TEÇ-SEN Genel Başkanı Ümit Demirel: "Türkiye gelecek vizyonunun temeline; 3Y- yoksullukla, yolsuzlukla ve yasaklarla mücadeleyi, hedefine ise 'Üretim, Adalet, Özgürlük' almalıdır"
Türkiye’nin yaşadığı ekonomik daralma, yalnızca fiyatların yükselmesi ya da maaşların erimesi meselesi değildir. Bu tablo, daha derin bir yapısal soruna işaret etmektedir: Yoksulluk büyümüş, yolsuzluk algısı toplumsal güveni aşındırmış, yasakçı anlayış ise özgür düşünceyi, emeğin örgütlü sesini ve demokratik katılımı zayıflatmıştır.
TEÇ-SEN Genel Başkanı Ümit Demirel’in “3Y formülü” olarak ifade ettiği yoksullukla, yolsuzlukla ve yasaklarla mücadele, Türkiye’nin yalnız bugünkü krizden çıkışı için değil; gelecek vizyonunun yeniden kurulması için de temel bir demokratik kalkınma reçetesidir.
DEMİREL: "Türkiye bu krizden çıkar. Ama bunun yolu, yükü yine çalışanın, emeklinin, çiftçinin, esnafın ve dar gelirlinin sırtına yıkmaktan geçmez. Bunun yolu bellidir: Yoksullukla mücadele edeceğiz, yolsuzlukla mücadele edeceğiz, yasaklarla mücadele edeceğiz."
Türkiye’nin Gelecek Vizyonu-Hedefi için "Üretim, Adalet, Özgürlük" olmalıdır. diyen DEMİREL: "Türkiye, içine sıkıştığı yüksek enflasyon, düşük refah, kur baskısı ve gelir adaletsizliği döngüsünden çıkmak istiyorsa gelecek vizyonunu bu üç ana sütun üzerine kurmalıdır.
Yoksulluğa karşı insanca yaşamı, yolsuzluğa karşı temiz yönetimi, yasaklara karşı özgür Türkiye’yi savunuyoruz. Türkiye’nin ihtiyacı, insanı merkeze alan, emeği koruyan, kamu kaynaklarını adaletle kullanan, özgürlükleri genişleten ve geleceğe güven veren yeni bir toplumsal kalkınma anlayışıdır." dedi.
TEÇ-SEN Genel Başkanı Ümit Demirel: "Türkiye gelecek vizyonunun temeline; 3Y- yoksullukla, yolsuzlukla ve yasaklarla mücadeleyi, hedefine ise 'Üretim, Adalet, Özgürlük' almalıdır"
Türkiye’nin yaşadığı ekonomik daralma, yalnızca fiyatların yükselmesi ya da maaşların erimesi meselesi değildir. Bu tablo, daha derin bir yapısal soruna işaret etmektedir: Yoksulluk büyümüş, yolsuzluk algısı toplumsal güveni aşındırmış, yasakçı anlayış ise özgür düşünceyi, emeğin örgütlü sesini ve demokratik katılımı zayıflatmıştır.
TEÇ-SEN Genel Başkanı Ümit Demirel’in “3Y formülü” olarak ifade ettiği yoksullukla, yolsuzlukla ve yasaklarla mücadele, Türkiye’nin yalnız bugünkü krizden çıkışı için değil; gelecek vizyonunun yeniden kurulması için de temel bir demokratik kalkınma reçetesidir.
DEMİREL: "Türkiye bu krizden çıkar. Ama bunun yolu, yükü yine çalışanın, emeklinin, çiftçinin, esnafın ve dar gelirlinin sırtına yıkmaktan geçmez. Bunun yolu bellidir: Yoksullukla mücadele edeceğiz, yolsuzlukla mücadele edeceğiz, yasaklarla mücadele edeceğiz."
Türkiye’nin Gelecek Vizyonu-Hedefi için "Üretim, Adalet, Özgürlük" olmalıdır. diyen DEMİREL: "Türkiye, içine sıkıştığı yüksek enflasyon, düşük refah, kur baskısı ve gelir adaletsizliği döngüsünden çıkmak istiyorsa gelecek vizyonunu bu üç ana sütun üzerine kurmalıdır.
Yoksulluğa karşı insanca yaşamı, yolsuzluğa karşı temiz yönetimi, yasaklara karşı özgür Türkiye’yi savunuyoruz. Türkiye’nin ihtiyacı, insanı merkeze alan, emeği koruyan, kamu kaynaklarını adaletle kullanan, özgürlükleri genişleten ve geleceğe güven veren yeni bir toplumsal kalkınma anlayışıdır." dedi.
DEMİREL: "Türkiye’nin stagflasyondan çıkış yolu bellidir: Üretim, adalet, güven ve adil ücret, insanca yaşam"
Türkiye’de yaşanan ekonomik sıkışma, rakamların ötesinde bir toplumsal gerçekliğe dönüşmüştür. Market rafındaki etiket, kiralık ev ilanı, pazardaki fiyat, elektrik faturası, okul masrafı ve kredi kartı borcu, ekonomik krizin gündelik hayattaki dilidir.
Türkiye’de mesele sadece enflasyonun kaç puan düştüğü ya da faizin hangi seviyede olduğu değildir. Mesele, milletin mutfağında yangının sönüp sönmediğidir. 2024’te sıkı para politikası başladı, 2025’te bu politikanın yükünü çalışan, emekli, esnaf ve dar gelirli daha ağır hissetti, 2026’da ise Türkiye’nin önünde kritik bir tercih duruyor: Ya sadece rakamları düzelten ama milleti rahatlatmayan bir ekonomi anlayışı sürecek ya da üretimi, emeği, adaleti ve insanca yaşamı merkeze alan yeni bir düzen kurulacak.
