Bir foton yıldızların içinden çıkıp 4 milyon yıl boyunca güneşin çekirdeğinden yüzeyine yolculuk ediyor sonra 8 dakika daha sana ulaşıyor ve sen o ışığa bakıp geçmişini görüyorsun diye düşünüyorsun ama kuantum fiziğinde ertelenmiş seçim deneyi diye bir şey var ve bu hikayeyi paramparça ediyor
Deney şöyle çalışıyor bir foton iki yarıktan geçiriliyor ve hangi yarıktan geçtiği ölçülmediğinde dalga gibi davranıyor her iki yarıktan aynı anda geçiyor ve girişim deseni oluşuyor ama ölçüm cihazını sonradan açtığında foton sanki baştan beri tek bir yoldan gelmiş gibi davranıyor geçmişi gözlemlendiği ana göre yeniden yazılıyor
Şimdi bunu büyüt milyonlarca yıl önce bir yıldızın içinde üretilen bir foton uzayda sana doğru geliyor ve sen tam şu an o fotonu ölçmeye karar verene kadar o fotonun hangi yoldan gittiği belirsiz kalıyor yani o parçacığın milyonlarca yıllık geçmişi senin bir kararınla bu saniye kesinleşiyor ya da tamamen siliniyor evren gözlemlenene kadar arkasını açık bırakıyor
Ve sarsıcı kısım şu eğer şu anki bir eylemin milyonlarca yıl önceki bir parçacığın geçmişini belirleyebiliyorsa zaman çizgisi düşündüğün gibi doğrusal bir çizgi değil şimdiki bilincine göre yeniden yazılan esnek bir kurgu olabilir bu durumda geçmiş dediğin şey seni belirleyen sabit bir gerçek değil şu anki gözlemin üzerine çöken bir gölge
Insanın kendi geçmişine duyduğu o sarsılmaz inanç belki de kuantum silgisinin yarattığı bir algı illüzyonu belleğin sana anlattığı hikaye evrenin sana sunduğu tutarlı bir render ve sen o renderin içinde sadece izleyici değilsin aynı zamanda yazarsın gerçekten bir geçmişe sahip olduğunu ve o geçmişin seni belirlediğini iddia edebilir misin yoksa her sabah uyandığında evren seninle birlikte mi başlıyor
Ve belki de bu değil şu gözlemci olmadan gerçeklik var mı yoksa sen baktığın için mi var
1927de fizikçiler laboratuvarda bir şey keşfettiler ve o günden beri hiçbir şey aynı olmadı. Bir elektron gözlemlenmediği sürece aynı anda iki yerde bulunuyor. Schrödingerin kedisi kutusunda hem canlı hem ölü. Dalga fonksiyonu çökene kadar her şey mümkün, her şey gerçek, hiçbir şey karar verilmemiş.
Ve biz bunu tuhaf fizik diye dosyalayıp rahatladık.
Halbuki bu sadece fizik değil. Bu senin hayatının da formülü.
Şu an telefonunu okuduğun, bu cümleyi gördüğün, bu ana karar verdiğin anda tam burada senin dalga fonksiyonun çöküyor. Çünkü bu tweeti okumayı seçtin. Daha binlerce olası sen var şu an: biri uyuyor, biri spor yapıyor, biri eski sevgilisini düşünüyor, biri başka birini seviyor, biri bir şehirde doğmuş. Hepsi gerçek. Hepsi olası. Hepsi senin.
Ama bu cümleyi okuman diğerlerini öldürdü.
Fizikte buna ölçüm problemi deniyor. Bilinçli bir gözlemci olmadan gerçeklik karar veremiyor. Yani sen bakmadığın sürece dünya bile tam olarak orada değil. Senin bakışın onu var ediyor, aynı anda onu sınırlıyor.
Korkunç olan ne biliyor musun? Bu geri dönüşü olmayan bir çöküş. Bir kez baktın mı diğer olasılıklar sonsuza dek kayboluyor. Geçmiş alternatiflerinin mezarlığı çoktan kazıldı bile.. Her çöküş yeni bir süperpozisyon doğuruyor. Şu an tek bir hayata mahkumsun ama o hayatın içinde bir sonraki kararın bir sonraki bulutu şekillendiriyor. Ölüm değil bu, döngü. Her seçim yeni bir sonsuzluğa kapı.
