken de bu bile delilik denen şeyden bunu ayrıştırıp peygamber diye bir şeyin varlığını inşa etmeye yeter aslında. Deliler var, bir de delilerin asla yapamayacaklarını başaran peygamberler var. Bu adamlar Tanrı'yı bildiğini iddia etme konusunda aynı sınıftaysa bile bu adamları aynı görmek çok yanlış. Tabi buradan peygamberleri mevzubahis anlamında "peygamber" kılmaya yeter mi derseniz o ayrı bir tartışma konusu olur, ama "deli" denen kavramdan onları ayrıştırmaya yettiği kesin gibi.
Buraya kadar anlattığım şeylerde benim tutumum da agnostik dikkat ederseniz. Çünkü dediğim gibi, agnostisizm bir ontolojik duruş değildir, zaruri bir epistemolojik pozisyondur. Bu bahsettiğim gruplar dışındaki bir insan en fazla ya agnostik olduğunu bilmez, ya da bunu itiraf edemez.
Şimdi bu anlattıklarımdan ontolojik olarak neden agnostik olmadığımı anlatayım mesela. "Hz Muhammed gerçekten peygamber miydi? Gerçekten Allah'la konuştu mu?" diye sorarsanız cevabım çok basit fark edeceğiniz üzere, bilmiyorum. Bunu bilmem mümkün değil çünkü değil mi? Kimse bilemez bunu. Hele ki 1500 sene sonradan geçmişe bakarak asla bilemeyiz. Böyle bir şeye inanabilir veya reddedebiliriz sadece. Gel gelelim ben burada böyle bir iddiası olan adamın söylediklerine, hayat pratiklerine ve ortaya koyduğu şeylere bakarak pozisyon alıyorum. Burada peygamberlerin, hatta özellikle Hz Muhammed'den gittim madem, ki en son peygamber olduğu için hakkında en çok veri de ona dair var haliyle, ortada çok etkileyici bir şey görüyorum ve bunu reddedemiyorum. Sırf beşeri düzlemdeki etkilerine bakınca, ve hatta bu yaptığı şeyleri hayat tecrübesiyle birlikte de daha derinlemesine anladıkça, zamanla bu sözlere kefil olabileceğimi fark ettim kendi adıma. Şöyle söylemem en doğrusu sanırım yani, ben Hz Muhammedin peygamber olup olmadığını bilmiyorum, ben Hz Muhammedin peygamber olduğuna inandığına inanıyorum. Yani dolandırıcı değildi bu adam, veya birilerinin ithamları gibi çıkar ve güç için yapmadı bunları, veya inançsız bir yerden toplumu düzelteyim diye bir yalan falan uydurmadı, saf bir biçimde gerçekten inanıyordu peygamber olduğuna. Bu inancının da altını çok ciddi şekilde samimiyetle doldurarak yaşıyordu. "Aman şunu demiş Kuran'da, bunu demiş" tartışmalarına lütfen kimse girmesin, bunların hepsine dair tahminlerinizin ötesinde incelemem ve haliyle cevabım var, ama 20 seneden uzun felsefeyle uğraşmama rağmen çizdiği monoteistik teslimiyet öğretisinden daha iyi bir öğreti ben görmedim en azından diyeyim. O kadar ki, yine bilmemekle birlikte, ilahi hissettiren bir rayihası var ortaya koyduğu şeyin. 1500 sene önceden anlattığı şeylerin benim bugünkü hayatıma dair etkilerine, hatta bana ulaşma şekline kadar her detayı, benim bu adamın peygamberliğini kabul etmemle sonuçlandı bende. Çok uzun süre nihilist gezdim yoksa, öyle lafta da değil, baya baya bomboş içselleştirmiştim bunu. Mutlak cevapsızlığı içselleştirmiş şekilde yaşarken "orada yoktur" diye bakmadığım en üst çekmeceden çıkmış gibi oldu yani cevap. Birden fazla okumama rağmen ne anlattığını anlamam bile seneler sürdü. Kitabın kendisi dahil olmak üzere her şeyi ne kadar yanlış anlayabileceğimi fark ettirdi bana söyledikleri yani, benim bundan etkilenmememi bekleyemezsiniz. Bütün değer yargılarımı, doğrularımı, beni ben yaptığını sandığım her şeyi, yani benliğimi yok ettiğim yerde anlayabildiğim söylediklerini ancak. Bildiğimi sandığım şeyi okumak yerine, sıfırdan okuduğumda anlayabildim bu yolun bir yol olduğunu. Bunu da anlamak istemeyene kimsenin anlatamayacağını, anlamak isteyen herkese de bu kitabın kendini açacağını bu sayede örğendim. Dahası bunu anlamak istemeyene bunu anlatmanın bana düşmediğini bile kitaptan öğrendim. Sınırlarımı öğrendim, haddimi öğrendim, bana düşenin ne olduğunu, bana düşmeyenin ne olduğunu öğrendim. Hayatımda bundan daha fazla beni tanımlayacak ama beraberinde de özgürleştirecek bir yol daha görmedim. Bu yol da benim bulabileceğimin ötesinde bir yol dedim haliyle. Ben pes edip teslim oldum mesela.