Stagflasyon, ekonominin yavaşlaması kadar toplumun nefessiz kalmasıdır. Eğer fiyatlar hâlâ yüksekse, kiralar maaşları yutuyorsa, emekli pazara çıkamıyorsa, gençler gelecek kuramıyorsa, çalışan insan ay sonunu getiremiyorsa; orada sorun sadece ekonomik değil, ahlakidir, siyasidir, toplumsaldır.
Türkiye bu krizden çıkar. Ama bunun yolu yükü yine milletin sırtına yıkmaktan değil; israfı kesmekten, vergide adaleti sağlamaktan, üreticiyi desteklemekten, çiftçiyi ayağa kaldırmaktan, KOBİ’yi yaşatmaktan ve çalışanın emeğine hakkını vermekten geçer.
Rakamlarla oynayarak mutfaktaki yangını söndüremezsiniz. Güven olmadan yatırım, üretim olmadan refah, adalet olmadan huzur olmaz.
Bizim ihtiyacımız olan şey; emeği ucuzlatan değil, çalışanı yaşatan bir düzendir. Tarımı bitiren değil, çiftçiyi ayağa kaldıran bir politikadır. Gençleri ülkeden gitmeye zorlayan değil, bu ülkede gelecek kurmaya inandıran bir yönetim anlayışıdır. Emekliyi açlığa mahkûm eden değil, onurlu yaşatan bir sosyal devlettir.
"Türkiye’nin stagflasyondan çıkış yolu bellidir: Üretim, adalet, güven ve insanca yaşam"
Çünkü milletin talebi lüks değil; emeğinin karşılığını aldığı, çocuğuna gelecek kurabildiği, insan onuruna yakışır bir hayattır. Rakamlar düzelirken millet yoksullaşıyorsa, orada başarı yoktur. Gerçek başarı, enflasyon düşerken halkın sofrasının büyümesi, emeğin değer kazanması ve geleceğe güvenin yeniden kurulmasıdır.
DEMİREL: "Türkiye’nin stagflasyondan çıkış yolu bellidir: Üretim, adalet, güven ve adil ücret, insanca yaşam"
Türkiye’de yaşanan ekonomik sıkışma, rakamların ötesinde bir toplumsal gerçekliğe dönüşmüştür. Market rafındaki etiket, kiralık ev ilanı, pazardaki fiyat, elektrik faturası, okul masrafı ve kredi kartı borcu, ekonomik krizin gündelik hayattaki dilidir.
Türkiye’de mesele sadece enflasyonun kaç puan düştüğü ya da faizin hangi seviyede olduğu değildir. Mesele, milletin mutfağında yangının sönüp sönmediğidir. 2024’te sıkı para politikası başladı, 2025’te bu politikanın yükünü çalışan, emekli, esnaf ve dar gelirli daha ağır hissetti, 2026’da ise Türkiye’nin önünde kritik bir tercih duruyor: Ya sadece rakamları düzelten ama milleti rahatlatmayan bir ekonomi anlayışı sürecek ya da üretimi, emeği, adaleti ve insanca yaşamı merkeze alan yeni bir düzen kurulacak.
Stagflasyon, ekonominin yavaşlaması kadar toplumun nefessiz kalmasıdır. Eğer fiyatlar hâlâ yüksekse, kiralar maaşları yutuyorsa, emekli pazara çıkamıyorsa, gençler gelecek kuramıyorsa, çalışan insan ay sonunu getiremiyorsa; orada sorun sadece ekonomik değil, ahlakidir, siyasidir, toplumsaldır.
Türkiye bu krizden çıkar. Ama bunun yolu yükü yine milletin sırtına yıkmaktan değil; israfı kesmekten, vergide adaleti sağlamaktan, üreticiyi desteklemekten, çiftçiyi ayağa kaldırmaktan, KOBİ’yi yaşatmaktan ve çalışanın emeğine hakkını vermekten geçer.
Rakamlarla oynayarak mutfaktaki yangını söndüremezsiniz. Güven olmadan yatırım, üretim olmadan refah, adalet olmadan huzur olmaz.
Bizim ihtiyacımız olan şey; emeği ucuzlatan değil, çalışanı yaşatan bir düzendir. Tarımı bitiren değil, çiftçiyi ayağa kaldıran bir politikadır. Gençleri ülkeden gitmeye zorlayan değil, bu ülkede gelecek kurmaya inandıran bir yönetim anlayışıdır. Emekliyi açlığa mahkûm eden değil, onurlu yaşatan bir sosyal devlettir.
"Türkiye’nin stagflasyondan çıkış yolu bellidir: Üretim, adalet, güven ve insanca yaşam"
Çünkü milletin talebi lüks değil; emeğinin karşılığını aldığı, çocuğuna gelecek kurabildiği, insan onuruna yakışır bir hayattır. Rakamlar düzelirken millet yoksullaşıyorsa, orada başarı yoktur. Gerçek başarı, enflasyon düşerken halkın sofrasının büyümesi, emeğin değer kazanması ve geleceğe güvenin yeniden kurulmasıdır.
