Başarının %90’ı ne derseniz, soğukkanlılık derim. İnsanlar kaygılanırken siz sakin olacaksınız, insanlar sizi kışkırtmak isterken siz gri bir kaya gibi sarsılmaz duracaksınız. Mesele süreçte kimin yapay bir şekilde avantajlı göründüğü değil, bitiş çizgisini kimin geçtiği, son sözü kimin söylediği, meseleyi kimin kendi lehine noktaladığıdır. Çürük meyveler, ağaçtan çabuk düşer. Kötü niyetli menfaat üzerine birleşen birlikler, çabuk çözünürler. Siz daima ahlak ve etik değerlerinizi korumalı, işleriniz adım adım, sakince ve sıra sıra ilerletmelisiniz. Böyle yaptığınızda havada esen rüzgarın bile size yardım etmeye başladığını göreceksiniz.
33 YILIN UTANCI
Ekranlar an be an, canlı yayında aktarıyordu her şeyi.
“Dine hakaret var!” diye bağıranlar Madımak Oteli’nin dört bir yanını sarmıştı.
İçeride Aziz Nesin, Metin Altıok, Behçet Aysan, Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin ve 27 can daha vardı. Bütün memleket izliyor, o kapıya engel olacak, o güruhu oradan dağıtacak tek bir kolluk kuvveti dahi görünmüyordu.
Ellerinde benzin bidonlarını göstere göstere binaya dayandılar. “Yakın!” sesleri arasında koca bina alevlere teslim oldu. Bu korkunç kalabalığa göre insan yakmak, “cennet”in kapılarını açan bir anahtardı.
Emniyet dışarıdan sadece seyretti. Alevler yapıyı sardığında artık çok geçti. 33 insan dumanla, alevle, korkuyla soluksuz kaldı. O dumanın içinden son anda çıkabilen tek isim Aziz Nesin oldu.
Onlar kimdi?
Kalemdi, bağlamanın teliydi, dönülen semah ve hakikatti. Alevi inancının ozanları, memleketin ortak hafızasıydılar. Banaz’lı ulu ozan Pir Sultan Abdal’ı anmak için Sivas’taydılar.
Metin Altıok karanlığa karşı şiir yazıyor, Behçet Aysan dizelerini insanlara okuyarak paylaşıyordu. Muhlis Akarsu, Nesimi Baba ve Hasret Gültekin bağlamalarının tellerine dokunup Hakk’ın divanında insanları hakka çağırıyordu.
Semaha dönmeye gelmiş genç kızlarımız da oradaydı. Yüzlerindeki gülümseme ateşin yakıcılığında buz kesti. Büyük bir umutla geldikleri Sivas’ta semahları alevlerin içinde yarım kaldı.
Koray ve Menekşe
Aralarında 14 yaşındaki Menekşe Kaya, elinden tuttuğu 12 yaşındaki kardeşi Koray vardı.
Halk oyunları ekibiyle gelmişlerdi Sivas’a. Menekşe ablalık ediyor, Koray ablasına bakıp semaha özeniyordu. Umutları aynı çantadaydı; korkuları aynı alevde kül oldu.
33 canın en küçüğü onlardı. Çocukluğu bölüşemediler, ölümü bölüştüler. Ailelerinin yüreğine kazınan bir acı olarak kaldılar. İki kardeş bu dünyadan birlikte göçtü, hafızalara da yan yana kazındı.
Menekşe soldu, Koray büyümedi. Adları Sivas’ın dumanında yan yana kaldı.
33 yıl sonra ne değişti?
Zaman geçti, kıyıma dair dosyalar tozlandı. Bu kıyımcı kalabalıktan bazıları aklandı, bazıları “zaman aşımı” denilerek evlerine yollandı. Oysa bu vahşete kurban giden 33 can ve otel çalışanı iki emekçi, evlerine bir daha asla dönemedi.
Acıyla anıyoruz.
Çünkü unutmamak, acının ilk merhemidir. Sivas’ta yanan otel, Türkiye’nin birlikte yaşama umudunu, farklı inanç ve kimliğe tahammülünü, aydınların ve sanatçıların dokunulmazlığını da küle çevirdi.
...O ateş hâlâ sönmedi. Her 2 Temmuz’da içimizi yakmaya devam ediyor...
Ferhat Tunç
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
@hdpdemirtas Sayın sevgili Demirtaş sizi bugün rüyamda gördüm;bir meydandaydık ve Selahattin Demirtaş geliyor dediler iki polis tarafından adliyeye götürülmekte olan başka bir Selahattin Demirtaş o kalabalığın ortasındaki Selahattin Demirtaş’a bakarak gözleri dolu onu izliyordu.Hayır olsun 🌻
İnanılmaz bir hayatta kalma hikayesi👇🏼
2021 yılında Himalayalar'da tek başına bir trekking sırasında kaybolan bir Rus öğrencisi, dört yıl sonra National Geographic muhabirleri tarafından Nepal'deki yüksek irtifalı bir Budist manastırının koruyucusu olarak bulundu.