Schrödinger kedisini kutusundan çıkardığında ölü ya da canlı görüyor. Şu: sen bu hayatı hangi bakışla gözlemleyeceksin? Öldürenle mi, diriltenle mi?
İnsanlık tarihinin en büyük yanılgılarından biri, evreni çözdüğünü sanması olabilir.
Durun bir saniye çünkü burada akıl yakan bir paradoks var. Modern kozmolojiye göre yıldızlar, galaksiler, gezegenler, sen, ben ve dokunabildiğimiz her şey evrenin yalnızca yaklaşık %5’ini oluşturuyor. Geriye kalan yaklaşık %95 ise karanlık madde ve karanlık enerji dediğimiz, doğrudan göremediğimiz, ne olduğunu hâlâ tam olarak bilmediğimiz görünmez bir yapı. Evrenin büyük kısmı gözümüzün önünde değil ama biz o küçücük %5’e bakıp evren hakkında kesin cümleler kuruyor, onu anladığımızı düşünüyoruz. Şimdi aynı yanılgıyı insanlara uyguladığımızı düşün. Bir insanın bize gösterdiği birkaç davranışı, birkaç cümleyi, birkaç öfke anını ya da birkaç başarısını görüyoruz. Belki de onun hayatının sadece %5’ine şahit oluyoruz. Geriye kalan çocukluğu, korkuları, travmaları, pişmanlıkları, kimseye anlatmadığı savaşları ve sessizce taşıdığı yükler ise bizim için görünmez kalıyor. Ama buna rağmen onu tanıdığımızı, nasıl biri olduğunu ve neden öyle davrandığını bildiğimizi iddia ediyoruz.
İşin en tuhaf tarafı şu; evren söz konusu olduğunda ‘Büyük kısmını bilmiyoruz.’ diyebilecek kadar mütevazıyız ama karşımızdaki insan söz konusu olduğunda görünmeyen %95’i hiç yokmuş gibi davranacak kadar kibirliyiz.
Belki de hem evrenin hem insanın en büyük gerçeği aynıdır. Gördüğümüz şey, gerçekte olanın sadece çok küçük bir parçasıdır.
SON DAKİKA: Tüm insanlığa geçmiş olsun simülasyonda yeni bölüm açıldı!
Bilim insanları ilk kez sıfırdan bir hücre inşa etti; besleniyor, büyüyor ve tıpkı yaşamın kendisi gibi bölünüyor.
Laboratuvarda üretilen bu yaratık, şimdiye kadar inşa edilmiş en gelişmiş sentetik hücre olup, yalnızca cansız kimyasal parçalar kullanarak tam bir büyüme ve bölünme döngüsünü tamamlıyor.
Bu, “hücreyi sıfırdan kimyasallardan inşa etmek” konusunda bugüne kadarki en ileri adım olarak kabul ediliyor.
SpudCell, tamamen cansız kimyasal bileşenlerden sıfırdan inşa edilmiş bir sentetik hücre prototipidir.
“Potato Cell” (Patates Hücresi) diye isimlendirilmiş. Hem Sputnik’e gönderme yapıyor hem de Kate Adamala’nın Polonyalı olması ve “patatesten yapılmışız” şakası yüzünden.
Daha önceki sentetik hücre çalışmaları genellikle mevcut canlı hücreleri kesip küçültme yöntemiyle yapılıyordu. SpudCell ise sıfırdan kimyasallardan monte edildiği için her bileşeni tam olarak biliniyor ve kontrol edilebiliyor.
İçeriği:
Lipid zar (yağ moleküllerinden oluşan küçük baloncuk = lipozom)
7 ayrı plazmid üzerinde toplam 90.000 baz çiftlik minimal genom (yaklaşık 36 gen)
PURE sistemi (36 saflaştırılmış enzim + ribozom) ile protein üretimi
Ne Yapabiliyor?
SpudCell, tam bir hücre döngüsü gerçekleştirebiliyor:
1. Beslenme : Dışarıdan verilen “feeder lipozomlar”la (besleyici baloncuklar) birleşerek membranını büyütüyor ve besin alıyor. Bu füzyon, kendi genomunun ürettiği α-hemolysin proteiniyle kontrol ediliyor.
