@melisalphan Artik bu ülke beni ve benim gibi düşünenleri korumuyor, dışlıyor, ayırıyor. Tecavuzcuyu kolluyor,serbest birakiyor, cocuk ve hayvan haklarini kale bile almıyor. Doga ve çevre katlediliyor. Yasam alanımiz daraldı, nefes alamiyoruz.
Bugün, 3 yıldır devam eden Salacak Sahili’nde uğradığım saldırıyla ilgili davanın duruşması vardı.
Duruşmaya fiziken katılma talebim uygun görülmedi ve cezaevinden SEGBİS aracılığıyla katılmamın yeterli olduğuna karar verildi. Hiçbir sanığın katılmadığı duruşmaya, Marmara Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan SEGBİS üzerinden katıldım.
Bir kamu görevlisinin görevini yapmasını engellemek amacıyla saldıran, yaralayan ve linç etmeye çalışan kişiler bugün özgürce hayatlarına devam ediyor, kamu alanlarında ticaretlerini sürdürüyor. Ben ise kamu görevimi yaptığım için tutukluyum.
Sonucun ne olduğunu merak edenler olacaktır. Dosya için Aralık ayına yeni bir duruşma günü verildi. Böylece dava dördüncü yılına doğru ilerliyor.
KAAN ARTIK YOK!
Vasiyeti üzerine mektubunu herkese
iletelim. Kaan, bu mektubu yazmış,
sadece annesine vermiş.
(Neden sadece annesine olduğunu okuduğunuzda anlayacaksınız.)
“Bu mektup adresine ulaşmalı”
dedim kendi kendime..
Buyurun siz de okuyun.
Sağlık bürokrasisindeki herkes okusun. Noktasına, virgülüne dokunmadan aktarıyorum..
"Ben bundan 6 sene önce lösemi hastalığına yakalandım. Ankara’da LÖSEV’in LÖSANTE Hastanesi’nde çok zor olan tedavim başladı, 2 sene sürdü. Tam “İyileştim” derken hastalığım tekrarladı.
Tekrar başa döndük ve 3 yıllık tedaviye başladık. Hiç yıkılmadım, “Ben bu hastalığı yeneceğim” diye anneme, kardeşlerime söz verdim. Ama lösemi canavarı beni 3’üncü kez pençesine alıp lösemi tekrarlayınca tam umudum kırılmak üzereyken LÖSEV’in doktorları yine imdadıma yetişti
ve “Artık sana kemik iliği nakli yapacağız ve yaşatacağız” dediler.
3’üncü defa uzunca bir kemoterapi aldım, yine saçlarım döküldü, ateşler içinde yandım ama sonunda Kemik İliği Nakli Servisi’ne geçmeyi başardım. LÖSEV LÖSANTE Hastanesi’nin Kemik İliği Nakli Servisi tıpkı bir uzay üssü. Her tarafı havadaki gözle görülmeyen en küçük tozları, mikropları süzen hepafiltrelerle kaplı.
Doktorlar, hemşireler içeri girerken özel solüsyonlarla yıkanıyorlar, çok özel kıyafetler giyiyorlar.
Annemden başka kimse içeri giremiyor, o da dışarı çıkamıyor.
Adeta fanusta yaşıyordum. Kapıların birisi kapanmadan diğeri açılmıyor. Anlayacağınız, sağlığımız için dünyanın en steril Kemik İliği Nakil Merkezi’ndeydim. Bir gün hematoloji uzmanı profesör doktor odamıza geldi ve “Artık radyoterapi (ışın tedavisi) alacaksın, sonra da sonra da kemik iliği naklini gerçekleştireceğiz. Ama radyoterapi için başka hastaneye gideceksin” dedi. Hemen,
- Bizim hastanemizde yok mu, dedim.
- Var, hem de dünyanın en iyi radyoterapi cihazları var ama kullanamıyoruz, dedi
- Neden, diye sordum.
- Çünkü Sağlık Bakanlığı ruhsat vermiyor, yani çalıştırmamız yasak.
- Neden, kötü bir şey mi yaptınız?
