Düsseldorf Havalimanı’na yeni inmiştik.
Bagaj bandının başında, valizleri bekliyorduk. Dönen eşyaların arasında bugün 22 yaşında olan kızımın bebek arabasını görmüştüm. Onu bekliyordum.
O anda…
Dipten kesilmiş devasa bir ağaç gibi, iri bir adam birden önüme yığıldı.
Bilinci kapalıydı.
Gözleri yukarı doğru dönmüş, kolları kuvvetle kasılmıştı.
Beyaz, ince tüllü başörtüsüyle çaresizce çırpınan yaşlı teyzenin hâlinden, ailenin Türk olduğu hemen anlaşılıyordu.
Nabız alamadım.
Kulağımı göğsüne dayadım; ama bant gürültüsü, kalabalık, karmaşa… Hiçbir şey duyamıyordum.
O yıllarda henüz 3 yıllık bir kardiyologdum.
Göğsünü tamamen açtım.
Nabız yoktu.
Hiç düşünmeden kalp masajına başladım.
Eşine döndüm:
“Teyze, ben doktorum! Lütfen tülbentinizi verin,” dedim.
Bu sırada iki Alman polisi geldi.
“Burası çok kalabalık, alanı açalım. Lütfen 112’yi arayın,” dedim.
Bir yandan kalp masajı yapıyor,
bir yandan tülbentle hastanın ağzından çıkan köpükleri temizliyor, hava yolunu kontrol ediyordum.
Tülbentin temiz kısımlarıyla ağzını kapattım ve ağızdan ağıza solunuma başladım.
Masaj + solunum…
Aralıksız.
Bir süre sonra birkaç polis daha geldi.
En irilerinden birine,
“Benim yaptığım gibi masaja devam et,” dedim.
Çünkü bu işi uzun süre tek başına sürdürmek çok yorucuydu.
Ben süreci yönetiyor, solunumu devam ettiriyordum.
Derken…
Bir başka polis dizlerinin üzerinde kayarak geldi.
Elinde, yaklaşık A4 kâğıdı büyüklüğünde, turuncu bir kutu vardı.
“Bu size lazım olabilir,” dedi.
Kutunun içinden çıkan şey, duvarda asılı duran bir defibrilatördü — yani şok cihazı.
Hastanın hâlâ solunumu ve nabzı yoktu.
O yıllarda bu toplum tipi duvar defibrilatörleri, kardiyoloji kongrelerinde sıkça konuşulurdu.
“ABD ve Avrupa’nın işlek havaalanlarında mutlaka olmalı” denirdi.
Ama o dönemde Türkiye’de yoktu.
Hatta Avrupa’da bile pek çok havaalanında bulunmuyordu.
İçimden geçirdim:
“Helal olsun Düsseldorf Havalimanı yönetimine.”
Kutuyu açtım.
Biri artı, biri eksi iki kablo…
Uçlarında, elim büyüklüğünde, elektrot dediğimiz yapışkan pedler vardı.
Birini göğse, diğerini sırta yapıştırdım.
Cihazın üzerinde son derece basit bir diyagram vardı; zaten sizi yönlendiriyordu.
Tek bir yeşil düğme. Başka hiçbir şey yok.
Polislere döndüm:
“Herkes hastadan uzaklaşsın.”
Ve yeşil düğmeye bastım.
Kapasitörün dolma sesi yükseldi…
ŞOKKK!
Tam bir sessizlik.
Herkes nefesini tutmuştu.
10 saniye bekledim.
Kulağımı kalbine dayadım.
Ses yok.
Masaja ve solunuma devam ettik.
15–20 saniye sonra…
Tekrar yeşil düğme.
Polisler geri çekildi.
Kapasitör sesi…
ŞOKKK!
Nabzına baktım.
“Anam!”
Hastada ilk kez, çok güçlü ama düzensiz bir nabız aldım.
Çok şükür.
Derken Alman 112 ekibi geldi.
İki genç paramedik.
Kendimi tanıttım.
“Çok iyi gidiyorsunuz, lütfen siz devam edin, biz yardım edelim,” dediler.
Hastayı hızla entübe ettim, monitöre bağladık.
Beklediğim gibi: İlk EKG akut miyokard enfarktüsüydü.
Etrafımız adeta bir yoğun bakıma dönmüştü.
Çok geçmeden hastanın solunumu geri gelmeye başladı.
Ellerini, kollarını oynatıyordu.
İstem dışı hareketlerle damar yollarını, entübasyon tüpünü çekmeye çalışıyordu.
Genç paramedik, kulağına eğilip şunu söyledi:
“Herr Deniz, wir glauben auch an Allah. Bitte tun Sie, was wir sagen!”
Yani:
“Deniz Bey, biz de Allah’a inanıyoruz. Lütfen dediklerimizi yapın.”