2. Büyüme: Membranı genişliyor.
3. Genom replikasyonu: DNA’sını kopyalıyor.
4. Bölünme: Protein kalabalığı membranda stres yaratıp hücrenin ikiye ayrılmasını sağlıyor (sitoplazma iskeleti olmadan).
5. Seleksiyon: Daha hızlı büyüyen genetik varyantlar, 5 nesil sonra popülasyonda çoğunluk haline geliyor.
Yani besleniyor, büyüyor, DNA’sını kopyalıyor ve bölünüyor.
Mikroskop görüntüleri gerçek SpudCell :
Sınırlamaları Neler?
Henüz tamamen canlı değil. Dışarıdan sürekli besin verilmesi gerekiyor.
Sadece 5-10 nesil dayanabiliyor (ribozomlar bozuluyor, yenisini üretemiyor).
Genom dağılımı verimsiz (%30 civarı yavru hücre tam genom almıyor).
Kendi kendine sürdürülebilir metabolizması yok.
“Wimpy” zayıf, beceriksiz bir organizma olarak tanımlanıyor.
Uzmanlar: “Yaşamın temel davranışlarını kimyadan yeniden oluşturduk, ama henüz ‘canlı’ değil” diyor.
Neden Bu Kadar Önemli?
Yaşamın temel süreçlerinin (büyüme + bölünme + seleksiyon) sadece kimyasal bileşenlerle ortaya çıkabileceğini gösteren en güçlü kanıt.
Sentetik biyoloji için temel şasi oluşturuyor. İleride üzerine yeni genler ekleyerek daha karmaşık sistemler yapılabilecek.
Açık kaynaklı Biotic adlı kamu yararına kurum kuruldu; teknoloji herkesin kullanımına açık olacak.
Tıp (yeni tedaviler), biyoteknoloji, karbon yakalama, yaşamın kökenini anlama gibi alanlarda devrim potansiyeli taşıyor.
Daha önce de sentetik genomlu hücreler yapılmıştı, ama tamamen cansız kimyasallardan bottom-up tam döngü gerçekleştiren ilk örnek bu. Bu yüzden dönüm noktası olarak görülüyor.
Kaynak: https://t.co/JFirKnahs1
https://t.co/9iPXAnz7GO
https://t.co/Rba5qLESxU
Büyük patlamadan sonra tam 400 milyon yıl boyunca evrende tek bir yıldız bile yoktu. Her yer mutlak ve zifiri bir karanlıktı. Işığı bırakın, ışığı üretecek mekanizmalar bile henüz çökmüş hidrojen bulutlarının içinde hapsolmuştu. Bilim insanları bu devasa körlük dönemine kozmik karanlık çağlar diyor. Evren o zifiri karanlığın içinde hiçbir şey görmeden, sessizce ve korkunç bir hızla genişledi.
Sonra o ilk yıldız ateşi yandı ve karanlık yırtıldı. Biz şu an o yırtılan karanlığın içinden teleskoplarla bakıp evrenin sırlarını çözdüğümüzü, bilimin zirvesinde olduğumuzu iddia ediyoruz. Bütün denklemleri bulduğumuzu, atomu parçaladığımızı, yapay zeka ile tanrısal bir yaratıma yaklaştığımızı sanıyoruz.
Ama korkutucu olan kısım şu, ya bizim bütün insanlık tarihimiz, o çok övündüğümüz bilincimiz ve bilimimiz, evrenin hala devam etmekte olan çok daha büyük bir zihinsel karanlık çağına denk geliyorsa. Düşünsenize, evrenin sadece fiziksel olarak aydınlanması bile 400 milyon yıl sürdü. Gerçek kozmik aydınlanmaya, yani evrenin kendi kendini tam anlamıyla idrak etmesine daha milyarlarca yıl varsa ve biz şu an evrenin henüz hiçbir şey bilmeyen, zifiri karanlıkta emekleyen o ilk ilkel bebekleriysek.
Bildiğimizi sandığımız her şey koca bir cehaletin ta kendisi olabilir. Kuantum fiziği, kara delikler, sicim teorisi dediğimiz şeyler karanlıkta çaktığımız son derece cılız kıvılcımlardan ibarettir belki de. Kendimizi evrenin en zeki gözlemcisi sanıyoruz ama durum tam tersi olabilir. Biz sadece evrenin hala devam eden karanlık çağının ortasında, ışığı hiç görmemiş ama her şeyi gördüğünü sanan kör bir anomaliyiz.
