Mesut Çevik ve Can Sungur, gençlere finans ve birikim konusunda tavsiyelerde bulundu.
"Abi geri zekalı mısınız? Aileniz size bir oda veriyorsa bedava ve paranıza çökmeye çalışmıyorsa, kırın dizinizi oturun oğlum. Ben 29 yaşıma kadar ailemle yaşadım, hiç de sorunum olmadı."
#Çekiliş
📚İstanbul'un hafızasını sokak sokak kayda geçiren Cemaleddin Server Revnakoğlu'nun anıt eseri Revnakoğlu'nun İstanbul'u, çekilişle 5 okurumuza hediye!
Yapmanız gerekenler:
📌Ketebe’yi takip etmek
📌 Bu gönderiyi RT etmek
⌛️Son katılım: 31 Mart Salı, 23.59
📢Kazananlar 2 Nisan Perşembe açıklanacaktır.
MAKAM ODASINDAKİ KUMRULAR
A. Haluk Dursun
Aslında bu olayı emekli olup, köşeme çekildikten sonra yazmayı düşünüyordum. Çünkü biliyordum ki, ben yine çenemi (kalemimi) tutamayarak zülf-ü yâre dokunacağım...
Ama o dönemde yaşananları anlattığım bir dostum çok ısrar etti, "Bunu mutlaka yazman lazım" dedi. Ben de hikâyenin içinde hem bürokratik bir zihniyet, hem de gerçek bir aşk hikâyesi bulunduğu için Topkapı Sarayı tarihine bir kayıt düşürmeye karar verdim...
Topkapı Sarayı'nda müdürlük yaptığım dönemde, makam odamda otururken bir kumrunun açık pencereden girerek avizenin etrafında uçtuğunu gördüm. Hiç kımıldamadan seyretmeye başladım.
Kumru sanki tavaf eder gibi odanın her tarafında dolaştı, avizenin üzerine kondu, bir süre oturdu.
Sonra geldiği gibi uçup gitti. Biraz sonra yanında başka bir kumru ile tekrar geldi.
Bu sefer sanki bir ev (saray) sahibi edasıyla onu gezdirdi. Yeni geleni elinden, (kanadından) tutar gibi aldı ve avizenin içine oturttu.
Bir süre koklaştılar. Sonra uçup gittiler.
Ertesi gün ikisi birlikte ağızlarında dal parçacıkları ile geri geldi ve avizenin içine bir yuva kurmaya başladılar. Yuva bir kaç gün içinde kuruldu.
Ben olup biteni hiç ses çıkarmadan izliyordum. Dişi kuş yumurtlama hazırlığı yapıyordu.
Galiba onlar da beni izliyordu ki, hiç tedirgin olmuş gibi görünmüyorlardı.
Buna karşılık dışarıdan odaya başka birisi girince, hemen ürküp pencereden kaçıyorlardı.
Baktım olmayacak, makam odamı onlara bırakıp hemen karşıda bulunan küçük bir odaya geçtim.
Bir gün televizyon çekimi için Topkapı Sarayı'na gelen gazeteci dostum rahmetli Savaş Ay, "Hocam niye bu küçücük odada oturuyorsun" diye sordu.
"Ben hâlden anlarım, bir kumru arkadaşım sevgilisine, "Ben seni saraylarda yaşatacağım" diye söz vermiş, insan yuva kurana yardımcı olmaz mı" dedim.
"Hocam ne olur göster şu yuvayı bana" dedi ve kapıdan odadaki yuvanın fotoğrafını çekti.
Ertesi gün beni Ankara'dan arayan arayana... "Derhalmakam odası açılsın, kumruların yuvası dağıtılsın, saray bakımsızlıktan perişan olmuş görüntüsü verilmesin" dediler.
Meğer Savaş Ay haber yapmış bizim kumru hikâyesini...
Hemen aradım, "Üstad sen ne yaptın" dedim.
"Hocam bu kadar güzel malzeme buldum, yazılmaz mıAllah aşkına" dedi.
"Gazetede sabah toplantısında anlattım, herkes ayağa kalktı ve seni alkışladı" diye ilave etti.
"Sadece gazete değil, Ankara da ayağa kalktı sayende" diye cevap verdim.
Şimdi ne yapacaktım? Çifte kumrulara kol kanat gerip onların saadetlerini korumaya mı çalışacaktım, yoksa odayı kullanıma açarak bir yuvanın dağıtılmasına mı neden olacaktım?