- Hayır, her şey yönetmeliklere uygun. Hatta Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’ndan (TAEK) ruhsat da alındı ama kullanamıyoruz
Bağışıklık sistemim çökmüşken ve bu servisten dışarı adım atmamam gerekirken hem sabah hem de akşam (günde 2 defa) başka bir hastanede radyoterapi almak için dışarı çıktım ve ışın aldım.
Düşünebiliyor musunuz, hem milletin tuğla bağışlarıyla satın alınmış dünyanın en mükemmel
5 milyon dolarlık aleti LÖSANTE Hastanesi’nde çürüyor hem de ben aynı hastanede 2 kat aşağıdaki bu özel merkezde ışın tedavisi alabilecekken dışarıya yani mikrop dolu ortama çıkıp hayatımı tehlikeye atıyorum. En son olarak size şunu itiraf etmek istiyorum:
“Beni lösemi hastalığı öldüremedi ama bürokrasi canavarı öldürebilecek.” Belki de sayılı günlerim kaldı. Ben görmedim ama bu mektubu herkese iletirseniz, sizin sayenizde başka lösemili çocuklar bu cihazın çalıştığını görebilirler.
Saygı ve sevgilerimle..
(Kaan Özelçam)
BABAMA...
“14 yaşında düştüm yola, gurbete, köyde anne yok, baba yok ne yapacaktım? Köyden Zara'ya yürüdük" der, anlatırdı babam.
"Kulaksız Çöpçüler Koğuşu’nun orada 20 kişi bir evde kalırdık. Gündüzcüler kalkar, gececiler yatardı ama yataklar hiç boş kalmazdı. Araba falan nerede, koşarak giderdik işe… Sonra, Maksim'de bulaşıkçılık yaptım, taksicilik yaptım, sonra askere gittim" derdi.
Askerlik anıları hem babam için hem Türkiye siyasi tarihi için bir tanıklıktı. Şöyle anlatırdı: “Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i idam eden mahkeme hakiminin şoförüydüm. Komutanı bırakır kapı arasından dinlerdim duruşmaları. Gelir giderken Deniz'i izlerdim. Koç yiğitti, boylu posluydu, aslan gibiydi. Annesiyle babası gelir tel örgülerin orada otururdu, izler üzülürdüm. Bir gün yanlarına gittim gizlice, ellerini öptüm, ‘Ben hakimin şoförüyüm’ dedim. Ana, 'Hakim ne diyor evladım bizim çocuklar için?' diye sordu. Ben de, ‘Bir şey der mi bana anacığım’ dedim ve boynum bükük ayrıldım yanlarından’ der, titreyen sesiyle anlatırdı o günleri.
Askerden gelip, Beyoğlu Belediyesi'nde şoför olarak işe girmiş babam. Çöp kamyonu kullanır, sokak sokak gezermiş Beyoğlu'nda. Her gün gittiği sokaklardan birinde çöpünü aldıkları evlerden birinde bir kız görmüş, sevmiş ve böyle evlenmişler annemle...
Üç kardeştik, çocuktuk, babamız evde olmazdı çoğunlukla, sabah 5'te kalkar belediye işine gider, öğleden sonra 3’te taksiye çıkar, gece 12’de eve gelir yatardı. Yatmadan teybe bir kaset koyar; ya Papur, ya Aşık Gülabi dinler, öyle yatardı. Belki de tek keyfiydi o.
Sadece Pazar günleri görürdük babamı. Öyle yoğun çalıştı yıllarca, ekmek aslanın ağzında derdi.
Ablam, abim, ben okuyalım diye her fedakarlığı yapardı, yemez yedirir, giymez giydirir derler ya, o fedakarlıkla, 'Yeter ki okusun çocuklar' derdi. Belki de yaşamadığı çocukluğunu, görmediği mevkileri, çalışarak geçen gençliğinin, yitip giden yıllarının, ezilmişliğinin bedeli olarak çocukları, bizler, güzel yerlerde olalım, okuyalım istiyordu.
Babam; artık büyüdük, evlendik, gelinlerin, damadın oldu, 7 torunun oldu.