TEÇ-SEN: 'Ekonomik Kriz Derinleşiyor! Sokakta, işyerinde, trafikte, okulda, evde krizin etkilerini görüyoruz"
"Ekonomik kriz insanları sadece yoksullaştırmıyor, aynı zamanda yalnızlaştırıyor. Çünkü sosyal hayat artık birçok kişi için maliyetli bir alana dönüştü.
Bir arkadaşla kahve içmek, ailecek dışarı çıkmak, bir sinemaya gitmek, çocukları bir etkinliğe götürmek, hatta şehir içinde ulaşım sağlamak bile ciddi bir harcama kalemi hâline geldi. Bu nedenle insanlar sosyal ilişkilerini azaltıyor, evine kapanıyor, daha az görüşüyor, daha az paylaşıyor.
Bu da zamanla yalnızlık, tükenmişlik ve umutsuzluk duygusunu büyütüyor.
Toplumun geniş kesimleri sürekli yorgun, gergin ve kaygılı hâle geliyor. Sokakta, iş yerinde, trafikte, okulda, evde bu gerginliği görmek mümkün. Çünkü ekonomik kriz, sadece rakamlarda değil; insanların yüzünde, ses tonunda, sabrında ve tahammül gücünde de kendini gösteriyor."
TEÇ-SEN- TEÇ-SEN(Tüm eğitim çalışanları sendikası)
DMK-Devlet Memurları Konfederasyonu
Ümit DEMİREL: “Türkiye’de herkes ‘hayatta kalma modu’na geçti. İnsanlar sürekli “savaş ya da kaç” modunda çalışamaz, plan yapamaz, sosyalleşemez ve sürekli yorgundur.”
Türkiye’de bugün milyonlarca insanın yaşadığı şey sadece ekonomik sıkıntı değildir; bu aynı zamanda derin bir psikolojik ve toplumsal tükenmişlik hâlidir. Ben buna açıkça “hayatta kalma modu” diyorum.
Hayatta kalma modu; yüksek enflasyon, geçim sıkıntısı, kira baskısı, faturalar, borçlar, işsizlik korkusu ve gelecek kaygısı gibi kronik stres faktörleri nedeniyle insanın artık bireysel gelişimi, sosyal hayatı, uzun vadeli planları ve hayallerini bir kenara bırakıp yalnızca ay sonunu getirmeye, mutfağını döndürmeye ve temel ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmasıdır.
Bugün insanlar tatil planı yapmıyor; elektrik faturasını düşünüyor.
Birikim hayali kurmuyor; kredi kartının asgarisini nasıl ödeyeceğini hesaplıyor.
Çocuğunun geleceği için yatırım yapamıyor; beslenme çantasını nasıl dolduracağını düşünüyor.
Kendi gelişimine, sosyal hayatına, kültürel faaliyetlere zaman ve bütçe ayıramıyor; çünkü bütün zihinsel enerjisi hayatta kalmaya harcanıyor.
“Hayatta Kalma Modu Sadece Cüzdanı Değil, Zihni de Çökertir”
Bu durumun ekonomik olduğu kadar psikolojik bir karşılığı da var.
İnsan sürekli belirsizlik içinde yaşadığında, beyin normal karar alma düzeninden çıkar. Sürekli “ne olacak?”, “nasıl ödeyeceğim?”, “bu ayı nasıl çıkaracağım?” sorularıyla yaşamak insanı bir alarm hâline sokar.
Normal şartlarda insan geleceği planlar, sağlıklı kararlar alır, sosyal ilişkiler kurar, kendini geliştirir. Ancak kronik ekonomik stres altında beyin daha çok “savaş ya da kaç” psikolojisiyle çalışır. Yani kişi uzun vadeli düşünmekten çok, o anki tehdidi bertaraf etmeye odaklanır.
Bu yüzden bugün birçok insanın yaşadığı dağınıklık, yorgunluk, isteksizlik, unutkanlık, içine kapanma veya erteleme hâli basitçe “tembellik” değildir. Bunların önemli bir kısmı, ağır ekonomik baskı altında gelişen birer savunma mekanizmasıdır.
İnsan sürekli geçim derdiyle boğuşurken üretkenliğini, neşesini, sosyal enerjisini ve geleceğe dair motivasyonunu kaybedebilir. Çünkü zihin artık büyümeye, gelişmeye, hayal kurmaya değil; yalnızca ayakta kalmaya programlanmıştır.
“Gelecek Planı Yapamamak Bir Tercih Değil, Ekonomik Sonuçtur”
Bugün gençler evlilik planı yapamıyorsa, bu hayal kurmak istemediklerinden değildir.Aileler tatile gidemiyorsa, bu dinlenmeye ihtiyaç duymadıklarından değildir.
İnsanlar dostlarıyla buluşamıyor, kültürel etkinliklere katılamıyor, kendine zaman ayıramıyorsa, bu sosyal hayatı önemsemediklerinden değildir. Sebep çok açıktır: Gelirler hayatın gerçek maliyetleri karşısında erimiştir.
Gelecek planı yapmak için önce bugünü güvenceye almak gerekir. Eğer bir insan ay sonunu getiremiyorsa, kira ve fatura arasında sıkışmışsa, market alışverişinde temel gıdayı bile hesaplayarak alıyorsa, ondan uzun vadeli plan yapmasını beklemek gerçekçi değildir.
İnsanın hayal kurabilmesi için önce nefes alabilmesi gerekir.
“Sosyal İzolasyon ve Tükenmişlik Yaygınlaşıyor”
Ekonomik kriz insanları sadece yoksullaştırmıyor, aynı zamanda yalnızlaştırıyor. Çünkü sosyal hayat artık birçok kişi için maliyetli bir alana dönüştü.