Hastayı sakinleştirmeye çalıştılar.
Kısa süre sonra bilinci tamamen açıldı.
Sorulara mantıklı cevaplar vermeye başladı.
Hastayı paramediklere teslim ettim.
Ve acilen anjiyo ünitesi olan bir merkeze götürülmesi gerektiğini özellikle vurguladım.
Daha sonra öğrendim ki
Düsseldorf Havalimanı’nda taşınabilir toplum tipi defibrilatörü (AED) ilk kez kullanan kişi benmişim.
Soyadı Deniz olan o amca bugün hayatta mı bilmiyorum.
Ailesinden bir daha haber alamadım.
Onlar da benim kim olduğumu hiçbir zaman öğrenemediler.
Ama şunu biliyorum:
İki taraf da, ömür boyu unutamayacağı bir an yaşadı.
Ve bazen
bir hayat,
bir düğme,
bir saniye
ile geri döner..
Dünya üzerinde 8 bin dil vardır.
En çok konuşulan diller;
1-Çince
2-İngilizce
3-Hintçe
4-İspanyolca
5-TÜRKÇE
6-Arapça
7-Portekizce
Yani; 8 bin dil arasında ilk 5 içinde yer alan bir dilin var.
Kendi dilini basit görme ey TÜRK!
Türkçe KONUŞ Türkçe YAZ.
Çoocuklarına TÜRK adı koy !!
Sencer Solakoğlu :
"Türkiye'de sadece diyarbakır,hakkari,van,muş,
erzurum,kars bölgesinde besi hayvancılığı yapılsın kulaklarınızdan et fışkırır.avrupa'nın organik et pazarına hükmederiz. Çanakkale köprüsünü yapmayıp bu bölgeye yatırım yapsaydık bunu başarırdık."
Anne ve babalar dikkat !!!
Dün İzmir'de, ilkokul çağında bir öğrenci, Sabah annesiyle okul servisini beklerken, Başka bir servis gelmiş ve Servis değişikliği olduğunu söylemişler... Annesi oğlunu yeni gelen servise vermemiş Ve her gün gelen servisi aramışlar, Onlar; herhangi bir değişikliğin olmadığını söylemişler...!
Çocuklarını servisle okula gönderen
Ailelerin dikkatine !!!
Sokaklarda, apartman önlerinde
Plakasız servis araçları,
Küçük bir keşif yaptıktan sonra,
Özellikle, yanında
Velisi olmayan çocukları gözlerine kestirip;
Servis yolda bozuldu
Bizi gönderdiler diyerek,
Çocukları servise bindirmeye çalışıyorlarmış...
Lütfen, bu paylaşımı,
Tüm tanıdıklarınıza aktarın...
Çocuk hırsızları
Akıl almaz yöntemler buluyor ne yazık ki...
Değerli çocuklarınıza Yalnız başına servis bekletmeyin...
Çağrı!.. Diyanet yapmıyor biz yapalım. Önce İznik. Sonra İstanbul. Ve tüm dünyadaki Müslümanları duaya davet edelim. PaPa'yla birlikte ülkemize gelenlerin arasında. Papaz büyücüleri var. Karanlık enerji. Ve kabalist hahamlar. Birlikte yapacakları ayinler çok tehlikeli. Kalıcı olabilir!.. Dua seddimizi sağlamlaştıralım. Geçemesinler. Aziz İstanbul korunabilsin.. İnanın ki sadece ülkemiz için değil. Bütün dünya için önemli. 'Tek Devlet. Tek Din' dedikleri. Korkutucu bir esarettir.. Bekledikleri. Yer-altından çıkarmak istedikleri. Açtıkları o yer-altı kapıları. Medusa gibi yılan başlı kötülük enerjilerini serbest bırakmak için. Sonrası daha tehlikeli. Sıra asıl beklediklerine gelecek..
Ey Yerebatan!.. Metafizik önlem alın.
Ortodoks Türkleri, Vatikan’ın 1700 yıl sonra İznik’te ayin düzenlemesine karşı basın açıklaması yaptı. Bu topraklarda Bizans’ın hayaletini diriltmeye çalışanlara geçit yok!!!
Önemli!.. Farkında mısınız acaba neye izin verdiğinizin? Unutmayın!.. Tehlike büyük! 325 yılında İznik'te toplanan Birinci Ekümenik Konsülden sonra. 381’deki İkinci Ekümenik Konsül, İstanbul’da toplanmıştı. 'Bu konsül, Konstantinopolis Patrikliği’ni Roma’dan sonra kilisenin en önemli ikinci merkezi olarak tanıyan konsüldür.' O zaman logonun altındaki yazıyı bir daha okuyun; "One Lord, one faith, one baptism" (Tek Rab, Tek İman, Tek Vaftiz). İnsanları tek vaftiz'de birleşmeye çağırıyorlar.. Tek Dünya Dini! Ya Tevhid inancımız.. Son Din olmamız. Ey Diyanet!.. Senin vazifen Kur'an hükümlerini korumak değil midir? Dinimize saldırı var. Logoda siyah haç yükselirken. Lale aşağılarda kalmış. Ya güneşin içine yerleştirdikleri Kelt mührü! Trinity Düğüm. Dark. Pagan çarkı. Herşeyi anlatmıyor mu? Elbette siz bilmezsiniz.. Yoksa izin vermezdiniz.
