❤️ benim hastam Salih...
Aile hekimiyim yani...
Koca adam oldu artık, yoğun bakımdan yeni çıkmıştı biz tanıştığımızda. 7 yıldır annesi öpe koklaya bakıyor evde. Gizli kahramanlardan Anestezi Uzm.Dr. Mehmet Erdem Akçay hocaya ben de teşekkür ederim.
https://t.co/9m7H5fh8P7
Microplastics are already inside us and they are affecting our health. Professor Ragusa explains where the real problem lies and why it's not just about plastic. Are you ready to find out what each of us needs to do to solve this problem?
For more details, follow the link.
Robert DeNiro is leading the #NoKings March in NYC, holding a banner alongside Attorney General Leticia James and Rev. Al Sharpton as they march down 7th Avenue in Manhattan
Hocalı, Dağlık Karabağ bölgesinde tek havaalanına sahip olması ve stratejik konumu nedeniyle Ermeni güçlerinin hedefindeydi.
1992’nin başından itibaren elektrik, su ve telefon hatları kesilmiş, kasaba tamamen ablukaya alınmıştı.
25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gece, Ermeni silahlı çeteleri ve o dönem Hankendi’de bulunan Sovyet 366. Motorize Alayı, kasabayı önce ağır topçu ateşiyle dövdü, ardından üç koldan saldırı başlattı.
Kasabada mahsur kalan sivillerin tek bir çıkış yolu kalmıştı: Karlı dağlar ve ormanlar üzerinden Ağdam’a ulaşmak.
Ancak Ermeni güçleri, kaçmaya çalışan savunmasız halkı pusuya düşürdü.
Kaçmaya çalışan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar dondurucu soğukta açık hedef haline getirildi.
Uluslararası gözlemciler (Human Rights Watch ve Memorial) ve gazeteciler; cesetlerin kafa derilerinin yüzüldüğünü, uzuvlarının kesildiğini ve gözlerinin oyulduğunu raporlamıştır.
Azerbaycan resmi makamlarının verilerine göre bu soykırım girişiminde:
• 613 kişi hayatını kaybetti.
• Bunların 106’sı kadın, 63’ü çocuk ve 70’i yaşlıydı.
• 487 kişi ağır yaralandı.
• 1.275 kişi esir alındı (150 kişinin akıbeti hala bilinmiyor).
• 8 aile tamamen yok edildi.
O dönem bölgeye giden yabancı gazeteciler, gördükleri karşısında dehşete düşmüştür.
Journal de Genève Gazetesi: “Hocalı’da katledilenler arasında kafa derisi yüzülmüş, kulakları kesilmiş kadınlar ve çocuklar var. Bu bir savaş değil, bir vahşettir.”
Ermeni yazar Zori Balayan, “Ruhumuzun Dirilişi” adlı kitabında (her ne kadar sonradan inkar edilmeye çalışılsa da) Türk çocuklarına yapılan işkenceleri birer “deney” gibi soğukkanlılıkla anlatarak bu vahşeti itiraf etmiştir.
#türktarihotağı
Bugün sessiziz.
Çünkü bazı acılar yüksek sesle değil, derin bir saygıyla anılır.
6 Şubat’ta yitirdiğimiz canları rahmetle anıyoruz.
Yakınlarını kaybeden herkesin acısı ortak acımızdır. 🤍 #6şubatdepreminiunutmayacağız#deprem
46 yıllık kocam bu sabah beni evden kovdu!
Kırk altı yıldır aynı yastığa baş koyduğum adam
Bir zamanlar “Yiğidim” dediğim Cemal beni evden kovdu.
Elinde küçücük bir yastığı kendine siper etmiş, kapının önünde durdu:
“Hanımefendi… Gitseniz iyi olur.
Eşim birazdan gelir… Gülizar kızar sonra.”
O eş… benim.
Benim adım Gülizar.
Onun “birazdan gelir” diye beklediği kadın ise
1974’te Almanya’ya gidip bir daha dönmeyen gençlik aşkı.
Bir an dizlerimin bağı çözüldü.
Mutfaktan su bardağı alır gibi yaptım…
Elllerim titremesin diye.
Sonra telefon çaldı.
“Gülizar Hanım, eşiniz yürüyebildiği için evde bakım desteği çıkmıyor.
Özel bakımevlerine bakabilirsiniz,” dedi.
Yutkundum.
Çünkü özel bakım demek:
Kırk yılın alın teri demek…
İzmir’de 98’de dişimizden tırnağımızdan artırıp aldığımız ev demek…
Bir ömrün bir çekmeceye sıkışıp
“Ver gitsin” denmesi demek.
Ama biz ne deriz?
“Tamam, sağ olun.”
Acıya hep sessizce eğilen bir kuşaktan geliyoruz.
Cemal’le ilk karşılaşmam 79’daydı.
Buca’da çay bahçesinde garsonluk yapıyordum.
Üstünde asker parkası, yüzünde mahcup bir tebessüm…
Fuar’da elektrik işine yeni girmiş.
“Sade kahve,” dedi.
Sesi kırık, ama insanı tutan bir güven vardı.
İkinci buluşmamızda 77 model Murat yolda kaldı.
Üçyol yokuşunun tam ortası…
Ben panik içindeyken, Cemal kaputu açtı, direksiyon altından bir şey söktü-takti,
Ellerini yağlı pantolonuna silip bana baktı:
“Ben seni yolda bırakmam kız,” dedi.