Peki biliyor muyum? Hala bilmiyorum dikkat ederseniz. Ben sadece inanıyorum.
Ha ondan öte en son şunu da ekleyeyim pratik konu dedim madem, pratik bir örnekle de bitmiş olsun. Agnostisizmin ontolojik bir şey gibi görünmesinin sebebi "biliyorum" diye ortalıkta gezenlerden de kaynaklanıyor. "Yok Tanrı'yı şöyle ispatladım, böyle ispatladım" diye konuşanlar falan var malum. Bunlara bakıp agnostisizmi meşrulaştırdığınızı düşünmeyin, yanlış bir şeye tepkisel pozisyon alarak yanlış başka bir pozisyon yaratırsınız sadece. "Tanrı'yı biliyorum" cümlesini kuranlar temel epistemolojiyi bilmediği için "bilmek" dediğinde neden bahsettiğini bilmeyen cahillerdir sadece. "İnanıyorum" deyince gözüne az göründüğü için imanını şişirmek adına "şüphesiz inanıyorum" demek istediğinden öyle diyor onlar aslında, tabii ki bilmiyorlar. Bilmekle bildiğini sanmak aynı şey olabilir mi yani en başta? Dahası bu konuda bu kadar şişirimiş bir tutum bile başlı başına derin bir şüpheye işaret eder. "Yok" demekten çok korktukları için o hissi bastırmak adına "aşırı var, inanmıyorum ben biliyorum" diyor onlar sadece. Öyle olmadığınız için de agnostiğim demek bazılarına daha doğru geliyor, ama aslında siz sadece "ben senin gibi değilim" diyorsunuz. Böyle olmanız sandığınız anlamda agnostik olduğunuz anlamına gelmiyor yani. Dedim ya başta, Katolik Kilise'sine karşı tutumdan bu böyle adlandırıldı diye, onun uzantısı bu. Anti manastır zımbırtılar hepsi.
Yoksa hani inanç bağlamında söylüyorsak ben de inanıyorum Allah'a. Hatta gelinen noktada adımın Esat olduğundan daha çok inanıyorum, öyle diyeyim. Böyle inanmak zorunda da hissediyorum kendimi, bu dönüşü olan bir şey değil. Sadece bu neyse de onu kaybetmemek için temennimi orada tutuyorum, çünkü bu şey o kadar bağımsız bana geldi ki, bir o kadar bağımsız benden gidebileceğini de biliyorum ve bunun olmaması adına maksadımı aşmamaya çalışıyorum. Bu söylediklerimin hepsi inançlı insanlar için bir şeyler ifade edecek şeyler tabi, ama dilerim herkes bunu bir gün tadar. Bundan daha büyük bir his yaşamadım çünkü. Hiç aşık olmamış birine aşık olmayı anlatmak gibi bir şey bu, anlatınca deli gibi duruyorsun aşık olmamış adamın gözünde, ama bu aşk diye bir şeyin olmadığı anlamına gelmiyor malum. Derler ya hani, "Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sandılar" diye, baya öyle bir şey bu. Allah herkese nasip etsin.
