Fatih Altaylı:
"ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi ve Sömürge Valisi anlayışlı Barrack katıldığı bir yayında, Ortadoğu’daki barış arayışlarını anlatırken aynen şöyle dedi:
“57 peygamber bu coğrafyaya gönderildi. Peygamberler çözemedi, Tanrı çözemedi. Onların binlerce yıldır çözemediğini bizim 1,5 yılda çözmemiz herhalde biraz zor.”
Benzer bir soruyu yıllar önce Ahmet Davutoğlu’na sormuştum. Dışişleri Bakanıydı ve “stratejik derinliği” ile Ortadoğu’daki tüm sorunları çözebileceğini düşünüyordu. Zannederim Meksika’da, Los Cabos’da bir yemek sofrasındaydık.
“2500 yıllık sorunlardan söz ediyorsunuz. Çözeceğiniz iddiasındasınız. Bölge 2500 yıldır Ahmet Davutoğlu gelsin de çözsün diye mi bekledi?” demiştim.
Yanıtı hayli iddialıydı. Ama yine de ABD Büyükelçisi kadar değil.
Şimdi Tom Barrack çıtayı biraz daha yukarı taşımış.
“Tanrı çözemedi, biz 1,5 yılda nasıl çözelim” demiş. ABD’ye neredeyse tanrısal bir güç vehmetmiş.
Biraz ağır bir ifade.
Bunu herhangi bir Türk vatandaşı söylese şimdi başı fena halde dertte olurdu ve sosyal medyada bayağı bir hedef gösterilirdi.
Ama Amerikan Büyükelçisi olunca bir şey olmuyor belli ki.
Ülkenin gücünü Tanrı ile kıyaslamak bile hoş görülebiliyor."
23 marzo: scommessa di 500 milioni di dollari sui futures del petrolio, 15 minuti prima che Trump rinviasse gli attacchi contro l'Iran.
7 aprile: scommessa di 950 milioni di dollari sui futures del petrolio, poche ore prima del cessate il fuoco tra Stati Uniti e Iran.
17 aprile: scommessa di 760 milioni di dollari sui futures del petrolio, 20 minuti prima che Hormuz venisse dichiarata aperta da Trump.
Indovinate chi è stato il genio che ha piazzato queste scommesse sul mercato?
Si legge insider trading, ma si scrive Barron Trump.
Müdür yardımcısı olarak görev yaptığım okulumun önünde; bu akşam mesai bitimime yakın, serseri edasıyla takılan, ailerilerinin veremediği terbiyeyi okulda vermeye çalıştığımız kendi okulumdan 4-5 öğrencime “evlerinize gidin evladım, buralarda dolanmayın” dedim. Baktım laftan anlamıyorlar birinin sırtından HAFİF İTEREK “hadi olum dağılın, doğru evlerinize gidin” dedim.
Öğrenciler biraz uzaklaştıktan sonra sırtından iterek uyardığım öğrenci geri döndü ve “buna hakkınız yok hocam, burası okul dışı, beni itemezsiniz” dedi.
İki gündür yaşanan olaylara zaten canım sıkkın, o hışımla öğrencinin yanına gidip nelere hakkım olup olmadığı hususunda, fiziksel bir müdahelede bulunmadan kendisiyle fikir alış verişinde bulundum.
Hani olur da; sesimi yükselterek öğrencinin psikolojisine olumsuz etkide bulunmuşumdur, bağırarak öğrenciyi incitip moralini bozmuşumdur, o öğrenci yarın bir gün beni yetkili makamlara şikayet ederse, şimdiden KENDİMİ İHBAR EDİYORUM.
Zamanında bir milli eğitim bakanının “Senin saçını keserlerse bana söyle, ben de müdürün saçını keserim”, “Velimi üzeni, ben de üzerim” saçmalığıyla başlayan yozlaşmanın geldiği bu durum içler acısı maalesef. Kimler doğrudan veya dolaylı olarak bu berbat durumdan sorumluysa yatacak yerleri yok.