Bir şekilde, ya ben makamı, ya da o kumrular makam odamdaki yuvalarını kaybedeceklerdi.
Akşama kadar Bakanlıktan beni aramayan kalmadı...
"En azından yumurtadan yavru kuşlar çıksın, uçup gidene kadar bekleyelim" diye düşündüm.
"Ben yuvayı almam, siz beni görevden alın isterseniz"dedim.
Ertesi gün yuvaya bakmaya gittim ki ne göreyim, yuva yerinde duruyordu ama kumrular yoktu.
Yuva yerinde durmasa, "Birisi kuşları ürküttü, kovaladı" diyecektim.
Halbuki yuva yerli yerinde duruyordu. Kumrular sanki durumu hissetmiş ve sessizce çekip gitmişlerdi.
Bir daha da hiç gelmediler.
Ben daha sonra Topkapı Sarayı'ndan Müsteşar ve Bakan Yardımcısı olarak Ankara'ya gittim.
"Kuşların yuvası dağıtılsın, makama sahip çıkılsın"diyenlerin ise hiçbirisi Bakanlıkta makamlarında kalamamıştı.
Muhakkak ki, biz de bir gün bu makamlardan uçup gideceğiz.
Kuşlar ise hep sevmeye, uçmaya ve yuva kurmaya devam edecek.”
Tarihi sevdiren hocamız, değerli üstadımız İlber Ortaylı hocamızı kaybettik. Millete mâl olmuş bir tarihçi hocamızdı. Türk milletinin güvenini hiçbir zaman boşa çıkarmadı. Ermeni Meselesi üzerinden Türk milletine hakaret edenlere karşı en dik duran isimlerden biri oldu. Türk milletinin ve devletinin haklarını her zaman savundu. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Türk milletinin başı sağolsun.
“Soru şu: Toplumsal kurumları mı, yoksa insanların kalplerini mi değiştirmek gerekir? Tek gerçek cevap: Her ikisini de. Peki, nereden başlamalı? Mümkünse ve nasıl yapabileceğinizi biliyorsanız elbette kalplerden.”
-Aliya İzzetbegoviç
Türk tarihi yeterince zengindir. Başka milletlerin pagan dönemindeki geleneklerine Türk milletinin ihtiyacı yoktur.
Eski Türklerde çam süsleme geleneği yoktur.
Kilim, halı ve seccadelerde çam ağacı sandıkları üçgen dağ motifidir. Üçgenin içerisindekiler ise koç boynuzu damgasıdır. Ömrünü Türk damgalarına vakfeden Mustafa Aksoy'un çalışmalarına bakılabilir. Ayrıca Emel Esin ve Celal Esat Arseven'in araştırmalarında da bu konu anlatılır.
Osmanlı düğün ve şenliklerinin ayrılmaz bir parçası olan nahillerde ise ağaç süslenmez.
Düğün ve şenliklerde gelinin veya sünnet çocuğunun önünde götürülen süslü ağaca (selvi veya hurma ağacına benzetilirdi) benzeyen nahiller balmumundan yapılırdı.
2025'in cehaletten kurtulma yılı olmasını temenni ediyorum.
Bir 24 Kasım Öğretmenler Günü Yazısıdır:
Ne Köle olması? Yakın Gitsin!
İlkokuldan, yüksek lisans derecesine kadar derse girmediğim eğitim düzeyi kalmadı. İlkokul, ortaokul, ihl, çpl, düz, lisans... Övünmek gibi olmasın ama ben bir öğretmenim!
Mesleğin kutsiyetini, nesilleri inşa etme görevini, geleceğin bizlerin eseri olmasını, bir harf öğrettiklerimizin bizlere köle olması kısmını geçip sadece şu kadarını söyleyeyim; öğretmen olup da öğrencisini, okulunu, dersini, sınıfını özlemeyen tek bir öğretmen tanımam.
Öğrencinizin ister itiraz için ister bir soru için ister hal-hatır sormak için olsun sizlere "hocam/öğretmenim" derken gözündeki ışığın bir insana verebileceği hazzı tanımlamak pek mümkün de değildir.
Mesleğin kökenleri belli; filozoflar, hükemâ, peygamberler, nebiler... Aynı meslek grubuna ait insanlar. Yani ayrı bir izaha ayrı bir önem vurgusuna gerek yok.
