Ben ekonomist değilim ama rakamlar ortada... Durumun vehametini anlamak için okur yazar olmak yetiyor.
İki yılda düzlüğe çıkacakken; parayı fotoğraflarda görmeye başladık. Nas ile başlayan serüvenimiz böyle bitmemeliydi...
Saadet Partisi Genel Merkezimizin başlatmış olduğu, 81 ilde halkın sorunlarını yerinde dinlemeyi amaçlayan ilçe taramaları programı kapsamında Giresun ilimizin Tirebolu ve Görele ilçelerinde yürüttüğümüz çalışmaları büyük bir memnuniyetle tamamladık.
Gerçekten çok verimli geçti. Başta Giresun İl Başkanımız Sayın Abdulkadir Bektaş olmak üzere tüm teşkilatımıza gayretlerinden dolayı teşekkür ediyorum. Ayrıca bizleri sıcak bir şekilde karşılayan, samimiyetleriyle çalışmalarımıza güç katan Tirebolu ve Görele halkına da minnettarız.
Millî görüşçüler, önce kendisinden ve yakın çevresinden başlayarak, vatanında ve tüm dünyada iyinin, güzelin, doğrunun ve faydalının hâkim olması için imkânı nispetinde mücadele eder. Bu mücadelesine de “ceht”, yani “cihat” der. Ancak çoğu kimse bu kavramı yanlış anlar; cihat denildiğinde hemen savaş, kan, silah, ölüm gibi anlamlar akıllara gelir. Oysa cihat, söylenenden ve anlaşılandan çok daha derin bir anlam ve mana taşır.
Bir gün Mevlânâ Celaleddin Rumi, kötü bir kadının günahlarından iki büklüm olmuş biçimde ağladığını, dua edip yalvarıp yakardığını görür. Kadının durumu içini sızlatır. O da kadının gönlünü teselli etmek, duasına huzur katmak ister ve şefkatle yaklaşarak “Kalk Rabia kalk” der.
Yanında bulunan bir zahid hemen tepki gösterir, şaşkınlıkla sorar:
“Efendim, siz nasıl olur da böyle bir kadına Rabia gibi mübarek bir kadının adıyla iltifat edersiniz?”
Mevlânâ bunun üzerine şöyle der:
“Görmez misin ki bu kadıncağız günahlarının sebebiyle iki büklüm olmuş, sen ise ibadetlerinin çokluğu ile iblis gibi dimdik ayaktasın. Allah, günahlarının çokluğundan dolayı pişmanlıktan iki büklüm olanı sever; sevaplarından ve makamından dolayı kibriyle dimdik olanı değil. Allah’ın huzuruna iki büklüm çıkılır, kibirle dimdik olarak değil.”
Bu menkıbe insana, samimi pişmanlığın ve tevazunun ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır. Günahın ve kibrin değil; tevazu ve tövbenin insanı Allah’a yaklaştırdığını anlatır. Ve yine Mevlânâ’nın sözündeki anlam şudur; günahın yüküyle eğilen bir kalp, kibirle dimdik duran bir kalpten daha yakındır Yaradan’a. Çünkü eğilen kalpte pişmanlık ve samimiyet vardır.
Bu derin anlam, yıllar sonra Âşık Veysel’in sade ama güçlü satırlarında tekrar vücut bulur. Onun diliyle aynı hakikat bir kez daha konuşur:
Beni hor görme kardeşim
Sen altındın ben tunç muyum
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsün ben sac mıyım
Ne var ise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da ben aç mıyım
Kimi molla kimi derviş
Allah bize neler vermiş
Kimi arı çiçek dermiş
Sen balsın da ben çeç miyim
Topraktandır cümle beden
Nefsini öldür ölmeden
Böyle emretmiş Yaradan
Sen kalemsin ben uç muyum
Mevlânâ gönül gözüyle ve ilmiyle baktı, Âşık Veysel gözleri ama idi o da yürek diliyle söyledi. Sonuçta ikisi de aynı yere işaret etti: İnsanlığın değeri ne bilgisinde, ne makamında, ne ilminde, ne de mevkiinde… Değer, insanın mütevazı ve hoşgörü ile beslediği kalbinde saklıdır.