Bu fotoğrafı yayın,özellikle Hatay, bu sapık herif aramızda dolaşıyor ‼️
Musa Şenol‼️ Lan sen beni tehdit mi ediyorsun şerefsiz it‼️ Ben seni tüm Türkiye’ye rezil etmez miyim ❓Seni sokağa çıkartırsam NAMERDİM ‼️
Bugün Sena çocuk, belki yarın sıra sizin çocuklarınızda‼️
Götünü yırtsanda bu haberi kaldırmayacağım‼️
Bu ülkede masum bir çocuğun hakkını aramak suç‼️
#MUSAŞENOLTUTUKLANSIN
İran medyası, çocuk kurban tanrısı olarak bilinen Baal’a ait heykelin füzelerle vurulmasını temsil eden görüntüleri 'Herkes için tek intikam' başlığıyla yayınladı.
Bu videoyu, Hindistan Silahlı Kuvvetlerinin verdiği kararı Türk Silahlı Kuvvetlerinin herhangi bir komutanının asla vermeyeceğini, hatta buna devlet ve hükümetten hiçbir kanadın da onaylamayacağını bilerek seyredin ve sinirlerinize hakim olmaya çalışın.
Yapılan, yaptırılan ve yapılan üzerine yapılan yorumlar açısından bir insanlık fiyaskosu.
Kuruculardan olan Hindistan ve 1 Ocak 2024'de birliğe katılan İran, BRICKS üyeleri. Ben gerçekten dünyanın 4 bir yerine dağılmış diğer üyelerin bu olay karşısındaki tavırlarının ne olduğunu merak ediyorum. Sadece tücaretlerinde ABD Dolarını kullanmamak adına kurulan BRICKS'in bu şekilde devam etmesi çok zor.
Not: VideoHaber için kime teşekkür edeceğimi bşlemedim. Kendisi yorum olarsk paylaşırsa çok sevinirim. Gerçekten çok güzel olmuş.
📌Mattia Ahmet Minguzzi defalarca bıçaklanarak öldürüldü, ailesi tehdit edildi, mezarı tahrip edildi.
📌Hakan Çakır kız kardeşini taciz eden grup tarafından satırlarla öldürüldü. Katillerin lehine çadır devletinin mahkemesinde slogan atıldı.
📌Atlas Çağlayan sokak ortasında çirkin bir orospu evladı tarafından yan baktın denilerek bıçaklanıp öldürüldü, ailesinin çığlıkları semti inletti.
Bütün bu cinayetleri işleyenler en geç 5 yıla sokaklara geri dönecek. Suç ağlarını genişletmiş ve yeni bağlantılar elde etmiş şekilde namuslu insanların hayatlarını karartmaya devam edecekler. Çünkü bu medeniyetsiz orangutan sürüsü için işledikleri her suç yeni takılan bir rütbedir. Subay nasıl görev yaptıkça, meslekte yıllarını geçirdikçe yeni rütbeler alır ve emri altındaki asker sayısı artarsa bunların da işledikleri suç adedince rütbeleri büyür, kendi sosyal çevrelerinde gördükleri itibar artar.
Şimdi bu noktada sormak lazım: Bu tertemiz evlatların katilleri olan fare fıtratlı orospu çocuklarını en geç 5 yıl içinde serbest bırakan ve yeni cinayetler işlemeleri için sokaklara bırakan aşağıların aşağısı Türkiye Cumhuriyeti hangi hak ve yetkiyle bizden evlenip çocuk yapmamızı istiyor?
Çocuk sahibi olalım, efendi bir insan olarak yetiştirelim, aman yavrum kimsenin hakkına girme falan diye büyütelim, sonra insan bıçaklamayı Kürt'ün demokratik hakkı olarak gören faşist bir orospu evladı ya da MHP adlı organize suç örgütünün çıkardığı afla sokağa salınan 75 sabıkalı bir piçin kurbanı mı olsun?