Bir arkadaşla kahve içmek, ailecek dışarı çıkmak, bir sinemaya gitmek, çocukları bir etkinliğe götürmek, hatta şehir içinde ulaşım sağlamak bile ciddi bir harcama kalemi hâline geldi. Bu nedenle insanlar sosyal ilişkilerini azaltıyor, evine kapanıyor, daha az görüşüyor, daha az paylaşıyor.
Bu da zamanla yalnızlık, tükenmişlik ve umutsuzluk duygusunu büyütüyor.
Toplumun geniş kesimleri sürekli yorgun, gergin ve kaygılı hâle geliyor. Sokakta, iş yerinde, trafikte, okulda, evde bu gerginliği görmek mümkün. Çünkü ekonomik kriz, sadece rakamlarda değil; insanların yüzünde, ses tonunda, sabrında ve tahammül gücünde de kendini gösteriyor.
“Tembellik Sanılan Şey Çoğu Zaman Tükenmişliktir”
Burada özellikle altını çizmek isterim: Bugün birçok insana “tembel”, “isteksiz”, “plansız”, “çabasız” deniliyor. Oysa mesele çoğu zaman kişisel zayıflık değil, uzun süreli stresin insan üzerinde yarattığı yıpranmadır.
Sürekli ekonomik baskı altında yaşayan bir insan; sabahları yorgun uyanabilir, karar almakta zorlanabilir, işlerini erteleyebilir, sosyal ilişkilerden uzaklaşabilir, küçük sorunlara büyük tepkiler verebilir, hayal kurmakta ve hedef belirlemekte zorlanabilir, kendini değersiz ve çaresiz hissedebilir.
Bunlar tembellik değil; çoğu zaman insanın kendini korumaya çalışmasının sonucudur. Zihin ve beden, uzun süreli baskı altında enerjiyi kısmaya başlar. İnsan farkında olmadan sadece en zorunlu işleri yapacak kadar güç ayırır.
Bu nedenle ekonomik krizleri yalnızca enflasyon, faiz, kur veya bütçe rakamları üzerinden okumak eksik kalır. Krizin bir de insan ruhunda açtığı derin yara vardır.
“Millet Artık Yaşamıyor, Ayakta Kalmaya Çalışıyor”
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan yaşam planı yapmıyor; hayatta kalma hesabı yapıyor. Bu çok ağır bir tablodur.
Bir toplumun sağlıklı olabilmesi için insanların sadece karnının doyması yetmez. İnsanların güven duyması, gelecek kurabilmesi, sosyalleşebilmesi, dinlenebilmesi, çocuğuna iyi bir hayat sunabileceğine inanması gerekir.
Eğer insanlar yalnızca kira, fatura, mutfak ve borç arasında sıkışmışsa; eğer gençler hayal kuramıyor, aileler nefes alamıyor, çalışanlar emeğinin karşılığını alamıyor, emekliler insanca yaşayamıyorsa; orada mesele sadece ekonomi değil, doğrudan insan onuru meselesidir.
“Hayatta kalma modu bir milletin kaderi olamaz.”
İnsan sadece çalışmak, fatura ödemek ve ay sonunu getirmek için yaşamaz. İnsan umut etmek, üretmek, sevmek, dinlenmek, gelişmek ve geleceğe güvenle bakmak için yaşar.
Bugün yapılması gereken, insanları hayatta kalma moduna mahkûm eden ekonomik düzeni değiştirmek; emeği, adaleti, güveni ve insanca yaşamı merkeze alan bir anlayışı hâkim kılmaktır.
Ümit DEMİREL
TEÇ-SEN GENEL BAŞKANI
Ümit DEMİREL: “Türkiye’de herkes ‘hayatta kalma modu’na geçti. İnsanlar sürekli “savaş ya da kaç” modunda çalışamaz, plan yapamaz, sosyalleşemez ve sürekli yorgundur.”
https://t.co/eHkXkNlU4U
Tahmin Yukarı, Maaş Sabit!
Tüm Eğitim Çalışanları Sendikası Genel Başkan Vekili Salih Burçin POYRAZ, Merkez Bankasının yıl sonu enflasyon beklentisini yukarı yönlü güncellemesine tepki gösterdi.
Enflasyon tahminleri değişirken memur ve emekli maaşlarının altı ay boyunca sabit kaldığına dikkat çeken POYRAZ, bunun çalışanların satın alma gücünü düşürdüğünü söyledi.
POYRAZ; “Beklentiyi güncellemek yetmez, maaşlar da güncellenmelidir” çağrısında bulundu.
ÖĞRETİM YILINA HAZIRLIK ÖDENEĞİ TÜM EĞİTİM ÇALIŞANLARINA VERİLSİN!
TEÇ-SEN olarak yıllardır dile getirdiğimiz “Öğretim Yılına Hazırlık Ödeneği Tüm Eğitim Çalışanlarına Verilsin” talebimiz için Türkiye genelinde dilekçe eylemi başlatıyoruz.
Eğitim öğretim yılının hazırlık sürecinde farklı unvan ve hizmet sınıflarında görev yapan eğitim çalışanları; kurumlarımızın fiziki hazırlığından bakım ve onarıma, öğrenci ve personel işlemlerinden bilişim, temizlik, güvenlik, taşıma, yemek, teknik, idari ve mali hizmetlere kadar birçok alanda doğrudan sorumluluk üstlenmektedir.