Oğlun, o çöp kamyonunun direksiyonunda ter döktüğün, sokaklarını arşınladığın, Beyoğlu'na başkan oldu sayende. Her işçiye baktığımda sen aklıma geldin, seni gördüm gözlerinde, evlidirler, evlerinde onlar da evlat sahibidirler, belki de geleceğin başkanlarını yetiştiriyorlar diye düşünür, sana duyduğum saygıyı, sevgiyi gösterirdim tüm işçi kardeşlerime.
Senden öğrendim ben, “Emek en yüce değerdir” demeyi.
Başkan oldum, çok çalıştım baba, şimdi yolum düştü mahpusa. Cezaevine girdiğimde dimdik ayaktaydın, arabanı kullanır, Örnektepe’ye kahveye giderdin. Ama ilk açık görüşümde tekerlekli sandalyeyle getirdiler ya seni, o an dünya başıma yıkıldı. Sen bizim dağımızdın, kaç yaşında olursak olalım, mevkimiz ne olursa olsun gölgene sığındığımız çınardın.
O an sen beni mahpus, ben seni hasta görünce ağladık, sarıldık ya gitmiyor aklımdan. Erkekler ağlamaz derler, oysa bal gibi ağlarmış işte...
Bu Babalar Günü kapını çalamayacağım, elini öpüp sarılamayacağım ama biliyorum ki yol arkadaşlarım, dostlarım, eşim ve kızlarım çalacak kapını, onlarca İnan Güney öpecek elini.
Üzülme dayan babam, elbet bu günler geçecek ve ben kapını çalıp elini öpeceğim, gölgene sığınacak, sarılacağım ve mutluluk gözyaşları dökeceğiz.
O güne kadar, özgür günlerde kucaklaşana kadar kal sağlıcakla babam. Hani bir türkü dinlerdin ya hep; "Ben yanarım yavrum sana, yavrum yanar yavrusuna" derdi; biliyorum sen bana, ben yavrularıma yanarım hücrede.
Bu Babalar Günü sen evladından, ben evlatlarımdan ayrıyım baba…
Ne sana ne bana kutlu olmayacak ama kutlayacağımız, güleceğimiz, sarılacağımız daha nice Babalar Günü’ne olan inancım tam. Ellerinden öpüyorum, elbet bugünler geçer, zulüm son bulur, yeter ki sen sağlıklı ol, var ol babam.
Sağlıcakla kal… Oğlun İnan Güney Silivri Zindanı
Ablamı kaybedeli 600 gün oldu. Bir sabah 5. kattaki evinin balkonundan düştüğü haberini aldım. Duygularımı tarif edemem.
Gece eşiyle 2 saatlik bir kanlı boğuşmanın hemen ardından düştü.
Sanık eş o gün ailemizle bağlantısını kesti. 78. gün serbest kaldı.
Olay enine boyuna soruşturulmadı. Hiçbir sorumuza cevap alamadık. Bırakın sanıktan cevap alamamamızı, mahkeme en önemli sorularımızı bu davanın konusu değil diye engelledi.
Resmen bu kadar gün sanığın ifadesine göre yargılama yapıldı.
Kamera görüntüleri incelenmedi. 2. katta düşme anını gören tanık dikkate alınmadı. Canlandırma yapılmadı.
Güllü olayında biz etkin soruşturma nedir görmüş olduk.
Sanık kendini kahraman ilan etti ve şimdi suçsuz ilan edilecek.
Biz sorularımıza cevap almadığımız sürece Tuğba’nın ailesi olarak suçsuzluğuna inanmıyoruz.
Biz sadece Tuğba’ya inanıyoruz ve şu an ciddi bir adaletsizlik yaşıyoruz.
#tuğbayavaşiçinadalet
#düşerseminanma
Lütfen izleyin. Demokratik haklarını kullanan öğretmenler, basın açıklaması yapıyor. Eylemi bitiriyorlar ama hukuksuz şekilde gözaltına alınıyorlar. Bu gözaltılar suçtur.
5 yıldır ülkemizde yasaklı olan bir pestisit nasıl oluyor da ihraç edilen taze biberlerimizde çıkıyor? Bunları kimin yetiştirdiği ve ihraç ettiğini bakanlık biliyor olmalı.
Peki bunlara bir cezai işlem uygulanıyor mu?
Bunların iç pazara sattığı ürünler denetleniyor mu?