Devlet, bekası tehlikeye düşünce 75 suç kaydı olan sokağa sıçılmış piçlere koşsun. Devletin öz evladı onlar, biz değiliz. Bizde bu yamyamlara kurban verecek evlat yok.
İnatla evlenmeyecek ve çocuk sahibi olmayacağız. Bizim evlatlarımızı ite köpeğe yediren bu aşağıların aşağısı zulüm diyarı gümbürdeyerek devrilecek, biz de bir sigara yakıp izleyeceğiz.
Kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Kaybedeceği olanlar düşünsün. Meyvesi nasip olmayan ağacın da kökünü sikeyim. -SON-
#saklıtarih#tarih
ELLERİNİZİ YIKAYIN DEDİ. HAYATINI KAYBETTİ.
Ölümleri durdurdu ödül olarak akıl hastanesinde can verdi...
Kimse ona inanmak istemedi. Onunla alay ettiler, deli dediler ve fikrini doktorların "onuruna" bir hakaret olarak gördüler. Ama o, başkalarının yüzleşmekten kaçındığı şeyi gördü: ölüm çoğu zaman havadan gelmez, insan ellerine yapışır.
Adı Ignaz Semmelweis'ti. 1818'de Budapeşte'de doğdu ve 19. yüzyılın ortalarında Viyana'daki bir hastanede doktor olarak çalıştı. Günlerce aynı dehşeti izledi: kadınlar doğum yapmak için sağlıklı bir şekilde geliyor, ardından kısa süre sonra lohusa hummasından ölüyorlardı; bu enfeksiyon o kadar gizemliydi ki, bazı koğuşlarda her üçüncü yeni anneyi öldürüyordu.
Semmelweis, gerçek gözlemcilerin yaptığı şeyi yaptı. Karşılaştırdı, saydı ve kalıplar aradı. Ve yüksek sesle söylenmesi neredeyse imkansız bir gerçeği buldu. Doktorların doğum yaptırdığı koğuşlarda, ebelerin doğum yaptırdığı koğuşlara göre çok daha fazla kadın ölüyordu.
Neden?
Çünkü birçok doktor önceden otopsi yapıyor ve ardından kendilerini iyice temizlemeden doğum yapan kadınları muayene ediyordu. Semmelweis bunun kader olmadığını, ilahi bir ceza olmadığını fark etti. Görünmez bir bulaşmaydı; göremediğiniz ama yine de aktarabileceğiniz bir şeydi.
Bu yüzden basit bir kural getirdi: Hastaya dokunmadan önce ellerinizi klorlu kireç çözeltisiyle yıkayın.
Sonuçlar inkar edilemezdi. Kısa sürede ölüm oranı düştü. Lohusa humması neredeyse ortadan kalktı. Anahtarı bulmuştu; büyük bir makineyle değil, küçük, temiz bir eylemle.
Ve sorun da tam olarak buydu.
Çünkü haklıysa, bu tıbbın kendisinin de nedenin bir parçası olduğu anlamına geliyordu. Birçoğu bu gurur darbesine tahammül edemedi. Onu alaya aldılar, dışladılar ve onu bir yabancıya dönüştürdüler; sayıları yanlış olduğu için değil, vardığı sonuç çok acı verici olduğu için.
Semmelweis direniş karşısında yıkıldı
Çünkü yanlız kalmıştı kimse ona bu buluşundan dolayı inanmıyordu sonunda doktorlar birleşip bir heyet oluşturdu ve onu Bir akıl hastanesine kapattılar Semmelweis buna dâyanamadı ve 47 yaşında öldü; aşağılanmış, unutulmuş ve hak ettiği takdiri görmemiş bir şekilde.
Ancak on yıllar sonra, mikrop teorisi onun anladığı şeyi doğruladı. ve tüm tıp dünyası geç de olsa onu saygıyla ve onurla takdir etti ve hekimler arası onursal fahri başkan ilan etti.
Bugün onun mirası her hastane lavabosunda, her ameliyat odasında ve bir hayata dokunmadan önce kendini temizleyen her elde yaşıyor.