2020 yılının haziran ayında Hubble uzay teleskobu uzayın derinliklerinde bugüne kadar görülmüş en tuhaf fotoğraflardan birini çekti. Fotoğrafta arkadaki yıldızlar tuhaf bir şekilde eğrilmiş, uzatılmış ve devasa görünüyordu. Sorun teleskopta değildi sorun evrenin dokusunun kendisindeydi. MACS J0416 adı verilen devasa bir galaksi kümesi sahip olduğu muazzam kütleyle uzay zamanı kelimenin tam anlamıyla bükmüştü.
Arkasından gelen ışık bu bükülmüş uzaydan geçerken sanki dev bir kozmik mercekten geçiyormuş gibi eğriliyor. Buna astrofizikte kütleçekimsel mercekleme deniyor. Gördüğün şey gerçek ama algıladığın o devasa, parlak, kusursuz şekil tamamen bir illüzyon. Arkadaki o yıldız çok daha küçük, çok daha soluk ve bir yerde.
Ama kısım şu, insan beyni evrenin bu kütleçekim yasasını kendi içinde birebir kopyalıyor.
Geçmişte bıraktığın birini düşün. Onu hatırladığında kusursuz, devasa, hayatının merkezinde bir figür gibi görüyorsun. Ama zihninin yaptığı tek şey bir kütleçekimsel mercekleme illüzyonu yaratmak. O insanın gerçekliğinin önüne kendi devasa yalnızlığını, yoğun aşkını ya da çözülmemiş acılarını koydun. Duygularının kütlesi o kadar ağır ki o insanın gerçek görüntüsünü büküyor, onu olduğundan çok daha büyük çok daha parlak ve ulaşılmaz gösteriyor.
Birini delice sevdiğinde zihnin o kişinin hatalarını ve sıradanlığını tıpkı bükülen uzay zaman gibi eğip büküyor. Gördüğün o muazzam parlaklık ona ait değil, senin ona bakarken araya koyduğun kendi yoğun kütlenin yarattığı bir büyüteç etkisi. Biz çoğu zaman insanları oldukları gibi değil kendi duygusal ağırlığımızın onları büktüğü şekliyle seviyoruz. Bir anıyı atlatamamanın sebebi de bu, o anı o kadar büyük değil sadece senin ona bakarken kullandığın kendi içsel merceğin çok ağır.
Ve günün sonunda hepimiz kendi içsel evrenimizde şu paradoksla baş başa kalıyoruz. Biz o uzaktaki gerçeği mi özlüyoruz yoksa kendi kütlemizin büktüğü o kusursuz yalanı mı.
Şu an ekrana bakıyorsun ve evrenin 13.8 milyar yıl önce tek bir patlamayla başladığını sanıyorsun ama modern kozmoloji bu sıradan algıyı tamamen yıkıyor.
Hepimize evrenin mutlak bir sıfır noktasından başlayıp sonsuza kadar genişleyeceği öğretildi. Evet şu an etrafımızdaki her şeyin birbirinden hızla uzaklaştığı, galaksilerin karanlık enerji yüzünden kütleçekiminden bile daha hızlı bir şekilde kaçtığı doğru. Süpernova gözlemleri evrenin De Sitter uzay yapısına doğru ivmelendiğini kanıtlıyor ve çoğu kişi bunun sonsuza kadar sürecek karanlık bir hiçlikle biteceğini düşünüyor.
Ama kimsenin hesaba katmadığı kısım şu, genişlemenin kaderi tamamen bir enerji savaşına bağlı. Eğer evrenin toplam kütle ve enerji yoğunluğu, karanlık enerjinin bu ivmelenmesini yenecek o kritik eşiği aşarsa devasa bir kozmik fren mekanizması devreye girecek. Big Crunch senaryosu tam olarak bu. Bir gün, belki 20 milyar yıl sonra uzay dokusunun genişlemesi tamamen duracak. Evren o en şişkin halinde bir anlığına asılı kalacak.
