Şu hesabı açıp paylaşımlarını/yanıtlarını kontrol etmenizi istiyorum. Çinlilerin Türk kamuoyunu etkilemek için gerçekleştirdikleri küçük bir operasyon örneği.
-Adam Türk kullanıcıların BYD’yi eleştiren neredeyse her yorumuna (hatta düşük etkileşimli olanlara bile) aynı kopyala-yapıştır tarzı mesajlarla cevap veriyor.
-Paylaşımları çok sistematik ve tek amaçlı: Türk kamuoyunda “asıl suçlu Türkiye tarafı” algısını yaratmak, BYD’yi mağdur göstermek, tartışmayı “Türkler güvenilmez” noktasına çekmek.
-Adam Çin ve BYD lehine bilgi operasyonu yapıyor resmen. Türkiye’de “biz mağduruz, siz sözleşme düşmanısınız” algısını yayıyor.
-Ve şuna eminim rastgele bir Çinlinin kendi başına yaptığı bir şey değil. Sistemli, tek amaçlı ve hedef odaklı.
Sakın düşmeyin….
Not: Bu paylaşım üzerinden yorum yapan Türk hesapların saflığını da bir kenara not edin.
@thshaber Çünkü bu devlet Sünni Türk devletidir. Herkes yaşayabilir ama kurucu unsur değişmez.
Osmanlı da aynı Selçuklu da aynı Türkiye Cumhuriyeti de aynı.
Eskiden çok kitap okursam her şeyi çözeceğimi, zihnimin berraklaşacağını düşünürdüm. Gecelerce okur, notlar alırdım. Ama zihnimdeki karmaşa hiç bitmedi; ta ki İmam Gazali’nin bilgiyi 'istiflemek' ile 'hazmetmek' arasındaki o ince çizgiyi nasıl çizdiğini görene kadar. +
3 FOTOĞRAF 1 KAHRAMAN
Aşağıdaki 1. Fotoğraf 10 şubat 1964'de İngiliz savaş muhabiri Don McCullin tarafından çekildi.
McCullin'e Dünya çapında birincilik ödülü kazandıran bu fotoğraftaki kişi kravatı şapkası, beyaz gömleği pardesüsü ve sten otomatik silahı ile direnişe katılan+
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik:
Daha önce kitapçıları birbirinden ayırdılar 'bizden olan, olmayan kitapçılar' diye. Kahve dükkanlarını ayırdılar 'bizden olan, olmayanlar' diye.
Yani kitabın ve kahvenin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitme hakkı olsa bunların hepsini mahkum ettirir.
Siyaset sanatının bu ustalığından yoksun olanlar, kaostan beslenmeye çalışıyorlar.
Sisteme oksijen pompalamak yerine karbondioksit pompalıyorlar.
Beden, iyileşmek için senden izin beklemez. Yalnızca tek bir şeyi bekler: Onu kovalamayı bırakmanı…
Bir cerrah, otuz yıl boyunca omurga ağrılarıyla uğraşan hastaları tedavi ederken aynı paradoksun binlerce kez tekrarlandığını gördü: Kendini iyileştirmek için en fazla çabalayan hastalar, en geç iyileşenlerdi. Her kitabı okuyor, her yöntemi deniyor, düşüncelerini satır satır analiz ediyorlar; fakat bütün bu uğraş çoğu zaman onları daha da kötüleştiriyordu.
Çünkü beden, güven duygusu içinde iyileşir. İnsanın kendini sürekli “düzeltmeye” çalışması ise bedene tam tersini fısıldar: Tehlike hâlâ sürüyor…
Araştırmalar da bu gerçeğin başka bir yüzünü ortaya koyuyor: Mutluluğu takıntılı biçimde kovalamak, çoğu zaman mutsuzluğu büyütüyor. Çünkü sürekli arayan zihin, mevcut olanla arzulanan arasındaki mesafeyi durmadan ölçüyor; o ölçümün kendisi bile beyin için bir tehdit sinyaline dönüşüyor.