Peki şüphem var mı? Onu da söyleyip bitireyim, elbette var. Tıpkı "Adımın Esat olduğundan çok inanıyorum" diyerek verdiğim örnekte bile aslında "adımdan şüphem ettiğimi" söylediğim gibi, bu inancımdan da şüphem var. O da olmak zorunda. İnançsızlığımla dövüşebilmem için şüphe alanım kalmak zorunda çünkü. O şüphe Allah'tan değil, kendi aklımdan şüphe yani. "%100 inanıyorum" dediğim anda inandığım şey Allah olmaktan çıkıp çok hızlı şekilde aklıma tapmaya döner yoksa. Şeytanımla savaşmak için bile, aklıma oynayacak şeytanla savaşabilemek için bile şüpheye ihtiyacım var. İbrahimi inanç kültüründe şeytan bile Erol Taş kötüsü gibi yanaşmaz insana çünkü, sinsi gelir. "Sen zaten biliyorsun ya, sen zaten çok inanıyorsun, sen çözdün bu işi zaten ya" falan diye gelir şeytan. Sen nereyi kapatırsan, oradan saldırır şeytan. O yüzden de neye inandığını hatırlamak için, neye inanmadığını hatırlamak zorundasın. Neyle neyin savaşını, ne uğruna ve nerede verdiğini unutmamalısın. Ben inanmadığım hali biliyorum, oraya dönmek istemiyorum, oraya dönmemek için de en sinsi şekilde gelen şeytanla dövüşeceğim yeri bilmek zorundayım. Şeytanı muhatap alacağın yeri kaybedersen dizginlerini şeytan eline alır yoksa. Her şeyi doğru yaptığına ikna eder seni, hayatın bok gibi sürerken bile. İncil'de geçer ya, çok severim, "Şeytan cehennemi kimseye güzel gösteremeyeceğini bildiği için yollarını elinden geldiğince süslermiş" diye, ona döner iş. İyi yolda yürümediğini bilsen bile önündeki tüm yollar öyle yürünebilir görünür ki, kaybolduğunu fark etmezsin, gittikçe karanlığa niye gittiğini bile anlamazsın.
Özetle dinin temelinde bile şüphe denen şey, insanın kendinden şüphe edebilmesi için, kendine önceliklerini hatırlatması için, sınırlarını ve haddini unutmaması için elzemdir.
Agnostisizm de pratik anlamda genellikle ateistim demeye dili varmayanların anlamlandıramadığı yerdeki bilişsel çelişkilerle dolu halin ifadesi için kullanılır işte. Ontolojik bir kayboluşun kaçak durağının adıdır. Ateist olacak kadar mal değillerdir, ortada bir şeyler olduğunu sezerler, ama din de tuhaf ve karikatürize gelir gözlerine, onlar da bir geri çekilip adına bunu söylerler. O gelgitlerdeki pozisyonun adına da agnostisizm denir. İnsanlar agnostik olmaz yani, agnositik olduğunu fark eder, sonra inanıp inanmadığına karar verir sadece.
Buradan da sosyal ve dönemsel sebeplerle ateizme geçiş oranı çok yüksektir içinde olduğumuz çağda. Zor olan dinden çıkmaktır çünkü, soğuk suya girmek gibi, ilk çıkışı bir zorlar. Çıkmayı başaranın dönüşü daha zor olur. Ama agnostikler genelde görece daha zeki ateistlere dönüştükleri için orada da uzun süre konaklayamazlar, büyük kısmı bir süre sonra nihilist olur direkt. Hatta çoğu optimist nihilist olur. Onu da tam olamazlar da ama işte olduğu kadar, uzatmayayım, o civarda takılır yaşar giderler.
Ateizme kaymayan ve azınlık olan daha mal agnostiklerse deizm diye başka bir deliliğe kayarlar genellikle. Zaten yeterince uzattım, ona hiç girmiyorum bile. Deizm olacak şey değil, geçiniz, tek cümlelik hali bu.
Agnostik olmanın ontolojik pozisyon olmadığını anlayan çok çok küçük bir grupsa direkt teizme veya nihilizme kayar. Uzun yıllara dayanan farklı gruplardan edindiğim ampirik gözlemlerim buna işaret ediyor.