Ve o sessizlik anından sonra tarihin en büyük geri sarma işlemi başlayacak. Galaksiler birbirinden kaçmayı bırakıp birbirlerinin üzerine düşmeye başlayacaklar. Düşünsene Andromeda galaksisi devasa bir hızla üzerimize çöküyor, uzayın kendisi daraldığı için arka plan ışıması inanılmaz bir ısıya ulaşıyor. Zaman algısı bile fiziksel olarak yön değiştiriyor. Yıldızlar, kara delikler ve gezegenler birbirine giriyor. Sonunda tüm fizik yasalarının iflas ettiği, atomların bile var olamayacağı o mutlak tekilliğe geri dönüyoruz. Her şey sıfır noktasına sıkışıyor.
Conformal Cyclic Cosmology (CCC) gibi yeni fizik teorileri bize çok daha varoluşsal bir şey fısıldıyor. Belki de bizim Büyük Patlama dediğimiz o ilk saniye, bizden önceki devasa bir evrenin Büyük Çöküşünün son sahnesinden başka bir şey değildi. Evren ölmüyor, sadece nefes veriyor ve sonra tekrar içine çekiyor.
Başlangıç diye bir şey yok sadece evrenin bize oynadığı sonsuz bir döngü var.
Size de oluyor mu?
-Artık bi filmi sonuna kadar sarmadan izleyemiyorum, ara ara telefona bakıyorum.
-her şey ot gibi sanki, hiçbir şey ilginç gelmiyor.
-Her gün birbirinin aynı.
-İnsanlarla göz göze bile gelemiyorum.
-geçmişe inanılmaz bir özlem duyuyorum.
-kitap okuyamıyorum.
13.8 milyar yıl önce başlayan bu hikayede inanılmaz derecede tuhaf bir zaman dilimine denk geldik. Şu an gökyüzüne baktığımızda milyarlarca galaksi görüyoruz, evrenin genişlediğini ölçebiliyoruz ve Büyük Patlamanın yankılarını dinleyebiliyoruz. Ama sarsıcı olan kısım şu, evren bu bilgileri sonsuza dek açık tutmayacak.
James Webb verileri ve modern kozmolojik modeller bize evrenin genişleme hızının yerçekiminden çok daha güçlü bir şekilde arttığını kanıtlıyor. Her saniye, diğer galaksiler bizden hızla uzaklaşıyor. Ve o genişleme hızı milyarlarca yıl sonra o kadar kritik bir eşiği aşacak ki, galaksiler arası boşluk ışık hızından daha hızlı bir şekilde birbirinden kopmaya başlayacak.
Şimdi şunu düşün, trilyonlarca yıl sonra Samanyolu ve Andromeda birleşmiş devasa tek bir galaksi haline gelmiş olacak. O dönemde yepyeni bir yıldız sisteminde zeki bir yaşam formu ortaya çıkıp gökyüzünü incelemeye başladığında, evrenin gerçek doğasına dair en ufak bir ipucu bile bulamayacak. Teleskoplarını ne kadar uzağa çevirirlerse çevirsinler sadece zifiri bir karanlık görecekler.
Büyük Patlamaya dair hiçbir radyasyon kalıntısı olmayacak. Başka galaksilerin varlığına dair hiçbir kanıt bulamayacaklar çünkü o galaksilerden yola çıkan ışık, aradaki uzay ışıktan hızlı genişlediği için onlara asla ulaşamayacak. O geleceğin dahi bilim insanları, evrenin yaşının sonsuz olduğunu ve başlangıçsız tek bir galaksiden ibaret olduğunu kanıtlayan kesin fizik yasaları yazacaklar. Ve yazdıkları her şey tamamen yanlış olacak.
Bizler, evrenin geçmişine dair ipuçlarının henüz silinmediği o incecik kozmik zaman aralığında yaşıyoruz. Doğanın en büyük paradoksu da burada başlıyor zaten. Evren şu an bize kendi sırlarını açığa vuruyor gibi görünüyor ama milyarlarca yıl sonraki nesillere tarihin en kusursuz yalanını söylemek için hazırlanıyor. Işık bir gün pes edecek ve o gün evrenin tüm hafızası sıfırlanacak.
83 yaşındaki yaşlı amca salıncakta sallanırken, “Ters takla at! Ters takla atarak in!” diyerek gelen genç adamın gazıyla gerçekten ters takla atarak iniyor!
Hem parktaki çocuklar, hem de videoyu çeken genç adam küçük bir şok yaşıyor.