Ancak bu emeğe rağmen birçok eğitim çalışanı öğretim yılına hazırlık ödeneğinin kapsamı dışında bırakılmaktadır.
Bu eşitsizliğin sona ermesini istiyoruz!
Hazırladığımız dilekçe ile Cumhurbaşkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünden, öğretim yılına hazırlık ödeneğinin Millî Eğitim Bakanlığında görev yapan tüm eğitim çalışanlarını kapsayacak şekilde genişletilmesini ve gerekli kanuni düzenlemelerin yapılmasını talep ediyoruz.
Bu eylem yalnızca TEÇ-SEN üyelerinin değil, tüm eğitim çalışanlarının ortak hak mücadelesidir.
📌 TEÇ-SEN üyesi olan veya olmayan tüm eğitim çalışanlarını dilekçe eylemimize katılmaya davet ediyoruz.
Dilekçenizi; • İl/ilçe başkanlarımıza, • İş yeri temsilcilerimize, • Doğrudan TEÇ-SEN Genel Merkezimize ulaştırabilirsiniz.
BİR DİLEKÇE DE SEN VER, HAKKINA SAHİP ÇIK!
HAZIRLIĞI BİRLİKTE YAPIYORUZ, ÖDENEKTEN DE BİRLİKTE YARARLANMALIYIZ!
DİLEKÇE ÖRNEĞİ: https://t.co/iUIEGOGiR1
#TEÇSEN #EğitimÇalışanları #ÖğretimYılınaHazırlıkÖdeneği #HazırlıkÖdeneği #BirDilekçeDeSenVer
DEMİREL: Çocukların Beslenme Hakkı Pazarlık Konusu Olamaz!
Ekonomik kriz yalnızca yetişkinleri etkilemiyor. Çocuklar da bu krizin en sessiz ve en ağır mağdurları arasında yer alıyor. Bir evde süt, yumurta, peynir, et, meyve ve sağlıklı gıdaya erişim zorlaşmışsa, orada sadece bugünün değil, yarının da kaybı vardır.
Çocukların yeterli ve dengeli beslenememesi, yalnızca ailelerin sorunu değildir. Bu, doğrudan sosyal devletin sorumluluğudur.
Çocuğun beslenme çantası boşsa, devletin sosyal politika karnesi de boştur. Bu nedenle okullarda en az bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek uygulaması artık vaat olmaktan çıkarılmalı, yasal güvenceye kavuşturulmalıdır.
Çocukların sağlığı, gelişimi ve geleceği hiçbir ekonomik programın dipnotu olamaz.
Ümit DEMİREL: Türkiye Stagflasyon Kıskacında: Enflasyon Düşmüyor, İşsizlik Büyüyor, Ücretler Açlığa Mahkûm Ediliyor!
Türkiye ekonomisi, artık yalnızca yüksek enflasyonla değil; aynı zamanda durgunluk, gelir kaybı, yaygın işsizlik ve derinleşen yoksullukla karşı karşıyadır. Her türlü baskılamaya rağmen düşmeyen enflasyon, öngörülemeyen fiyat artışları, gerilemeyen ve geniş tanımıyla her geçen gün büyüyen işsizlik, çalışanların büyük bölümünü açlık sınırının altında ya da hemen çeperinde yaşamaya zorlamaktadır. 11 milyon asgari ücretli çalışanın bulunduğu bir ülkede, ücretlerin temel ihtiyaçları karşılamaya yetmemesi, ekonominin geldiği noktayı açıkça göstermektedir: Türkiye stagflasyon kıskacındadır.
Stagflasyon; yüksek enflasyonun, ekonomik durgunluğun ve işsizliğin aynı anda yaşandığı ağır bir ekonomik tablodur. Bugün Türkiye’de fiyatlar artmaya devam ederken, alım gücü düşmekte, üretim ve istihdam kapasitesi geniş halk kesimlerine refah üretmemekte, gelir dağılımı hızla bozulmaktadır. Çalışanlar iş sahibi olsalar bile yoksulluktan kurtulamamakta; emekliler, asgari ücretliler, memurlar ve gençler hayat pahalılığı karşısında nefes alamaz hâle gelmektedir. Bu tablo, klasik bir enflasyon sorununun ötesinde, yapısal ve sosyal yönleri ağır basan bir ekonomik krize işaret etmektedir.
Bugün market fiyatları, kiralar, faturalar, ulaşım, eğitim ve temel gıda giderleri her ay yeniden yükselirken; ücretler ya açlık sınırının altında kalmakta ya da yoksulluk sınırının çok uzağında seyretmektedir. Geniş tanımlı işsizliğin büyüdüğü, gençlerin iş bulma umudunu kaybettiği, çalışanların ise düşük ücretlerle geçinmeye zorlandığı bir ekonomik düzende refahtan söz edilemez. Bir ülkede milyonlarca insan çalıştığı hâlde yoksulsa, asgari ücret temel ücret hâline gelmişse ve kamu çalışanları dahi borçla ayakta kalıyorsa, orada ekonomik programların değil, hayatın gerçeklerinin dikkate alınması gerekir.
Tüm Eğitim Çalışanları Sendikası ve Devlet Memurları Konfederasyonu olarak vurguluyoruz: Türkiye’nin ihtiyacı, rakamları baskılayan değil, hayat pahalılığını gerçekten düşüren; emeği ucuzlatan değil, çalışanı yaşatan; işsizliği gizleyen değil, nitelikli istihdam yaratan bir ekonomik anlayıştır. Ücretler açlık sınırının üzerine çıkarılmalı, kamu çalışanlarının maaşları yoksulluk sınırı dikkate alınarak yeniden düzenlenmeli, asgari ücret temel geçim ücreti olmaktan çıkarılmalı ve enflasyon verileri şeffaf biçimde açıklanmalıdır. Çalışanın yoksul, işsizin umutsuz, emeklinin açlık sınırının altında olduğu bir ekonominin adı başarı değil; stagflasyondur.
