memleketin en nitelikli okullarından odtü'yü onur derecesiyle bitiriyorsun, en özgün müzik gruplarında şarkılar söyleyip binlerce insana ses oluyorsun, cezaevinin dört duvarı arasında bile pes etmeyip romanlar, öyküler yazıyor; sait faik, ümit kaftancıoğlu ödüllerini alıyorsun. her şartta üreten, düşünen, yaşama ve insana değer katan bir hayat sürüyorsun.
peki devlet ne yapıyor?
zor ile 20'lerinde seni alıp kapatıyor hapishane duvarları arasına. daha insanca, daha özgür bir ülke istediğin için. bununla yetinmekle de kalmıyor. ecevit’in büyük bir pişkinlikle “hayata dönüş” adı verilen o karanlık katliamlarında iki gözünün birden hücresel olarak ölmesine neden oluyor. tıp fakülteleri defalarca “cezaevinde kalamaz” dediğinde, her seferinde işgüzarlıkla tutsaklığına devam ediliyor. atk raporlarına bile savcı karşı çıkıp hayatını tüketmek için seferber oluyor.
dile kolay, 30’u aşkın yıl... su katılmamış bir gaddarlık ve düşmanlık...
ilya ehrenburg’un dizelerinden çıkan “ötekilere bıraktık güneşi karşılamayı, nasıl ama nasıl isterdik biz de yaşamayı” şiirini, metin turan’ın 90’lardaki yorumuyla dinlemelisiniz. okuduğu dizelerin yaşamının hakikatine dönüşmesi bu ülke adına utanç verici bir şey.
sizi sikeceğiz ya başka yolu yok. şunu yapmayı teklif ettikleri anda utançtan yerin dibine girmeyen herkesi sikeceğiz. devrimden sonra çay kaşığıyla metro kazdıracağız size çok sinirlendim
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
Özcan Aksu Marmara (Silivri) Cezaevinde nasıl öldü?
📌 Ablası görüşte kardeşinin kendisini tanımadığını söyledi.
📌 Ailesi kefeni açıp işkence izlerini fotoğrafladı
📌 Kayıtlara “şüpheli ölüm” diye not düşüldü; otopsi raporu çıkmadı
📌 Marmara cezaevi (Silivri) 2 Nolu’daki infaz koruma memurları neden “bize geldiğinde böyleydi” dedi?
https://t.co/MxSjtS13oJ
"Hangi dağ efkârlıysa oradayız
Perişan edilen her şey bizimdir.
Yağmur oluyoruz hangi ırmak kurusa
Gülüşümüz çocuk,
Adımız eşkıyaya çıkmıştır bizim."
Ahmet Telli'ye rahmetle. https://t.co/KpJ3geUPN8
Şiiriyle, sözüyle ve bıraktığı eserlerle edebiyat dünyasında derin izler bırakan değerli şair Ahmet Telli'nin vefatını büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.
Ahmet Telli'ye rahmet; ailesine, yakınlarına, sevenlerine ve edebiyat camiasına başsağlığı diliyoruz.
♾️
Em bi xemgîniyekê xeberdar bûn ku helbestvanê hoste û hêja Ahmet Telli, yê ku bi helbestên xwe, gotinên xwe û berhemên xwe şopeke kûr di cîhana edebiyatê de hiştiye, koça dawî kiriye.
Em ji bo Ahmet Telli rehmê; ji malbat, xizm, hezkirî û hemû civata edebiyatê re sersaxiyê dixwazin.
"Suya düşen bir karanfilse yüreğin
bırak kendini ırmağın türküsüne gülüm
vursun seni o taştan bu taşa
o çağlayandan bu çağlayana sürüklesin.
Kavgadan uzak kalmışsan
sevdadan da uzaksın demektir
devinmez yüreğinin magması
çatlamaz sabrın kara taşı unutma"
Edebiyatı, şiirin ve düşünce dünyasının değerli ismi Sevgili Ahmet Telli'nin entübe edildiğini büyük bir üzüntüyle öğrendim.
Baskılara, karanlığa ve umutsuzluğa karşı; dizeleriyle kuşaklara cesaret veren Ahmet Telli'nin bu zorlu süreci en kısa sürede atlatmasını diliyorum.
Kendisine acil şifalar; ailesine, dostlarına ve onu yüreğinde taşıyan herkese dayanışma duygularımı iletiyorum.
İyi haberlerini almayı umut ediyoruz.