Ve gerçekten bırakmadı.
Depremde, krizlerde, işsizliklerde…
Ekmek küçülürken gururumuzu büyütmemek için çırpındığımız yıllarda…
Hep “Bir çare buluruz,” dedi.
Ama hayat kimseyi, hiç kimseyi kayırmıyor.
Beş yıl önce teşhis geldi: Damar tipi bunama.
Önce anahtarını kaybetti.
Sonra çaydanlığın altını kapamayı…
Sonra konuşmayı…
Sonra beni…
Sosyal medyada “kendi kabını doldur”, “papatya banyosu yap” diyorlar ya…
İnsanın sevdiğini unutuşuna papatya ne yapsın?
Gerçek sevgi o cümlelerde değil.
Gerçek sevgi;
Gece üçte banyodaki kazayı temizlemektir.
Arabanın anahtarını saklamaktır, “İşe geç kaldım!” diye kapıya koşmasın diye.
Ve hayattayken kaybettiğin birini…
Sessizce beklemektir.
Geçen ay oğlumuz Tolga geldi.
İstanbul’dan koşa koşa.
Babasının yanına oturup maç konuşmaya başladı.
Cemal uzun uzun baktı ona…
Sonra:
“Sen yeni taşınan kiracısın… değil mi?” dedi.
Tolga’nın gözleri bir anlığına kırıldı.
Ama gülümseyip:
“Evet babacığım… kiracıyım. Modeme bakıyorum,” diye cevap verdi.
O gün akşamüstü balkona çıktım.
İzmir’in hafif rüzgârı yüzümü okşadı ama içimi üşüttü.
Çiğdem kabuğu gibi ince bir yerden kırıldı kalbim.
Devlete kızdım, zamana kızdım, kadere kızdım.
Dağ gibi adamın gözlerimin önünde bir çocuğa dönüşmesine kızdım.
Bir an…
Bir an sadece…
Çantamı alıp Kordon’a kadar yürümeyi düşündüm.
Yürüyüp gitmeyi.
Kimsenin beni tanımadığı bir yere.
Ama gitmedim.
Kapıları kilitledim.
Battaniyesini örttüm.
Çünkü bazen sevgi, en çok kalırken yoruyor
Ama yine de kalıyorsun.
Dün bizim 46. yılımızdı.
Söylemedim.
Gün kötüydü.
Evde bir o yana bir bu yana dolaşıyor,
“Alet çantamı çaldılar… bulacağım onları,” diye mırıldanıyordu.
Ben mutfakta bulaşık yıkarken, gözyaşlarım süzülürken,
Omzumda bir el hissettim.
“Gülizar…”
Aylar sonra…
Cemal’in o eski, berrak sesi!
Döndüm.
Gözleri bir anda açılmıştı.
Sis dağılmış gibiydi.
Titreyen elinde küçük bir zarf:
“Bunu sakladım… kötüleşmeden önce.
Bugün aç diye.
Biliyorum zor… kusura bakma,” dedi.
Sonra sarıldı bana.
Eski Cemal gibi.
Sırtımı, kalbimi, ömrümü tutan şekilde.
Ama sarılışı biter bitmez…
Işık yine söndü gözlerinde.
Sessizce pencereye yürüyüp kediyi izlemeye başladı.
Zarfı açtım.
İçinden gümüş bir kolye çıktı.
Ve el yazısıyla küçük bir not:
“Gitmek senden kolaydı. Kalmak senin aşkındı.”
Ayaklarım tutmadı.
Fayansın üzerine çöktüm.
Bir ömrün ağırlığını ilk kez bu kadar taşıyamadım.
Biz hep başlangıçları seviyoruz:
Söz yüzüklerini, gelin arabalarını, düğün videolarını…
Oysa evlilik, asıl sonbaharda sınanıyor.
Gerçek sevgi;
Aynı ömrü yüz kere taşısa da “Yine taşırım,” diyebilmektir.
Yorulmuş ellerle bile “Bırakmam,” demektir.
“Hastalıkta, sağlıkta” sözünü laf olmaktan çıkarıp
Hayatın tam göbeğine yazmaktır.
Bu satırları okuyan herkese:
Sevdiklerinize biraz daha sıkı sarılın.
Ve bir hastaya bakan, yaşlısına omuz veren,
Yükü sessizce taşıyan siz güzel insanlar…
Bilin ki: Bu dünyadaki en ağır, en kutsal emek sizindir...
@izmir Kemalpaşa Devlet Hastanesinin açılışında Acil Servisini kuran ekipteydim. Ben nöbetlerde oturduğumu bile bilmem, bu acilde ya 9 kişi filan çalışıyor veya bu ponçik gerçeklikle bağlantısını koparmış gökyüzünde süzülüyor
Menenjit vakalarında belirgin artışa dikkat çekiyorr,soruyoruz?
Karı koca oldular, çocuk yaptılar
Menenjit verisini,aktif tarama olup olmadığını, antibiyotik yazdırmadığınız Aile Hekimlerinin hızlı tedavi için ne yapması gerektiğini belirtip, kamuya yol yöntem önerecek misiniz?
Sağlığa Bakması Gereken
@turc35 Dedem ezelden zengin bu kanallarla ilgisi yok o konunun. O şu an geleceğe sistem mirası bırakıyor. Bir de 5. C olayı var tabii, bu ülkede işler hep ani gelişir 😁😎