DEMİREL ; "Çocukların Beslenme Hakkı; ekonomik kurtarma paketlerinin veya kemer sıkma politikalarının önemsiz bir dipnotu yapılamaz."
"Ekonomik krizin faturasını yalnızca yetişkinler ödemiyor; kapalı kapılar ardında bu tablonun en ağır ve sessiz bedelini çocuklar ödüyor. Bir evde süt, yumurta, peynir, et ve taze meyve gibi temel gıdalara erişim lüks haline gelmişse, orada tehlikeye giren sadece o günkü öğün değil, ülkenin koca bir geleceğidir.
Çocukların yeterli ve nitelikli gıdaya ulaşamaması ebeveynlerin bireysel bir çaresizliği olarak görülemez; bu durum doğrudan doğruya sosyal devletin asli sorumluluğudur.
Bir öğrencinin beslenme çantası boş kalıyorsa, o devletin sosyal adalet ve politika karnesi de sınıfta kalmış demektir.
Bu gidişatın durdurulması için, okullarda günde en az bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek uygulaması altı boş bir siyasi vaat olmaktan derhal çıkarılmalı, yasal bir zorunluluk ve hak olarak güvence altına alınmalıdır.
Hiçbir çocuğun sağlığı, bedensel ve zihinsel gelişimi, ekonomik kurtarma paketlerinin veya kemer sıkma politikalarının önemsiz bir dipnotu yapılamaz."
GAZİLERİMİZİN HAKLI MÜCADELESİNDE YANLARINDAYIZ!
Vatanımızın bağımsızlığı, milletimizin huzuru ve güvenliği uğruna büyük fedakârlıklarda bulunan gazilerimizin hak arama mücadelesini önemsiyor, bu onurlu mücadelenin yanında duruyoruz.
Ankara Güvenpark’ta hak ve taleplerini dile getiren gazilerimizle bir araya gelerek dayanışmamızı güçlü bir şekilde ortaya koyduk. Gazilerimizin yıllardır karşı karşıya kaldığı sorunların çözülmesi, haklarının eksiksiz şekilde teslim edilmesi ve mağduriyetlerinin giderilmesi artık ertelenmemesi gereken bir sorumluluktur.
Gazilerimiz yalnızca geçmişin kahramanları değil; milletimizin vatan sevgisinin, fedakârlığının ve bağımsızlık iradesinin yaşayan temsilcileridir. Onların haklı taleplerine sahip çıkmak, toplumsal bir vefa ve sorumluluk gereğidir.
TEÇ-SEN olarak gazilerimizin yanında olmaya, haklı taleplerini kamuoyuna taşımaya ve mücadelelerine destek vermeye devam edeceğiz.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere ebediyete irtihal eden tüm gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor; hayatta olan gazilerimize sağlık, huzur ve esenlik diliyoruz.
#TEÇSEN #GazilerimizinYanındayız #GazilerimizOnurumuzdur #Güvenpark #Ankara #HaklıMücadele #Dayanışma #Vefa #Gazilerimiz
Talebimiz Nettir:
Gerçek Enflasyon, Gerçek Zam, Gerçek Refah Payı!
Bugün yapılması gereken bellidir.
Millete rakamlarla sabır telkin etmek değil, gerçek yaşam maliyetlerine uygun gelir politikası oluşturmaktır.
GAZİLERİMİZİN HAKLI MÜCADELESİNDE YANLARINDAYIZ!
Vatanımızın bağımsızlığı, milletimizin huzuru ve güvenliği uğruna büyük fedakârlıklarda bulunan gazilerimizin hak arama mücadelesini önemsiyor, bu onurlu mücadelenin yanında duruyoruz.
Ankara Güvenpark’ta hak ve taleplerini dile getiren gazilerimizle bir araya gelerek dayanışmamızı güçlü bir şekilde ortaya koyduk. Gazilerimizin yıllardır karşı karşıya kaldığı sorunların çözülmesi, haklarının eksiksiz şekilde teslim edilmesi ve mağduriyetlerinin giderilmesi artık ertelenmemesi gereken bir sorumluluktur.
Gazilerimiz yalnızca geçmişin kahramanları değil; milletimizin vatan sevgisinin, fedakârlığının ve bağımsızlık iradesinin yaşayan temsilcileridir. Onların haklı taleplerine sahip çıkmak, toplumsal bir vefa ve sorumluluk gereğidir.
TEÇ-SEN olarak gazilerimizin yanında olmaya, haklı taleplerini kamuoyuna taşımaya ve mücadelelerine destek vermeye devam edeceğiz.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere ebediyete irtihal eden tüm gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor; hayatta olan gazilerimize sağlık, huzur ve esenlik diliyoruz.
#TEÇSEN #GazilerimizinYanındayız #GazilerimizOnurumuzdur #Güvenpark #Ankara #HaklıMücadele #Dayanışma #Vefa #Gazilerimiz
Türkiye, yaklaşık 8 yıldır bitmeyen bir ekonomik buhranın içinden geçmektedir.
Bitmeyen kriz.
Bitmeyen enflasyon.