#AhmetTelli
biraz uzun olacak ama bu sefer de böyle olsun napym.
aslında hiç suç olmayan bir şey yaptığını düşün. ortada bir suç yok, sen de biliyorsun, seni eleştirenlerin büyük bir kısmı da biliyor. ama yaptığın şey yeterince görünür olduğu için ve yeterince birilerini hoplattığı için, hakkında dava açılabiliyor.
oysa sen bu ihtimale karşılık avukatlara danışmışsın, hazırlanmışsın, hukuken elinden geleni yapmışsın. öyle ki şort tişört elini kolunu sallayarak dönüyorsun ülkeye. çünkü ortada korkacak bir şey olmadığını biliyorsun. haklısın da. hukuken de vicdanen de haklısın.
ama mesele tam da burada başlıyor.
eğer ortada standartları belli, kişiye göre eğilip bükülmeyen bir hukuk yoksa, haklı olmak tek başına çok da bir şey ifade etmiyor. günün sonunda seni alıp bir 'kuyu'nun dibine atabiliyorlar.
sonra insanlar davayı konuşmaya başlıyor. "hakim şu soruyu hiç sormamış bile", "savunması çok güçlüydü". bunları okuyunca bazen yabancılaşıyorum herşeye. çünkü sanki ortada normal işleyen bir düzen var da herkes onun detaylarını tartışıyor gibi.
deniz göktaş bütün bunların böyle sonuçlanabileceğini düşünmemiş olamaz. zaten riskin farkında olmadan o sahneye çıkacak biri değil. ama benim aklıma takılan başka bir şey var.
evet gerçekten haklıydı. evet ortada gerçekten suç denebilecek hiçbir şey yoktu. e sonra? n'olacak? kaç gün konuşacağız bunu? bir hafta mı, iki hafta mı? sonra n'olacak?
bence hepimizin cevabını bildiği soru tam olarak bu.
ortaçag avrupasında meydanlarda kurulan sehpaları düşün. bir mahkum asılıyor. kalabalık toplanıyor, olan biteni izliyor. konuşuyor, tartışıyor. kimi üzülüyor, kimi alkışlıyor, kimi sessiz kalıyor. sonra kalabalık dağılıyor. ertesi gün dükkanlar açılıyor, insanlar işine gidiyor, hayat devam ediyor. meydanda olan meydanda kalıyor.
bugün yöntemler değişti ama refleks çok da değişmedi. birkaç gün öfkeleniyoruz, birkaç gün konuşuyoruz, birkaç gün dayanışma mesajları görüyoruz. unutursak kanımız kurusunlar falan sonra başka bir gündem geliyor ve dönüp ona bakıyoruz. kuyunun dibindeki insan ise hala aynı yerde duruyor.
o yüzden mesele insanların tepki göstermemesi değil. insanlar zaten tepki gösteriyor. kızıyorlar, üzülüyorlar, paylaşıyorlar, tartışıyorlar. ama bir süre sonra herkes kendi hayatına dönüyor.
belki de bu yüzden bu ülkede herkes birbirini tanıyor ama kimse kimseyi koruyamıyor.
kalabalığız ama topluluk değiliz.
aynı şeylere sinirleniyoruz ama aynı yerde duramıyoruz. birkaç gün sonra dağılıyoruz. dağıldığımız anda da hikaye bitiyor.
sonra yeni bir tivit geliyor. onu konuşuyoruz. sonra bir yenisi geliyor. onu konuşuyoruz. tweetler hafıza üretmiyor. birkaç günlüğüne dikkat üretip sonra akışın içinde kayboluyor.
biz asla örgütlü bir topluluk olamadık. olsaydık o zaman tek tek insanların sesini ortak bir sese dönüştürebilirdik belki. bunu başaramadıkça da her olay aynı şekilde sonlanıyor. kalabalık toplanıyor. gösteri izleniyor. yorumlar yapılıyor. kalabalık dağılıyor. ve geriye yalnızca kuyunun dibindeki insan kalıyor.
ve hayat, sanki hiçbir şey olmamış gibi, kaldığı yerden devam ediyor.
belki de bu ülkenin en güçlü refleksi bu. her şeyi normalleştirmek, her şeyi unutmak ve her şey yolundaymış gibi yapmak.
tivit biter çocuk kuyuda unutulur.
olmasın
1200 metre yerin altında iletişim kesildi!
Yerin 1200 metre altında kendini kilitleyen ve açlık grevindeki madencilerle iletişim kurulan internet ve telefon hattı şirket yönetimi tarafından kesildi. Acil bir durumda dahi madencilere ulaşma imkânı ortadan kaldırıldı. Madencilerin başına gelecek her şeyden Kiremitçiler Grup sorumludur
https://t.co/Vt90hK5oHt
Kayyım tarafından işten çıkarılmış olmama ve kanser hastası olmama rağmen yaşadığım bu haksızlık, sizlerin desteği sayesinde görünür oldu.
Paylaşım yapan, beğenen, yorum yazan, takip eden, etkileşimde bulunan, sesimi duyan, gören, eşine dostuna söyleyen, sosyal medyada olmayıp haberi ulaştıran herkese; kalbimin en içten yerinden teşekkür ederim.
Silivri Hapishanesi’nden Merdan Yanardağ’ın @merdanyanardag gönderdiği mesajda dile getirdiği gibi: “Tele1’i geri istiyoruz.”
Bu talep yalnızca benim değil, hepimizin talebidir.
İşten çıkartılan tüm Tele1 emekçilerinin hakları verilene kadar, onların sesine ses olmaya ve dayanışmayı büyütmeye devam edeceğim.
@drmyanardag@tele2haber
#Tele1
#DayanışmaYaşatır