24 yaşındaki Alina Vetrova, Annapurna Üs Kampı'ndan ayrıldı ve bir daha dönmedi. Üç hafta süren bir kurtarma operasyonu gerçekleştirildi, ancak bir çığın onu öldürdüğü varsayımıyla operasyon sonlandırıldı. Ailesi Novosibirsk'te sembolik bir cenaze töreni düzenledi.
Ancak 2025'in başlarında, kayıp manastırlar hakkında belgesel çeken bir ekip, 4.800 metre rakımdaki uzak bir dağ tapınağında manastır cüppeleri giymiş, akıcı Tibetçe ve Nepalce konuşan genç Avrupalı görünümlü bir kadın keşfetti.
Meğerse yükseklik hastalığından bilincini kaybeden Alina, keşiş rahipler tarafından bulunmuş ve bitkisel infüzyonlarla aylarca bakım yapılmış. Bilincini geri kazandığında, geçitler karla kaplanmıştı - iniş yazın olana kadar imkânsızdı. Bu aylar boyunca, Tibet tıbbı ve meditasyonu öğrenmeye başladı.
Manastır abbotuna göre, Alina nadir bir yeteneğe sahipmiş - dağ otlarının kokusundan tıbbi olanlarını kusursuzca tanıyabiliyormuş; rahipler bunu reenkarne bir ruhun işareti olarak yorumlamış. Ona Tenzin Dolma adı verilmiş ve manastırın eczacılığını devralmak üzere eğitilmeye başlanmış; bu pozisyon 40 yıldır kimseye verilmemiş.
Alina şimdi 600'den fazla yüksek irtifalı bitki türünden oluşan bir koleksiyonun sorumlusu. Geleneksel bordo cüppesini giyiyor, başı tıraşlı ve bileklerinde statü işareti olarak giymesine izin verilen ritüel yak kemiği bilezikler var. Alnına her sabah tören sırasında safran macunu sürülüyor.
Gazeteciler ona dönmek isteyip istemediğini sorduğunda, Alina güçlü bir aksanla Rusça yanıtlıyor: “Zaten evdeyim. Dağlar, seçtiklerini bırakmaz.”
Merhabalar, 40 yaşında iki çocuk babasıyım.Lisans maliye mezunuyum ama uzun süredir düzenli bir işim yok ve zor bir süreçten geçiyoruz. Kirada oturuyorum. Kızım ikinci sınıfa gidiyor, Zeki ve meraklı bir kız. Kızım için burs verebilecek dernek ya da vakıf arıyorum. @mahfiegilmez
Diyarbakır’da yüzde 85 engelli doğan genç, 1,5 milyon TL’lik tedavi umudu için günde 10 saat hurdacılık yapıyor. Beş ailenin tek çalışanı olan genç, “Yüzde 80–90 iyileşme şansım var” diyerek hayata tutunuyor.
Şırnaklı Güzel Sanatlar Lisesi'nde okuyan 18 yaşındaki Hüsam Oral Virjinya'da bir Sanat Üni.
de okumaya hak kazandı
Sponsor arıyor
Yürekli sanata eğitime değer veren iş insanları Hüsam'a destek olun ltf.
"Sanatın Aziz Sancar'ı olmak istiyorum" diyor
#AkpKeyifteEmekliSefalette
Bu babanın feryadını neden kimse duymuyor?
3 kızını beyin tümörü kanserinden kaybeden Diyarbakırlı baba Mehmet Mazhar Kavak aynı rahatsızlık nedeniyle tedavi gören dördüncü kızının durumunun kötü olduğu ve Sağlık Bakanlığını kendilerine gerekli desteği vermediğini haykırıyor. Lütfen bu babanın çığlığını duyun. Bu aile 3 evladını kaybetti büyük acılar yaşadı daha büyük acılar yaşamasınlar. Hasret Doğu Kavak’ın yaşaması için lütfen ses olalım…
Şırnaklı Hüsam Oral, çizdiği resimlerle ABD’nin en prestijli sanat okullarından Virginia Commonwealth University’ye dünya genelinde birinci sıradan ve tam burslu kabul edildi.
https://t.co/yMHIY9i0nh
@claudeai@evrimagaci “ #gizliisbirligi “ gibi yeni bir furya mı başladı, yoksa çoktan mı başladı bilmiyorum ama #claudeai yi anlatırken siz, bu video bana bunu hissettirdi. Bunun sakıncası yok benim icin, sanırım #reklam süreçleri de #evrim geçiriyor. 🐞