İmdi, 1996'dan aha bugüne kadar eğitim sisteminde öğretmenleri suçlamayan tek bir siyasî erk, tek bir veli, tek bir okul müdürü, tek bir müfettiş, tek bir bürokrat görmediğimi duymadığımı da söylemeliyim! Yok mudur? Olmaz mı? Ama öğretmenlere denk gelmez işte!
Okul müdürlerimiz (istisnalarına hürmetlerimle beraber) daha dün öğretmen olduğunu unutmuş gibidir ve şikayetlenir, "benim (ki burası çok önemlidir, devletin öğretmeni kendisinin olmuştur) 50 öğretmenim var, bir tanesinin çalıştığını, derse zamanında gittiğini görmedim" Sayın müdürlerim yapmayın...
Eğitim müfettişlerimiz... "Burnunu silmeyi biliyorsa geçireceksin kardeşim" demişti genişçe bir toplantıda biz öğretmenlere! Ve gelirlerdi ellerinde bir defterle "Efendim, kulüp defterinin arkasında işbu defter 22 sayfadır yazısını neden yazmadınız?" Sayın müfettişlerim (buradaki iyelik eki değil saygı ifadesidir) yapmayın...
Milli Eğitim müdürlerim.... İnanın ilçenizdeki ilinizdeki öğretmenler çocuklarına ayırmadıkları vakti öğrencilerine ayırıyor, az biraz ne bileyim okulları ziyaret ettiğinizde birazcık amir-memur yerine daha biraz samimi mesela iki eğitimci gibi olunsa...
Sayın Milli Eğitim Bakanlarım, inanın eğitimin bu kadar kötü olmasının tek sebebi öğretmenler değiller. Daha beş yıl kesintisiz devam eden müfredat, sınıf geçme, bürokrat, eğitim yapılanması yokken, her iki üç yılda her şey sil baştan yenilenirken kalkıp da tek suçlu olarak öğretmenleri seçmek, sizce de biraz haksızlık değil m?
Sevgili veliler, inanın sizin çocuklarınız gökten zembille inmiş, zemzemle yıkanmış, ahlak abidesi ve zeka seviyesi olarak Newtonlarla, Arshimetlerle yarışan seçkin nesile mensup birileri değil! Hani öğretmenler size diyor ya, "çok zeki ama çalışması lazım" diye, siz üzülmeyin diye diyorlar! Artık gerçekleri kabul edin, çocuğunuzun yetişmesinde bir sorun varsa önce siz sorumlusunuz! Sonra gidip okula, öğretmene "artistlik" yapın!
Sayın hukukçular, öğretmenlere karşı işlenen suçlarda en alttan bakmasanız... Artık öğretmene el veya dil kaldıranlar hukuku birazcık hatırlasalar?
Geriye kızlara hava atmak için öğretmene diklenen terbiyesizler; çocuğu düşük not aldı diye veya sınıfta kaldı diye öğretmenleri tehdit eden zavallı güya veliler kaldı demek isterdim ama işin ucu kaçtı artık. O yüzden diyorum ki, aldığı nefes oksijen israfı olan katiller, Allah belanızı versin!
Görevleri başında şehit edilen tüm öğretmenlerimizin ruhları şad olsun!
Bu vesileyle bütün öğretmenlerimin ellerinden öper, hürmet ve muhabbetlerimi sunarım.
[İlk yazım tarihi: Nisan 2019]
Eskiden zannettiğim birçok şeyin aslı başkaymış. Meğer kabuğa bakarmışız, özü başkaymış. Neyin aslını öğrendiysem orada acı buldu beni, diyen şair ne de haklıymış.
❝Gazze dışında dünyada her yer işgal altında, hepimiz işgal edildik❞
❝Bu savaş, insan haysiyetinin yeryüzünü aştığı bir savaştır. Çünkü haysiyetin yer yüzünde ineceği bir yer kalmadı❞
Çevirmen Ayçin Kantoğlu, İslam Düşünce Enstitüsü (İDE) tarafından düzenlenen "İnsanlık Vicdanı Yol Ayrımında: Gazze" başlıklı panelde konuştu:
Taliban yönetimi Afganistan’da kız öğrencilerin üniversiteye girişini yasaklayan bir karar almış.
İslam’ın ruhuna aykırı bir karar.
Bu yasağın dinde yeri yok.