@TCTarim
Gün geçmiyor ki para ve iktidar hayatı mahvetsin!:((.
Yaşam alanları daraltılan, ormanları parçalanan yaban hayvanları bir de “av turizmi” adı altında hedef haline getiriliyor. Bir canlının yaşam hakkı, hiçbir ekonomik gerekçenin ya da eğlence anlayışının konusu olamaz.
Kızıl geyik av ihalesinin iptal edilmesini talep ediyor, tüm doğa ve yaban hayatı dostlarını basın açıklamamıza çağırıyoruz.
📍 İnegöl Orman İşletme Müdürlüğü önü
📅 23 Haziran Salı
🕧 12:30
#KızılGeyiklereDokunma #AvİhalesiİptalEdilsin #DOĞADER #YaşamıSavunuyoruz
Seneler önceydi.
Hastanenin ilk uzman hekimiydim.
Çalıştığım hastanede başhekimle ciddi bir tartışma yaşamıştık.
Tüm hekimlerin ciddi sorunları vardı.
Duyulmuyor, görülmüyor, çözülmüyordu!
Olaylar büyüdü.
Siyasiler, yöneticiler, türlü türlü insanlar işin içine girdi.
Bir sabah yine hastaneye girdim.
Koridorda bir temizlik personeli paspas yapıyordu.
Beni görünce durdu.
Gülümsedi.
"Nasılsınız hocam?" dedi.
Sonra etrafına bakınıp yaklaştı.
"Hocam, sizi buradan gönderecekleri konuşuluyor. Benim siyasi çevrede tanıdıklarım çoktur. İsterseniz halledebilirim."
Bu kez ben gülümsedim.
Ama canım sıkılmıştı.
"Sen dert etme. Su akar, yolunu bulur." dedim.
Ardından beni gerçekten geçici görevlendirmeyle gönderdiler.
Uzun mücadelelerden sonra, zaten gün gibi ortada duran haklılığımızı anlatabildik.
Benim bu hayatta tanıdığım en arkası olan kişi hâlâ o temizlik görevlisidir...
O kadar yani.
Birçok insan benim gibidir.
Dayısı yoktur.
Forsu yoktur.
Torpili yoktur.
Hayatı onun için kolaylaştıracak, yoluna kırmızı halılar serecek bir gücü yoktur.
Bu nedenle elinde tek bir yol kalır:
Haksızlık yapanın karşısında dimdik durmak.
Bugün açlık grevindeki öğretmenler de, DUS emeği hiçe sayılan ya da atanamayan diş hekimleri de bunu yapıyor.
Çünkü onların tek sermayesi, haklı olmalarıdır!!!
Bilkent Üniversitesi Arkeoloji Bölüm 1.'sinin mezuniyet konuşması:
"Her gün haberlerini okuduğumuz kadın cinayetleri, hormona erişimi kısıtlanıp intihara sürüklenen translar ve sermayenin merhametine kalan işçilerden, kendimizden de bildiğimiz gibi hayatta kalmaktan daha politik bir eylem yok.
Ancak hayatta kalmakla yetinmeyeceğiz.
Kesişimsel mücadelemizi kampüslerde ve sokaklarda yaşattığımız gibi akademide de yaşatmaya devam edeceğiz."
Türkiye A Mill Futbol takımı Dünya Kupası'nda ilk turda elendi. Ve bunun için her futbolcuya Bodrum'da birer villa ve milyonlarca dolar verildi!!! Ama Avrupa şampiyonu, Dünya şampiyonu kadın voleybolcular uçakta ekonomi sınıfında yolculuk ettirildiler. Gerçekten yazıklar olsun.
AKP devletin kasasını nasıl hortumluyor?
5 yandaş şirkete ait termik santrallere, üretmedikleri elektrik için astronomik tutarda teşvik ödendiğini tespit ettik.
2018-2025 yılları arasında;
Ödenen teşvik tutarı 559 Milyon Dolar!
AKP marifetiyle⬇️
Kapasite mekanizması adı altında verilen bu teşvik, Türkiye Elektrik İletim A.Ş.’nin;
Santrallere ait elektrik kapasitelerini güya emre amade olarak hazırda tutmaları için veriliyor.
