“İblis hariç hepsi secde etti. O ise büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.”
(Bakara 34)
İblis Allah’ı inkâr etmedi; hakikati bildiği hâlde kibir sebebiyle O’na teslim olmadı. Allah’ın Âdem’e secde emrine karşı çıkarak:
“Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın.” (A‘râf 12)
Demesi, onun şekil ve isim perdesinde kalarak sapmasının temelinde cehaletten çok benlik ve kibirin bulunduğunu gösterir. Kur’an da bunu şu ifadeleriyle anlatır.
“Büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.” (Bakara 34)
İnsan, Allah’ın varlığını kabul etse bile; hevâsını hakikatin önüne geçirip benliğini öne çıkardığında iç dünyasında bir sapma ve karmaşa başlar
“Hevâsını ilah edineni gördün mü?”
(Furkan 43)
Ego; yani “benlik tutkusu”, insanı kibir, bencillik ve itaatsizliğe sürüklediğinde şeytani bir karakter kazanır
“Derken şeytan Âdem’e vesvese verdi…” " (Tâhâ, 120)
Âdem’in yüce bir halden (cennet) düşüşünün temelinde de “benlik” duygusunun hakikatini örtmesinden kaynaklanıyor olmasıdır
İnsanlar artık çoğu zaman vicdanıyla değil, hesap makinesiyle hareket ediyor. Haksızlıklar, hukuksuzluklar ve yolsuzluklar kısa süre konuşuluyor, ardından gündemden düşüyor. Çünkü herkesin aklı hep o kâsede.
https://t.co/f2eC20vhqc
Büyük bir âlim, yolculuk yaptığı gemide bulunan bir arifi küçümseyerek sordu:
— Sen hiç dil bilgisi, felsefe ya da astronomi okudun mu?
Arif mahcup bir şekilde başını eğdi:
— Hayır efendim, okumadım.
Âlim kibirle gülümsedi:
— Öyleyse yazık… Ömrünün yarısı boşa gitmiş.
Aradan birkaç saat geçti. Deniz birden kudurdu; dev dalgalar gemiyi savurmaya başladı. Fırtına öyle şiddetlendi ki gemi batma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.
Bu kez arif, korkudan titreyen âlime yaklaşıp sakin bir sesle sordu:
— Hocam, yüzme bilir misiniz?
Âlim telaş içinde cevap verdi:
— Hayır! Hiç öğrenmedim!
Arif hafifçe tebessüm etti:
— Vah hocam vah… Desene sizin bütün ömrünüz boşa gitmiş. Çünkü gemi batıyor.
@muratkarahann
Harbiye’de muhteşem gece…
Murat Karahan’ın efsane performansıyla hayat verdiği Sezen Aksu şarkılarında, İstanbul seyircisi yağmura rağmen Açıkhava’yı yalnız bırakmadı.
Bazı geceler sadece konser değil, hatıra oluyor. ✨🎶
Bazı tivitlerim sosyal ağımın dışına doğru yayıldığında şu tarz tepki gösterenlere denk geliyorum.
* Bilmediğin konularda yorum yapma
* Sen Elliott yaz, x konusunda ahkam kesme
* Mavi tiki almış, olur olmaz her konuda yazmış da yazmış
vs...
Bütün bu sözel tacizler, entelektüel şiddet içermesi bir yana tehlikeli de bir eğilimi gösteriyor:
Özellikle genç kuşaklar, herkesin sadece "bildiği" veya "uzmanı" olduğu konularda konuşması (ahkam kesmek diyorlar) gerektiğini düşünüyor.
Tehlike şurada: Söz ve ifade hürriyeti, bir kuşağın zihninden yavaş yavaş siliniyor. Politika, ekonomi, futbol, sinema, edebiyat, sosyoloji, felsefe gibi konularda "ahkam kesmemek" gerektiğine inanıyorlar. Bu anlayışa göre, bu alanların hepsinde müşteri veya tüketici olabiliriz, seçimlerde tercihimiz sorulursa oy kullanırız, ancak fikir ileri sürmememiz gerekiyor.
Konunun uzmanları/profesyonelleri bize neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemeli, biz de söyleneni sorgusuz sualsiz satın almalıyız. Mantık bu.
Yani musluk tamircisi isek musluklar, kamyon şoförü isek kamyonlar, Elliotçuysak borsa dalgaları hakkında konuşmalı, gerisine karışmamalıyız.
Zamanında Süleyman Demirel "konuşan Türkiye" der, başka bir şey demezdi. Oradan buralara geldik: "Konuşma Türkiye".
Robert Sapolsky, Stanford'da bir nörobilimci olup, kronik stresin doktorların görmezden geldiği sessiz katil olduğunu kanıtladı.
Hayatından yıllar çalan, her gün yaptığın 10 alışkanlığı ortaya çıkardı.