Bitmeyen hayat pahalılığı.
Bitmeyen kira baskısı.
Bitmeyen fatura yükü.
Bitmeyen borç sarmalı.
Bitmeyen gelecek kaygısı.
Millet her yıl “bu sene düzelir” umuduyla sabretmiş, fedakârlık yapmış, eksilen sofrasına rağmen ayakta kalmaya çalışmıştır. Ancak bugün gelinen noktada artık sabır değil, geçim gücü tükenmiştir.
Her sabah yeni bir zam haberiyle uyanan, markette etiket değiştiren, pazarda fiyat sorup alamadan dönen, kirayı nasıl ödeyeceğini düşünen, çocuğunun beslenme çantasını doldurmakta zorlanan milyonlarca insan vardır.
Bir toplum sürekli tetikte yaşayamaz.
Bir millet her gün “Bugün neye zam geldi?” korkusuyla güne başlayamaz.
Bir ailenin bütün hayatı kira, fatura, kredi kartı borcu ve market fişi arasında sıkışıp kalamaz.
Bugün yaşanan yalnızca ekonomik kriz değildir; aynı zamanda toplumsal yorgunluk, psikolojik tükenmişlik ve gelecek kaygısıdır.
Çocuklar Eksik Besleniyor, Gençler Hayal Kuramıyor
Ekonomik kriz en çok da çocukları ve gençleri vurmaktadır.
Bugün birçok çocuk okula yeterli ve dengeli beslenemeden gitmektedir. Süt, yumurta, peynir, et, meyve gibi temel gıdalara erişim her geçen gün zorlaşmaktadır.
Çocuğun beslenme çantasının boşalması, yalnızca bir ailenin değil, ülkenin geleceğinin sorunudur.
Gençler ise eğitim alsa da iş bulma kaygısından kurtulamamakta, iş bulsa da aldığı ücretle bağımsız bir yaşam kuramamaktadır. Evlenmek, ev kiralamak, yuva kurmak, gelecek planı yapmak birçok genç için artık imkânsıza yakın hâle gelmiştir.
Bir ülkede gençler hayal kuramıyorsa, o ülkenin geleceği alarm veriyor demektir.
Gençlerin umut hakkı ertelenemez.
Çocukların beslenme hakkı pazarlık konusu yapılamaz
EMEKLİ VE ASGARİ ÜCRETLİ AÇLIK SINIRININ ALTINDA EZİLİYOR.
Türkiye'de artan hayat pahalılığı karşısında emekli ve asgari ücretlinin alım gücü her geçen gün daha da düşmektedir. Gıda, kira, enerji ve temel ihtiyaç kalemlerinde yaşanan sürekli fiyat artışları, milyonlarca vatandaşın geçimini her geçen gün daha da zorlaştırmaktadır. Açıklanan ekonomik veriler ile vatandaşın pazarda, markette ve faturalarında yaşadığı gerçekler arasındaki fark giderek büyümektedir.
TEÇ-SEN Genel Başkanı Ümit DEMİREL, mevcut ekonomik koşullarda emekli maaşları ile asgari ücretin insanca yaşamaya yetecek seviyenin gerisinde kaldığını belirterek, ücret politikalarının vatandaşın gerçek yaşam maliyetleri dikkate alınarak yeniden düzenlenmesi gerektiğini ifade etti.
DEMİREL açıklamasında;
"İnsanca yaşamak herkesin hakkıdır. Açlık sınırının altında kalan ücretlerle milyonlarca insanımızın yaşam mücadelesi vermesi kabul edilemez. Çalışanın, emeklinin ve dar gelirlinin alım gücünü koruyacak adil ve kalıcı ekonomik düzenlemeler artık kaçınılmazdır."
ifadelerini kullandı.
TEÇ-SEN olarak; emeğin karşılığını alan, gelir dağılımında adaletin sağlandığı ve çalışanların refahının artırıldığı bir Türkiye için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.
DEMİREL: TÜİK Rakam Yazıyor, Millet Bedel Ödüyor!
TÜİK’in Temmuz 2026 verilerine göre yıllık enflasyon %31,75, aylık enflasyon ise %1,78 olarak açıklandı. Ancak çarşıda, pazarda, kirada, faturada ve mutfakta yaşanan gerçek hayat pahalılığı, açıklanan resmi rakamların çok ötesindedir. Tüm Eğitim Çalışanları Sendikası olarak bir kez daha vurguluyoruz: Gerçek enflasyon TÜİK tablolarında değil; boşalan pazar filesinde, kabaran faturalarda, ödenemeyen kiralarda ve çocukların eksilen beslenme çantalarında görülmektedir.
Türkiye’de milyonlarca yurttaş 8 yıldır bitmeyen kriz, sürekli artan hayat pahalılığı ve eriyen alım gücüyle mücadele etmektedir. Market alışverişinin 4-5 bin liraya, aylık gıda giderinin 20-25 bin liraya, kiraların 25-30 bin liraya, fatura ve zorunlu aboneliklerin 10-15 bin liraya dayandığı bir tabloda; emekliye yaklaşık 23.500 TL, asgari ücretliye 28.075 TL, memura ise ortalama 69 bin TL gelir reva görülmektedir. Açlık sınırının 37 bin TL, yoksulluk sınırının 120 bin TL seviyesine ulaştığı bir ülkede bu tablo geçim değil, hayatta kalma savaşıdır.
TÜİK’in enflasyon sepetini ve hesaplama yöntemini tüm ayrıntılarıyla kamuoyuna açıklaması artık zorunluluktur.