Yani üretilmemiş elektrik için AKP’nin yandaş şirketlere ödeme garantisi
verdiği bir teşvik!
Bugüne kadar ödenen teşvik tutarlarının
dolar karşılığı (2018-2025 arasında);
🔴 IC İçtaş-Limak’a ait Yeniköy-Kemerköy termik santrallerine: 192 Milyon Dolar
🔴Kolin Holding’e ait Soma Kolin termik santraline: 125 Milyon Dolar
🔴Konya Şeker A.Ş.’ye ait Soma B termik santraline: 100 Milyon Dolar
🔴Aydem Holding’e ait Yatağan termik santraline: 82 Milyon Dolar
🔴Kazancı Holding’e ait Bolu Goynük termik santraline: 60 Milyon Dolar
Yani 5 yandaş şirkete ödenen toplam teşvik tutarı: 559 Milyon Dolar❗️
Güncel kurla 26 Milyar Lira!
Bunun adı soygundur!
Kaynak: Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) Resmi İnternet Sitesi
Suudi Arabistan’la yapılan 5.000 MW’lık enerji anlaşmasının oylanması sırasında kürsüye 79 pusula gönderildi. İsim yoklamasında ise salonda sadece 4 AK Parti milletvekilinin bulunduğu görüldü.
İlk oylamada katılım 165’te kaldı, ikinci oylamada da toplantı yeter sayısı sağlanamadı. Sözleşme oylaması geçersiz sayıldı, Genel Kurul kapandı.
Milletin Meclisi’nde cevap bekleyen soru açık:
79 pusulayı kim verdi, kim sahte imza attı,milletvekilleri neredeydi?
Mahkeme kararını beklemeden ilk kazma!
🔴İstanbul’un en değerli kıyı alanlarından biri olan Kadıköy Rıhtım’da yapılmak istenen cami ve yeraltı otoparkı projesi için yargı süreci devam ederken gece yarısı saatlerinde çalışmaların başlaması tepki çekti.
📌Kadıköy sakinleri Cumhuriyet’e konuştu:
''Rıhtımda 6-7 tane tarihi camii var giden sayısı çok az. Daha o camiler dolmuyorken tek deprem toplanma alanımızın ranta kurban gitmesini izliyoruz.''
"11 yıllık biyoloji öğretmeniyim, aylık 22 bin tl alıyorum, yazın kafede çalışıyorum"
Özel sektör öğretmeni Betül Koca açlık grevinin dördüncü gününde...
@acikradyo'da bu sabah çalışma koşullarını anlattı.
Podcast burada👇
https://t.co/trejCMDqRB @ogretmensendika
Devamlı yurtdışına giderken yakalanan sebze meyveyi duyuyoruz da hiç Türkiye'de iç pazara verilmeden yakalanıp imha edilen ürün haberi duydunuz mu? Duyamazsınız çünkü gizleniyor(muş). Sorsanız çok sıkı denetimlerden bahsederler ama bağımsız denetimler farklı şeyler söylüyor. Örneğin Greenpeace Türkiye incelediği zincir market ve pazar numunelerinin %31,6’sının Türk Gıda Kodeksi’ne göre yasal limitlerin üzerinde zehirli kimyasal/yasaklı ilaç barındırdığını tespit etmiş. Yani yaklaşık olarak yediğimiz her 3 şeyden biri zehirli.
📍Bu rezaleti herkes görmeli!
TBMM'de yapılan yoklamada 76 AKP milletvekilinin salonda olmadığı halde sahte yoklama pusulası ve sahte imza düzenlenerek varmış gibi gösterildiği tespit edildi! (T24)
"— Alpay Özalan: YOK.
— Mustafa Demir: YOK.
— Murat Cahit Cangı: YOK.
— Engin Şimşek: YOK.
— Rıdvan Nazırlı: YOK."
Bu tam anlamıyla SKANDAL ve SUÇ! Bu milletvekilleri hakkında Resmi Evrakta Sahtecilik’ten dava açılması gerekiyor. Hem vergilerimizle maaş alıp, hem de meclise gitmiyorlar.
Aldığınız maaşlar haram zıkkım olsun!