Deprem Bilimci Naci Görür:
“İstanbul’da milyonlarca insanın can güvenliği yokken, bu kadar insan fakirken sen niye 200 milyarı Kanal İstanbul'a vereceksin?
Bu işi sakın yapmayın başınıza dert alırsınız, bu işi çözemezsiniz.”
Tokat’ta 5 çocuk, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı kendi aralarında düzenledikleri törenle kutluyorlar.
Bugünkü en anlamlı tablo bence. Gözlerinizden öptüm çocuklar.❤️🇹🇷
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yâdıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız.
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun.
2013'te kanser tedavisi gören eşine önerilen aranoya bitkisini bulamayan Mehmet Güçlü, hayatını kaybeden eşinin anısına tonlarca aronya yetiştirmeye başladı.
"Kanser hastalarına ücretsiz vereceğim."
Dünya dönüyorsa hâla, güzel insanların hatrına dönüyor.
🎙️Prof. Dr. Ümit Özdağ:
"Milyonlarca Suriyeli Türkiye'ye girdi. Milyonlarcası vatandaşlık aldı ve 100 milyar dolarlar harcadık. Bunun içinde askerî olarak ne harcadığımızı bilmiyoruz. Hâlâ harcamaya devam ediyoruz. Hâlâ bir Türk anne Şanlıurfa'da, Gaziantep'te, Kilis'te, Hatay'da, Osmaniye'de veya Konya'da çocuğuna gıda takviyesi almak için doktorun yazdığı eczaneden alırken fark ödüyor. Bir Suriyeli anne ödemiyor. Bunu söylediğimiz zaman da ırkçı oluyoruz. Biz ırkçı falan değiliz. Biz Türk milletinin parasının neden böyle kötü harcandığının hesabını soruyoruz."
Atatürk, en önemli yazılı eseri NUTUK’u 15-20 Ekim 1927'de 6 günde, 36 saat 33 dakikada okur. NUTUK, Atatürk’ün vasiyeti “Gençliğe Hitabe” ile son bulur. "Gençliğe Hitabe"yi okurken sesi titrer, gözyaşlarını tutamaz.
Atatürk, NUTUK’la milletine ve tarihe hesap verir.
#Nutuk
Bursa’da 30 a yakın su firması suları şişelere ,damacanalara doldurup tüm Türkiye’ye hatta dünyaya satıyorlar,su kaynaklarının iliğini kemiğini sömürüyorlar.
Yüzlercesi devasa olmak üzere toplamda binlerce sanayi kuruluşu yeraltındaki suyu derin kuyulardan çekip işletmelerinde kullanıyor,binlerce villa,modern site ! havuzlarını doldurup yaz boyunca buharlaşmasını ve bu yolla suyun başka yerlere, ülkelere transferine neden oluyor.
Yeraltı suyu zengini ve kar deposu Uludağ’ın dibindeki yeşil Bursa susuz,Arabistan barajları dolu,çöller yeşerdi,develer çöllerde yağmurdan ,sellerden kaçıyor. Sonra da sana dönüp diş fırçalarken suyu kapatmıyorsun,çok duş alıyorsun ondan oldu diyorlar.
Kötülüğün ve şeytanl��ğın vücut bulmuş halleri yönetiyor dünyayı.
Saf,künt zekalı,okumayan,hiçbir şeyi sorgulamayan,sistemin kölesi ve hazlarının bağımlısı haline getirilmiş,kendisini dünyada bir lütuf zanneden şuursuz halkları böyle yönetiyorlar.
Devrim şart.
Öğrenci ve durumu olmayanlara "Bana aç gelin, cebinizde paranız olsun olmasın bana gelin" diyen Avcılar'ın pilavcısı Haluk Baba:
"Siz hiç kuşlara özür dileyip, kuşların önündeki bayat ekmeği alıp yediniz mi?"
Beyaz Saray'dan yapılan paylaşımda Trump’ın fotoğrafı "Barış başkanı" ifadesiyle yer aldı:))))
Gazetecilik öğrencilerine son ‘küresel algı’ örneği!
Trump İsrail’e Gazze’de soykırım yaptırdı şimdi ‘Barış konseyi’ adı altında, etrafa birkaç kemik atarak Gazze sahilindeki doğal gaza çökecek !