Meyvenin, sebzenin, etin, sütün, kiranın, aidatın, faturanın, eğitimin ve ulaşımın hangi fiyatlarla hesaba katıldığı bilinmeden açıklanan oranlar toplumda güven oluşturamaz. Enflasyon verileri milyonlarca memurun, emeklinin, işçinin ve asgari ücretlinin maaşını doğrudan belirlemektedir. Şeffaf olmayan her veri, milletin emeğine, sofrasına ve geleceğine gölge düşürmektedir.
Tüm Eğitim Çalışanları Sendikası olarak çağrımız nettir: Maaş artışları hedef enflasyona göre değil, gerçek hayat pahalılığına göre yapılmalı; en düşük emekli maaşı ve asgari ücret açlık sınırının üzerine çıkarılmalı, kamu çalışanlarının ücretleri yoksulluk sınırı dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir. Bu millet artık masa başı rakamlarla oyalanmak değil, insanca yaşamak istemektedir.
TÜİK rakam yazıyor, millet bedel ödüyor; masa başı hesaplarla mutfaktaki yangın söndürülemez.
ENFLASYON EZERKEN, MAAŞLAR ERİMEMELİ!
TÜİK tarafından açıklanan Temmuz ayı enflasyonunun %1,78 olarak duyurulması, kamu çalışanlarının ve emeklilerin yaşadığı ekonomik gerçekliği değiştirmemektedir. Yılın ilk altı ayında verilen maaş artışları, daha cebimize girmeden enflasyon karşısında erimiş; çalışanlar ve emekliler bir kez daha alım gücü kaybıyla karşı karşıya kalmıştır.
Memur ve emeklilere yılın ilk altı ayı için verilen %11 + 1.000 TL artışa karşın, aynı dönemde gerçekleşen altı aylık enflasyon %17,7 olmuştur. Bu tablo, yapılan zamların enflasyonun gerisinde kaldığını açıkça ortaya koymaktadır. Yılın ikinci yarısı için öngörülen %7'lik maaş artışının da hayat pahalılığı karşısında yetersiz kalacağı şimdiden görülmektedir.
Daha da önemlisi, maaşlar enflasyonun altında kaldığında oluşan enflasyon farkı, çalışanların geçmiş aylarda uğradığı gerçek gelir kaybını telafi etmemektedir. Geçmişte kaybedilen alım gücü geri getirilememekte, kamu çalışanının ve emeklinin cebinden eksilen değer kalıcı hale gelmektedir.
ENFLASYON FARKI ALTI AYDA BİR DEĞİL, HER AY MAAŞLARA YANSITILMALIDIR.
Altı ayda bir yapılan maaş güncellemeleri, yüksek enflasyon dönemlerinde çalışanları sürekli mağdur etmektedir. Enflasyon farkının aylar sonra ödenmesi, mutfakta, pazarda ve temel ihtiyaçlarda yaşanan fiyat artışlarını karşılamaya yetmemektedir.
Bu nedenle enflasyon farkı her ay maaşlara otomatik olarak yansıtılmalı, kamu çalışanlarının alım gücü korunmalıdır. Çalışanın cebinden altı ay boyunca eksilen hiçbir değer, geriye dönük ödemelerle tam anlamıyla telafi edilemez.
MAAŞ ARTIŞLARI HAYAT PAHALILIĞINI KARŞILAMIYOR.
Bugün kamu çalışanlarının en büyük sorunlarından biri de barınma krizidir. Özellikle büyükşehirlerde kontrol edilemeyen kira artışları, sabit gelirli memurları ciddi bir ekonomik çıkmazın içine sürüklemektedir.
Mutfaktaki fiyat artışları, ulaşım giderleri, enerji maliyetleri ve kiralar her geçen gün yükselirken; maaş artışlarının bu tabloyu karşılamaktan uzak kalması, kamu çalışanlarının yaşam standartlarını her geçen gün daha da aşağı çekmektedir.
Ekonomik gerçekler, açıklanan istatistiklerden değil; pazarda, markette, mutfakta ve kira sözleşmelerinde hissedilmektedir.
ENFLASYON FARKI DEĞİL, REFAH PAYI ŞARTTIR
Gerçekleşen enflasyon kadar maaş artışı yapmak, bir refah artışı değil; sadece kaybedilen alım gücünün gecikmeli ve eksik şekilde telafi edilmeye çalışılmasıdır. Enflasyonun altında kalan her maaş artışı ise kamu çalışanlarının ve emeklilerin emeğinin karşılığının eksik verilmesi anlamına gelmektedir.
Bu nedenle maaş artışları yalnızca enflasyona endekslenmemeli; çalışanların milli gelirden hak ettiği payı alabilmesi için refah payı da mutlaka maaşlara eklenmelidir.
Kamu çalışanları ve emekliler, geçim mücadelesi vermek değil; emeklerinin karşılığını alarak insanca yaşamak istemektedir.
TEÇ-SEN olarak çağrımız nettir:
Maaş zamları gerçekleşen enflasyonun üzerinde belirlenmelidir.
Enflasyon farkı altı ayda bir değil, her ay maaşlara yansıtılmalıdır.
Maaş artışlarına kalıcı ve adil bir refah payı eklenmelidir.
Kamu çalışanlarının alım gücünü koruyacak, sosyal devlet ilkesine uygun kalıcı düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
Kamu çalışanları sadaka değil; alın terinin, emeğinin ve ürettiği değerin karşılığını istemektedir.