Semmelweis şöhret peşinde değildi. Tek bir şey istiyordu: annelerin ölmesini engellemek.
Bazen gerçek, görkemli konuşmalara veya pahalı aletlere ihtiyaç duymaz. Bazen sadece temiz ellere ve asla pes etmeyen bir vicdana ihtiyaç duyar.
O bu vicdana sahip az hekimden biriydi.
Semmelweis
Kaynak BBC Word old history
#bilim
#Tıp
BEN BİR TIP FAĶÜLTESİ HOCASIYIM.
HUKUKÇULARA DA DERS VEREBİLİRİM.
DERS
Gebelik fizyolojik bir olaydır.
Hastalık değildir.
Doğum biyolojik bir olaydır.
Doğası gereği olur.
Doktor, sürecin sahibi değil; ancak komplikasyonun muhatabıdır.
Ama sistem ne yaptı?
Riskleri doğru yerde ve doğru zamanda konuşmak yerine,
her şeyi teste,
her testi mutlak güvenceye,
her belirsizliği kusura çevirdi.
Akraba evliliği risklidir.
Geç yaşta gebelik risklidir.
Bunlar tıbbi gerçeklerdir.
Ama bu gerçekler:
sosyal baskıdan,
kültürel kabullerden,
bireysel tercihlerden
ayrı bir zeminde ele alınmadı.
Bunun yerine ne yapıldı?
Gebelik hastalıklaştırıldı
Doğum tıbbileştirildi
Hekim “mutlak sorumlu” ilan edildi
Ve sistem bir test canavarı yarattı.
Bu canavar:
“Her şeyi önceden bilmeliydin” diyor
“Olasılığı sıfırlamalıydın�� diyor
“Biyolojiyi hukuka uydurmalıydın” diyor
Oysa biyoloji:
olasılıklarla çalışır
kesinlik tanımaz
insan kusurunu değil, insan sınırını hatırlatır
Şimdi ne oluyor?
Canavar dönüp hekimi yiyor.
Ama aslında:
bilimi yiyor
aklı yiyor
vicdanı yiyor
En acısı da şu:
Bu sistem ne Down sendromlu çocuğu gerçekten koruyor,
ne ailesini güçlendiriyor,
ne de hekimi adil biçimde sorumluluk altına alıyor.
Sadece yeni mağdurlar üretiyor.
Bu yüzden mesele:
test sayısı değil
dava sayısı değil
tazminat miktarı değil
Mesele şudur: Biyolojiyi inkâr eden bir hukuk,
hukuku ayakta tutamaz.
Bak şimdi…
Zamanında aile hekimim beni kolon kanserine karşı uyarmadı.
— Yaz tazminat.
Aynı yıl mamografi diye bir şeyden söz etmedi.
Meme kanseri oldum.
— Yaz bir tazminat daha.
Bir gün olsun “osteoporoz diye bir şey var” demedi.
Belim kırıldı.
— Yaz tazminat.
Stres, evlilik, psikoloji, hayat yükü?
Hiçbiri yok.
Boşandım, çöktüm.
— Yaz nafakanın yarısı.
Beslenme demedi.
Hareket demedi.
Uyku demedi.
Sigara desen, hiç açmadı.
— Yaz metabolik sendromdan tazminat.
Bir gün olsun
“Bak, sen ölümlü bir varlıksın” demedi.
Ölümü hatırlatmadı diye
— Yaz kozmik ihmal.
Sonuç?
Ben hasta oldum.
Sistem tertemiz.
Hekim suçlu.
Kader sanık.
Ve en sonda büyük karar:
“Allah’ım, aile hekimimi cehenneme at.”
Çünkü bu ülkede artık
hastalık değil,
ölümlülük bile bildirime tabidir.
Bak şimdi ey akıl sahibi olanlar
Ve ey aklı evveller!
Köpek ısırınca virüsün beyne gidip kuduz yaptığına inanıyorsun da
Kedi ısırınca bakterinin sinir dokusuna zarar vermesine niye inanmıyorsun?