Yazar burada yalnızca hastalarının hikâyelerini anlatmıyor; kendi hikâyesini de anlatıyor. Yıllarca son çözümü aradı, her yerde nihai cevabın peşinden koştu. Fakat gerçek iyileşme, ancak tamamen tükenip aramayı bıraktığında başladı.
Sinir sistemini bir eşekarısı yuvası gibi düşün. Israrlı düşünceler, kaygı nöbetleri, utanç girdapları, gecenin üçünde seni uykundan uyandıran öfke… Bunların her biri vızıldayan birer eşekarısıdır; bedenin sezdiği bir tehlikeyi haber veren alarm sinyalleri…
Sen onları analiz ederek, bastırarak ya da zihninde tartışarak susturmaya çalıştığında, aslında yuvayı sallamış olursun. Eşekarıları ise buna daha büyük bir uğultuyla karşılık verir.
Stephen Porges buna “nörosepsiyon” der: Bedenin gün boyunca bilinçsizce yaptığı sürekli bir tarama… Güven mi var, tehdit mi? Sinir sistemi bunu durmaksızın yoklar. Ve bir tehdit algıladığı anda — bu tehdit bazen yalnızca senin kendi düşüncelerine karşı verdiğin mücadele bile olsa — bütün fizyolojin değişir. Kan, beynin ön korteksinden çekilip kaslara yönelir; stres hormonları yükselir; inflamasyon artar. Beden artık savaş modundadır.
Bu yüzden hastasına saatler boyunca düşüncelerini didik didik analiz ettiren terapist, çoğu zaman onu sakinleştirdiğini sanırken aslında yuvayı daha fazla sarsıyor olabilir.
Çıkış yolu ise dikkatini zorla bastırmak değil; onu sakince başka bir yere yönlendirmektir.
Çünkü beyin, baktığın yerde büyür. Bu romantik bir öğüt değil; nörofizyolojik bir gerçektir. Nöroplastisite iki yönde de işler: Gününü kaygını incelemekle, korkularını parçalamakla geçirirsen, o devreler daha da güçlenir. Ama dikkatini bir dostla kurduğun bağa, seni içine çeken bir kitaba, ellerini me��gul eden bir işe ya da açıklamaya ihtiyaç duymayan küçük bir sevince yöneltirsen, beyninde yeni yollar oluşmaya başlar. Eskileri ise kullanılmadıkça zayıflar.
Şifa, bir şeyi silmek ya da söküp atmak değildir. Şifa, yeni bir şey inşa etmektir.
İnsan, sinir sistemine yavaş yavaş şu hakikati öğretebildiğinde iyileşmeye başlar: Artık yuva sallanmıyor…
Bu, saf bir iyimserlik ya da “pozitif düşün” çağrısı değildir. Bu, insanın kendi nefsiyle yürüttüğü savaşı durdurması ve bedenine uzun zamandır beklediği şeyi vermesidir: güven duygusunu.
YA İSLAM OLSAYDI?
Konya'da 18 yaşındaki genci muştayla döverek 1 gözünü kaybetmesine neden olan 2 şahıs, cezaevinden 1,5 ay sonra tahliye edildi. (Sabah)
Tahliyenin ardından poz veren ikili, 'Birimiz erken çıktı, birimiz geç ama aynı suç, aynı kader; dışarısı şimdi şahidimiz.' yazdı.
(Tolga Yanık Sabah, Konya nabzı haber)
Gelelim İslam'daki hükmüne, bu iki terbiyesizin cezası; Eğer bu çocuğun gözü geri dönülmez bir körlükse, hak sahibine 2 hak verilir;
1- Kısas; Bunlarında gözlerinin kör edilmesidir.
"Gözün karşılığı gözdür..." (Maide Suresi, 45. Ayet)
2-Diyet; Yok eğer mağdur kısas değil diyet isterse buda tek göz için 50 devedir, buna benim hesabıma göre
50 × 300.000 ₺ ≈ 15.000.000 ₺ yapar.
Kalpleri mesrur eden Allah'a hamdolsun.
Eğer İslam'i bir düzende olsaydık bunlar dillerini çekip bir sonraki suça hazırlık yapamazdı ve bu kadar
cesaretli olamazlardı.
(Alıntı)