O yüzden insan başını eğmeyi, kalben diz çökmeyi bilmeli. Çünkü en doğru dik duruş, kulun Allah karşısında iki büklüm eğildiği andır.
Ateşkes iyidir. Barış iyidir.
Lakin, yılanla yatağa girilme-. Bu ABD barış görüşmesi yaparken aşkı biricik sevgilisi israil ile iranın tüm üst düzey yetkililerini pusuya düşürüp şehit etmedi mi? O yüzden yoğurdu üfleyerek yemeli. Güvenlik ve istihbarat tedbirlerine önem verilmeli
Bizim memlekette “kıraç yılanı” diye bir tabir vardır. Aslında bu yılanın öyle korkulası bir tarafı yoktur. Genelde kurak, ot bitmeyen, toprağı çatlamış yerlerde yaşar. Küçüktür, zararsızdır ama hareketlidir. Sakin durmaz, hep oradan oraya kıvrılır. Bir taşın altından çıkar, diğerinin altına girer. Kıpır kıpırdır ama nedense hiç renk bırakmaz ardında.
Halk arasında da boşuna bu benzetme yapılmaz. Birine “kıraç yılanı gibi” dersen, bilirsin ki o kişi çok gezer, çok konuşur, her yere girer ama elinden dişe dokunur bir iş çıkmaz. Ses çoktur, ama fayda pek az. İşte tamda bu benzetme günümüz siyasetine de cuk oturuyor kanısındayım.
Bizim siyasetçiler de biraz kıraç yılanı gibi. Her dönem bir kıpırdanırlar, bir hareket başlar. Seçim yaklaşınca taşın altından biri çıkar, “Ben varım!” der. Sonra öbürü bir taş kenarından ses verir, “Ben de varım!” der. Ortalık kalabalıklaştıkça kalabalıklaşır, vaatler havada uçuşmaya başlar. Herkes “değişim der, ilerleme der, refah” der ama taşın altındaki toprak yine hep kurak kalır.
Biri çıkar “bu kez farklı olacak” der, öbürü çıkar “bu defa gerçekten yapacağız.” Ama seçim biter halk sabah uyanır, bakar ki yine aynı taşlar, aynı sönük ve kurak gölgeler. Sadece Yılanlar yer değiştirmiş, ama kuraklık hep aynı. Bu sefer kuraklık son bulacak toprağın altına su inecek diye umut edilir, ama o “su getireceğiz” diyenlerin elinde ya içi boşalmış delik kovalar kalmış ya da sular yanlış yerlere taşınmıştır.
Gerçi her dönem Allah vergisi bal arıları da çıkar piyasaya ama onları da eşek arıları yok eder malesef...
Yine de halk olarak asla umudumuzu kesmedik kesmeyeceğiz de
Çünkü biliriz ki bir gün birileri çıkacak, bu makuz talihi tersine çevirecek ve kuraklıklar yerini yeşilliklere bırakacak...
Ama maalesef bizler, o güne kadar kıraç yılanlarının serüvenlerini izlemeye, hikayelerini de dinlemeye devam edeceğiz.
"Bilgi, en önemli güçtür."
Saadet Partisi Genel Merkezimizde düzenlediğimiz Milli Görüş Siyaset Akademisi’ni büyük bir ilgi ve heyecanla tamamladık.
Adil Düzen’in kavramsal temellerinden yüksek teknolojiye her alanda çözüm üretmeye, öğrenmeye ve öğretmeye devam ediyoruz.
Geleceği liyakat ve bilgiyle inşa edeceğiz.
Bugün Saadet Partimizin eş zamanlı yapmış olduğu Yurt çapında ilçe taramalarının Amasya/Suluova bölümünü tamamladık. Güzel ve olumlu bir çalışma oldu. İlçe başkanımız sayın Hüseyin Aslan ve ekibine bu çalışmada göstermiş oldukları özveri ve misafirperverliklerinden dolayı teşekkür ederim.
Kuyuya düşenin hayali; önce mısıra sultan olmak değil, o düştüğü kuyudan çıkmak olmalı...
Yani biz mısıra sultan olacak isek önce şu kuyudan çıkmamız gerek. Çünkü kuyuya düşenin mısıra sultan olabilmesi için, o kuyudan çıkması şarttır. O kıyıdan çıkarsak sonrasını Allah dilerse zaten nasib eder.