Deli misin sen?
İlk.resim kedisi tarafından ısırılan adamın baş parmağını kullanamamasını gösteriyor
İkinci resim kol mr da sinir tutulumunu
Bu adama ne oldu?
Kedisi ısırdı
Kedi piresi de yapabilirdi
Hissetmeden
Nasıl tedavi oldu?
Steroid verdiler olmadı
Antibiyotik de ise yaramadı
ivig ile düzeldi
Ivig ne?
Immunglobulin
Hocam niye immnglobulin ise yaradı?
Kronik dönemde hasarlanma antikor aracılı oluyor.
Ya şimdi ben ne yapayım kime kabul ettirelim de IVIG verdireyim?
Adamlar bakteriyi kabul etmiyorlar
Dünyanın en müreffeh ülkelerinden birinin vatandaşı ol, ailenle biraz gezmek için anavatanına gel, Uganda seviyesinde bile olmayacak bir ihmal sonucu böcek ilacıyla zehirlenip öl.
İşte bu, 1. ve 5. dünya ülkesi arasındaki farktır. Türkiye halkıyla, devletiyle, kanunuyla, güvenliğiyle, ekonomisiyle ve ahlakıyla hiçbir zaman birinci sınıf bir ülke olamayacak. Bu ülke yitip giden hayallerin, öğütülen potansiyellerin, yarım kalmış hikayelerin ülkesidir.
Bu ülke gözyaşının, facianın, acının, bela ve musibetin, ucuz ölümlerin, fakirliğin ve horlanmışlığın ülkesidir. Yazık ki geçip giden ve metaı pek cüzî olan dünya hayatımızda bize düşen de bu aşağıların aşağısı zulüm diyarında doğmak oldu. Bu da bizi kahırdan verem etmeye yeter de artar bile.
Fransız, Le Monde gazetesi, Türkiye'deki gençler hakkında analiz yazısı paylaştı:
• Türkiye’de yükseköğretim sistemindeki derin kriz, ülkenin genç kuşağını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor.
• 18–24 yaş arası gençlerin üçte biri, ne eğitimde ne işte ne de mesleki eğitimde yer alıyor.
• Türkiye, yeni mezun istihdamında 33 Avrupa ülkesi arasında son sırada yer alıyor. Üniversite mezunlarının işsizlik oranı, genel işsizlik oranının da üzerinde.
• Çocuk işçiliği de hızla artıyor. 2025’te 68 çocuk işçi hayatını kaybetti; 15–17 yaş arası çalışanların oranı dört yılda %16,2’den %24,9’a çıktı.
Bursa'da barajlardaki su oranı %0'a düştü. Şu anda yer altı suları ve Uludağ'dan gelen pınarlarla Bursa'nın su ihtiyacı karşılanıyor. Bursa Eski Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, yer altı sularının kontrolünün DSİ'de olduğunu açıklamıştı.
24 Haziran 2022'nin haberi
Alinur Aktaş: “Göreve geldiğimden kısa süre sonra çok su tüketen bir fabrikayla alakalı ücretlendirme yaptık ve genele yaymaya çalıştık fakat biz, o davayı kaybettik. Yeraltı suyu kullanımıyla ilgili yetki tamamen DSİ bölge müdürlüğündedir…”
Bursa'da ciddi bir su problemi bulunuyor. Yeraltı sularının fabrikalara ücretsiz verilmesi de kabul edilemez. Barajlar %0. fakat Bursa yer altı su kaynakları bakımından çok zengin. Bugün inin Çiftehavuzlara, Kanalboyu'na sokaktaki çeşmelerden şarıl şarıl su akıyor.
Resmi olarak yer altında ne kadar su var, Bursa'ya ne kadar yeter bunu bilemiyoruz fakat konuyla ilgili DSİ'den de bir açıklama gelmeli. Bu arada yer altı suların kullanımı sonrası Bursa ovasında obruklar da oluşabilir. Allah sonumuzu hayır etsin.