1) Kafanda konuşmaları tekrar tekrar gözden geçirmek
“Ben gizli hazine idim, bilinmek istedim, âlemi yarattım.”
Bu meşhur Kutsi Hadis, tasavvufta akılları en çok meşgul eden ve zorlayan cümledir. Allah zaten her şeyi biliyorsa, neden "bilinmek" için âleme ihtiyaç duysun?
Kâinat, henüz "yok" iken; Mutlak Varlık, kendi cemalini ve kemalini seyretmeyi murad etti. Bu, bir eksiklikten değil, aşkın taşmasından ileri gelen bir tecelli arzusuydu
Konuyu anlama babında bir örnek verelim; mükemmel bir ses sanatçısı veya ressam olabilirsiniz ama bunu açığa çıkarmadığınız zaman bilinmez. Sadece içinizde bir potansiyel olarak kalır
Bu örnekten yola çıktığımızda anlarız ki; “Âlem, Allah’ın kendini bilmesinin sebebi değil; kendi cemalini, kemalini seyretmesinin sahnesidir”
Allah’ın kendini bilmesi bir eksiklik olduğu için değil, o sonsuz kudretin kendi kendini "müşahede etme aşkı" nedeniyle âlem var olmuştur. Daha doğrusu görünür olmuştur
Rich people collect fancy watches.
I collect useful mental models—timeless rules of thumb that simplify decisions.
12 most powerful (and dangerous) mental models I've found:
1. The Power of Walking
Old school ultra-liberalizm: Sosyalizm korkusu, 1980'lerin Özal döneminden kalma bayatlamış "yapısal reform" söylemi. Trilyonlarca dolar vergi toplanmış, özelleştirme yapılmış, taşı toprağı kazıla kazıla orman bırakılmamış bir ülkede açlık/yoksulluk sınırında yaşayan halka "kaynak nerede"?
"100 ekonomiste sorsan 99'u Erdoğan der" saçmalaması. "IMF gelir" sopası. Popülizm yapmayalım ezberleri.
Plütokrasinin iktisaden ve ahlaken çoktan iflas etmiş sistemini cansiperane savun kanka, aynen devam...
“Hakk’a ulaşmak” denilen söz, varılacak bir menzil değil; yokluğu fark edilip aradan çıkarılacak olan vehmi benliktir
Çünkü “bu benim” diye özleşerek kendimiz sandığımız kişi, Hakk’ın önünde duran en kalın perdedir
Hakk’a ulaşmak, bir yere gitmek değil, aradan çekilmektir
Çıkabilirsek aradan, kalır sadece Yaradan
Allah, kendi zuhurunu deneyimlemek ve seyretmek muradıyla, mutlaklığını sınırlı bir tecellide izhar etmeyi dilemiştir. Bu sırra mazhar olan insan ise, O’nun isim ve sıfatlarını taşıyan bir ayna olarak yeryüzünde Halifetullah kılınmıştır
Zira sınırsızlık, kendi başına idrak olunamaz; hudut olmadan şuur oluşmaz. Mutlak olan, bilinmez; bilinmeyen ise seyredilemez. Bu yüzden Hakk, kendini sınırlı suretlerde açığa vurur; görünmeyen, görünür elbiseler giyer suretlere bürünür
Okyanus, kendi enginliğini doğrudan temaşa edemez; lakin bir dalga, o sonsuzluğu hisseder, taşır ve dile getirir. Dalga, okyanustan ayrı değildir ama kendini ayrı sanarak hareket eder. İşte bu vehim, seyrin başlangıcıdır
İnsan da böyledir. Kendi hakikatinden perdelenmiş bir hâlde, benlik zannıyla yaşar. Bu zannın içinde arar, sorar, yanılır, bulur. Her buluş, aslında bir hatırlayıştır; her kayboluş, bir perde daha aralamaktır
İnsan, kendinde gördüğü her sıfatın O’ndan bir tecelli olduğunu fark eder. Hayat O’ndandır, kudret O’ndandır, ilim O’ndandır, irade O’ndandır. Kendisinde sandığı hiçbir şeyin kendine ait olmadığını idrak ettikçe, benlik çözülmeye başlar
Bir an gelir ki kul, kendine nispet ettiği her şeyi terk eder. Ne fiilini kendinden bilir ne varlığını. O vakit dalga, dalga olmadığını anlar; kendini okyanusta bulur. Ayrılık vehmi silinir, ikilik ortadan kalkar
Varlık bir muamma olmaktan çıkar, bir şahitliğe dönüşür. Bu şahitlikte insan, kendine değil, O’na bakar, kendini değil, O’nu görür. Bu şahitlik, Hakk’ın kendini kendinde seyretmesidir
“Allah, kendisinden başka bir ilah (varlık) olmadığına şahit oldu.” {Âl-i İmrân 18}