Arkadaşlar bakın, henüz çoğunuz fark etmemiş belli ki ama bilhassa felsefe yapmaya hevesiniz varsa öncelikle fark etmeniz gereken çok temel şöyle bir şey var; insan denen mahluk fark ettiği, üzerine düşündüğü ve nihayetinde idrak ettiği HER ŞEYİ bu evrenden çıkarmıştır. Yani "varoluş" denen şeye dair bu düzlemde konuştuğumuz her şey, varoluşun "bu düzlemde" tanık olduğumuz halinden ibarettir. Bir başka deyişle evren, bizim gerçekliğimizi kapsar. İyi ve kötü dediğimiz, doğru ve yanlış dediğimiz her şey, aklınıza gelen veya gelmeyen her şey, bildiğimiz veya bilmediğimiz her şey evrendendir. Bizim gerçekliğimiz bu evrenden ibarettir. Ha "İnsan bundan ibarettir midir peki?" derseniz bilmiyoruz, bu apayrı bir konu. Çünkü bunun dışını da idrak edemesek bile düşünmeye meyilliyiz ve bu baya ilginç. Ama insanın bu düzlemdeki gerçekliği bu düzlemden ibarettir, bu bir gerçek. Biz göremediğimiz bir rengi bile hayal edemeyen varlıklarız, bunu fark edin. Bizim gerçekliğimiz o kadar bu evrenin dinamiklerine hapistir yani.
Şimdi bunu neden söylediğimi anlatayım. Hani "kusursuz" diyorsunuz ya, oğlum nereden geldi bu "kusursuz" fikri sizin aklınıza hiç düşündünüz mü? Çok basit, siz "kusursuz" denen şeyi bile bu evrene bakarak düşünebildiniz çünkü. Bunun ne anlama geldiğini idrak edebiliyor musunuz gerçekten? Evren dediğiniz şey "kusursuz" diye bir mefhumu düşündürebilecek kadar kusursuzdur demek bu. Siz kususuzu bu evrende düşünebildiniz yani. Mesela evrende tam bir çember bile yoktur, ama siz çemberi evrene bakarak görürsünüz. Pi gibi bir sabiti evrende görmezsiniz, ama varlığını evrenden çıkarırsınız. Evren içerisinde kullanılan "kusursuz" tabiri de budur, evren size kusursuzu gösterir. Hatta ve hatta "kusursuzluk" denen mefhumun beklentisi bile evrenden gelir.
Ki bu gerçek bile tek başına evreni sizin "kusursuz" deyince anladığınız mefhumdan daha "kusursuz" kılar zaten. Sizin kusursuzluğu idrakınız bile kusurludur yani. Sizin kusursuzluk idrakınız çünkü kusur dediğiniz şeyden türer en başta. "Kusur" demeden "kusursuzluğu" bile idrak edemez yani insan beyni, dualiteye dayanan aciz bir çalışma mekanizması vardır. Evren oysa bu bağlamda o kadar kusursuzdur ki, "kusur" denen şey bile içinde "kusursuz bir orandadır". Yani evren insanın bilişsel kuruntularıyla idrak ettiği anlamda biraz daha kusursuz olsaydı şayet; dönüşemezdi, stabil bir hale gelirdi ve mutlak bir tekilliğe sıkışırdı. Keza biraz daha kusurlu olsaydı; bunları konuşabileceğiniz bir zemin bile oluşamazdı, hiçbir şey bir araya gelemezdi, her şey dağılırdı. Evren, tam kendini var edip devindirecek kadar, içinde atomları inceleyen atomlardan ibaret basit bir kimya formülü olan insan gibi bir mahluka bile kusursuzu düşündürebilecek kadar kusursuzdur.
İşte "anomali" dediğiniz şey de evrenin bu kusursuz deviniminin ana mekanimazsının isminden ibarettir. Sizin anladığınız anlamda bir kusur değildir yani o, "nedensellik" gibi bir kusursuzluğun parçasıdır. Bu sapma payı bile kusursuz işleyen bir nedenselliğe dayanır ve evreni hem ilerletip, hem stabil tutar. Yani kusursuzluğu düşündürecek kadar kusursuz oranda bir sapma payıdır anomali dediğimiz şey tamamen.