Bugün içine düştüğümüz ekonomik ve sosyal buhran, sadece cebimizi değil, ruhumuzu da kabzediyor. Etrafımız kan emici devletlerle çevrili; içimiz dışımız günah olmuş. Dostun da düşmanın da kim olduğu belirsiz bir dönemdeyiz. Herkes kendi ikbali, kendi menfaati, kendi çıkarı için birbirini yiyor. Böyle bir düzende önceliğimiz önce kendimizi, sonra çevremizi, sonra da bütün insanlığı kurtaracak adımları sırasıyla atmak olmalı. Çünkü sen ben değil hep beraber batıyoruz; ve batarken hâlâ birbirimizin dalını budağını kesiyoruz.
Bugün ele güne muhtaç bir hale gelmişiz. Dünyanın en yüksek faizini ödeyen, toplumunun yarısı “yarını nasıl çıkarırım” diye düşünen bir ülke durmundayız. Esnaf ham maddeyi, sermayeyi bankalara bağlamış, gençlik uyuşturucuya, kumara, kötü alışkanlıklara teslim olmuş. Biz ise hâlâ “dünyaya lideriz” masallarıyla kendimizi avutuyoruz. Oysa yok öyle bir dünya. Önce aynaya bakacağız, sonra şapkamızı önümüze koyup düşüneceğiz.
Bugünümüzü, yarınlarımızı, çocuklarımızı kurtaracaksak; hakarete uğramayı, küçümsenmeyi, dışlanmayı da göze almalıyız.
Yani kısaca doğruyu savunuyorsan kuyuya atılmayı da kabul edeceksin. Çünkü doğruluk bedel ister. Yardan geçeceksin, serden geçeceksin; bu millet için ödemen gereken bedeli ödeyeceksin.
Kolay mı? Elbette değil.
Ama biz kolay olana değil, doğru olana talip olduk.
İşte bu yüzden bizleri hedef alıyorlar. Dün HDP ve CHP ile ilişkilendirip siyasi çıkar peşindeler diye suçlayanlar, bugün mezhep üzerinden, “İrancı” yakıştırmasıyla bizleri sözde tekfircilikle karalamaya çalışıyor. Yıllar geçiyor, yöntem değişiyor ama amaç hep aynı: doğrunun sesini kısmak, doğruyu karalamak. Fakat bilmiyorlar ki, bizim tarafımız dün de, bugün de, yarın da aynı yer olacaktır; hakkın, doğrunun, adaletin ve mazlumun yanı.
Ve biz kim ne yaparsa yapsın aynı tarafta durmaya devam edeceğiz. Gerkirse yusuf olup kuyulara atılacağız, gerekirse İbrahim olup ateşlere atılacağız. Ama inanacağız ki; Allah doğrunun yanındadır.
Ve şu duayı tekrarlamaya devam edeceğiz: "Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn"
Seversiniz sevmezsiniz, bilirsiniz bilmezsiniz. Duruşu, ahlakı düz ve vatan millet sevdasında er bir kişİydi #MUHSİNYAZICIOĞLU mekanı cennet olsun. Hatıralarımda bulunulan en güzel sözü “Bir saniyesine bile hükmedemediğimiz bir dünya için; bu kadar fırıldak olmaya gerek yok!” sözüdür.
Özgürlük ve demokrasi süslü bombalarınızla yüzyıllardır geliyorsunuz üzerimize. Her defasında “barış” diyorsunuz ama getirdiğiniz şey hep aynı: esaret, kan, gözyaşı ve yok oluş. Her dostluğunuzda yıkım, her el uzatışınızda bir tuzak var. Ey Amerika, ey İsrail, ey emperyal siyonist düzenin temsilcileri! Defolun bedenimizden, defolun ruhumuzdan! İstemiyoruz sizin özgürlüğünüzü, istemiyoruz medeniyetinizi, istemiyoruz dostluğunuzu...
Paranız da pulunuz da, şanınız da şöhretiniz de, demokrasiniz de medeniyetiniz de yere batsın..!