Bunları fark etmeden de tutup "Evrenin nesi kusursuz ya, her yer kusur dolu. Bir çocuk mesela sakat doğmak zorunda değildi, ama sakat doğdu. Sakat olmasa kusursuz olurdu" gibi saçma sapan ampirik çıkarımlarla bir açıklama yaptığını sanmak cahil bir ergen geri zekalılığından fazlası olmaz. Sizce evrene dair kusursuzluktan bahsedenler hiç mi hayatlarında bir anomali görmediler, sakatlık görmediler, hastalık görmediler, bozukluk görmediler de şuursuzca kusursuzluktan falan bahsettiler? Gerçekten böyle düşünüyorsanız ya kendinizi başkalarından çok akıllı sanıyorsunuz, ya da başkalarını kendinizden çok aptal sanıyorsunuz demektir; ki bunların ikisi de sadece hadsiz bir aptal olduğunuzu gösterir, kusura bakmayın.
Naçizane tavsiyem düşünmeye hevesiniz varsa en başta siz kimsiniz, bunu kendinize bir sorun. Şu anlattığımı bile anlarsanız evrenin devinim mekanizmaları hakkında bu aşığı bu kadar ilkel bir yerden atacak cüreti kendinizde bulamayacağınızı fark edersiniz çünkü. Konuşacak bir şey kalmaz değil, konuşacak ve düşünecek çok şey çıkar ama o şeylerin biçimi ve zemini tamamen değişir. Hani siz daha arkasında ne olduğunu bile göremeyen mahluklarlarsınız, bunu anlayın. Bunu anlarsanız çünkü evrenin kusursuzluğuna dair hüküm verecek kudrete nail olduğunu sanacak muazzam cehaleti anında yitirirsiniz.
Özetle felsefenin f'sini bilmeden felsefe yapmayın. Felsefe, ismi kulağa tınısı güzel geldiği için kendinizi birilerinden daha iyi veya üstün hissetmek adına veya bir şeylere saçma deyip caka satmak adına yapılan bir sosyal pratik değildir. Felsefe, insanın varoluşla ilişkilenmesinin dokümantasyonu girişimininin adıdır. Hüküm vermekten öte, düşünmekle alakalıdır. "Düşünme" denen eylemin analitik, duygusal, rasyonal tüm bağlamlarının bütünüdür feslefe. Düşünmek denen eylemi yaptığınızı idda etmek için de önce düşünebildiğinizden bir emin olun. Aklınıza gelen her şey fikir değildir, bundan çıkın. Sadece varsınız ve henüz ölmediniz diye de beyin dediğiniz kafanızdaki o kuruntu makinesinde dönen her şey meşru değildir, buna kapılmayın. Eğer bunu yapmazsanız sadece somun ekmek kadar vastalığında küstah bir şey olarak kalırsınız ve mantık kuruntularınızı, göremediğiniz bilişsel çelişkilerinizi hakikat sanırsınız. Sürekli tanık olduğunuz için aşinalık yaşadığınız evrenin görkemine karşı aptalca bir alışkanlık geliştirir ve varoluşun suratınıza her an ısrarla dikilien görkemine körleşirsiniz. Hiç öyle olması gerekmeyen şeylerin sırf öyle olmuş olması üzerinden sanki öyle olmaları gerekiyormuş gibi bir yanılgıyla hareket eder, görebileceklerinizi bile göremez olursunuz. "Neden?" sorusunu soramaz hale gelir, "çünküler" ile yaşamaya başlarsınız. Bilmdiğiniz her şeyi bildiğinizi sanırsınız. Her şeyi olabildiğince vasat şekilde dümdüz görmeyi de büyük bir erdem ve derinlik sanırsınız. Böyle felsefe falan yapamayacağınızı geçiyorum, her şeyi anladığınızı sandığınız için de hiçbir boku anlamadan yaşar ölürsünüz. Hiçbir şeyi anlamadığınız için de içten içe varoluşsal acılar çeker, sırf kendinize yokuş olup acı çektiğiniz için de bunun sizi özel ve üstün kıldığını sanırsınız. Ortalamanın bile çok altında bir hayattır bu da. Alim olmadıği gibi ariflikten de uzaktır. Yani felsefe sizi özel kılmaz, sıradanlığınızla barıştırır. Eğer felsefe sizde bunu yapmıyorsa gerçekten sandığınızdan çok daha sıradan olduğunuz anlamı çıkar buradan. En azından bunu fark edip olduğunuz şey olarak, dümdüz bir insan olarak yaşayın ki bir hayatınız olsun. İnanın aksinde olmaya çalıştığınız o şeyden bin kat daha iyi çünkü bu.