Yeter artık! Bu coğrafya asırlardır sizin yalanlarınızla, sizin kibirli oyunlarınızla yanıyor. Masumların kanı üzerinden kurduğunuz düzen, elbet birgün yıkılacak ve yok olacak. Çünkü hak nurunu tamamlayacaktır. İstesenizde istemesenizde batıl zai(yok) olacak hak(adalet) gelecek ve mazlumlar sizin zulmünüzden kurtulacaktır..
Evet siz “medeniyet” dediniz ama hep zulmü getirdiniz. Sizin “demokrasiniz” tankların paletlerinde, “özgürlüğünüz” jetlerinizin ve füzelerinizin bombardımanında gizli. Biz bunları yıllardır görüyoruz, tecrübe ettik, ve acısını her daim kalbimize gömdük. Artık ne şeytani sözlerinize inanırız ne de temiz görünümlü fitne yüklü niyetlerinize.
Gelelim herşeyi siyasi ve çıkar amaçlı kullanan kendi içimizde ki kafası karışık kardeşlerimize. Bugün yine aynı oyun oynanıyor. Fitne tohumları atılıyor, kardeşlik üzerine nefret serpiliyor. Dün Suriye’de, Filistin’de, Bosna’da, Afganistan’da, Myanmar’da, Doğu Türkistan’da mazlumların yanındaydık. Bugün İran’ın mazlum halkı ateş altındayken yine yanındayız diye bu kafası karışık bazı kardeşlerimiz utanmadan bizi ve bizim gibi düşünenleri “İrancı” ilan ediyor. Biz bu zamana kadar hiç kimsenin uşağı olmadık ve siyasi ikbal için de asla kimsenin maşası da olmayız. Bizim safımız belli: haklının, mazlumun, insanlığın safı. Biz dün olduğu gibi bugün de insan oldukları ve zulüm gördükleri için gücümüz kadar; Allah'ın gazabından korkarak İran'ın yanındayız. Dinleri, mezhepleri, dilleri ne olursa olsun fark etmez. Bizim inancımız bunu emreder; insanlık nerede eziliyorsa, mazlumlar nerede gözyaşı döküyorsa biz orada dururuz.
Yani ez cümle ve yine tüm yarası olup gocunanlara: Defolun artık ruhumuzdan, bedenimizden, topraklarımızdan ve corafyamızdan! Biz istemiyoruz kanla yoğrulmuş medeniyetinizi, yalanla süslenmiş özgürlüğünüzü.
İnsanoğlunun yolculuğuna baktığımızda, çağların değiştiğini ama sorunların değişmediğini görürüz. Taş devrinde insanın derdi barınmak ve doymaktı. Cilalı taş devrinde toprağı ekip biçmeyi öğrendi ama yine aynı derdin peşindeydi. Tunç çağı, demir çağı, orta çağ, yeni çağ derken bugün teknoloji çağına geldik. Uydular, robotlar, yapay zekâlar hayatımıza girdi ama insanın temel mücadelesi hâlâ aynı: barınmak, doymak, geçinmek.
Çağlar değişti, kurallar değişti, toplumlar ve medeniyetler gelip geçti ama insana ait sıkıntılar hiç eksilmedi. Çünkü asıl mesele çağ atlamakta, yeni düzenler kurmakta değildi. Asıl mesele adaletti. Eğer adalet bir toplumda yerleşmemişse, ister taşla yaşa ister teknolojiyle, sonuç değişmez.
Adaletin hüküm sürdüğü bir yerde insan huzur bulur, düzen kurulur, refah artar. Ama adalet kaybolduğunda, en parlak medeniyet bile çöker. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Süslü çağ isimleri, görkemli imparatorluklar, yüksek teknolojiler… Hepsi adalet olmayınca birer koca gürültüden ibaret kalır.
Bugün hâlâ binlerce yıl öncesinin dertlerini konuşuyorsak, mesele ilerleyemememiz değil, adaletin eksikliğidir. İnsanlığı gerçekten ileriye taşıyacak olan, yeni bir çağ değil; hakkın, hukukun, vicdanın yeniden hayat bulduğu bir çağdır. Yani çözüm ne teknoloji, ne sistem, ne de isim değişikliğidir; çözüm adaletin tekrar hüküm sürmesindedir.