Ha ben söyleyeyim de siz yine bildiğinizi yapın tabi. Bana ne çünkü en nihayetinde, ne bok yerseniz yiyin.
@medyamuhtari Ülkedeki bütün ekspertiz firmalarına bayilik şeklinde verilebilir şu iş aslında, egzoz muayenesinde olduğu gibi. Şu mağduriyetlerin %90’ı ortadan kalkar, ama belli ki birilerinin yağlı kapısı buralar!
@Otuzhane2 Bu hep böyleydi ki zaten canım ülkemde, kışa girerken kömür, soba fiyatları artar mesela. Pandemi olur maske, kolonya fiyatları artar. Şehirde öğrenci popülasyonu arttıkça kiralar artar falan filan :)
Fırsatlar değil fırsatçılar ülkesi resmen.
@decepticon46 Her köylünün kapısında olması gereken şu araca ülkemde lüks araç sıfatıyla bakılmasına o kadar irite oluyorum ki. Avm önlerinde, şehir içi trafiğinde ppf kaplanmış süs köpeğine döndü şu araç iyice fiyatları yüzünden. Yazık!
@decepticon46 Yani demem o ki, hiç kimse ertesi gün çocuğunun Asayiş Berkemal sayfasına konu olmasını istemiyor ve kendince, elinden geldiği kadar önlemini almaya çalışıyor. Büyük şehirlerde trafik gerçekten büyük sabır işi ve sınav.
@decepticon46 Okul önlerinde uyuşturucu satışları, sapık/tacizci korkusu, servis şoförlerinin denetimsizliği, öğrenciler arasındaki zorbalık/şiddet aileleri buna mecbur bırakıyor bir noktada. Yoksa bu aileler içinde hem zaman hem de maddiyat açısından bir yük, bir angarya.
Dikkat ettiniz mi? Gazeteci bozuntuları s*pıkların yaptıklarından "reşit olmayan bireylerle ilişki" diye bahsediyorlar. Reşit olmayan birey dediğin çocuk senin. Çocukla ilişkiye girmek nedir? Bunun kız çocuğu var erkek çocuğu var. Bu kişilere ped*fili diyemiyorsunuz. Bu kişilere s*pık diyemiyorsunuz. Çocukların ırz*na geçmiş diyemiyorsunuz. Bu olayları normalleştirme gayretinize asla izin vermeyeceğiz. Allah sizi de ateşinde yaksın.
Gerçek olaylardan esinlenerek yapılmasının da katkısıyla herhalde çok üzücü bir filmdi.
Anne/baba olanlar izlemesin diyesim var fakat en çokta onlar izlemeli sanki.
Tedbirli olmakta fayda var çünkü dünya maalesef orospu çocuklarıyla dolu bir yer.
Önüne her konanı beğenmeyen, nazlı olan, daha iyisine layık olduğunu düşünen de bir şekilde elde eder o iyiyi. Eylemsel bir dua gibidir bu bir yerde. Naz yapan, kucakta mırıldayan çoğu zaman kazanır yani :)
Köpekle kedi arasındaki en belirgin fark şu olabilir;
Köpeğe ne versen yer, aza kanaat eder. Kedi nazlıdır, her zaman daha iyisini ister, verileni beğenmezse yemez, daha iyisi için bir arayışa girer.
Köpeği de dizine oturtup saatlerce sevemezsin, o mırıltıyı, o nazı ararsın zaman içinde sürekli.
Hayat çoğu zaman insanlar için de böyledir zaten biraz. Aza kanaat edenin çoğu da isteyebileceği pek düşünülmez.