Aramızdan ayrılışının 15.yılında Baran Saltuk yoldaşımızın anısını yaşatıyor ve kütüphanemizi büyütüyoruz. Kütüphanemize kitap bağışıyla destek olmak isteyen dostlarımız bizimle iletişime geçebilir.
Manisa’nın Soma ilçesinde, İmbat Madencilik tarafından işletilen madende meydana gelen göçükte göçük altında kalan 3 işçinin daha cansız bedenine ulaşılmış, hayatını kaybeden işçi sayısı 5’e yükselmiştir. Başta hayatını kaybeden madencilerin aileleri olmak üzere tüm işçi sınıfımızın başı sağ olsun.
Holdinglerin ve patronların egemen olduğu bu sömürü düzeninde emekçilerin güvenli bir yaşam sürmesi mümkün değildir. Sermaye sınıfı kârını ve zenginliğini sürekli artırırken; bu ülkenin tüm değerlerini yaratan emekçiler iş yerlerinde, iş cinayetlerinde yaşamını yitirmektedir. Bu kader değil, bu şirketlerin kârları için işçilerin ölüme sürüklenmesidir.
Kimse bu tabloyu “kader” veya “fıtrat” diyerek geçiştirmeye, sorumluluktan kaçmaya kalkışmasın. Bu, göz göre göre gelen bir katliamdır. İşçiler, yoğun üretim baskısı altında ve gerekli hiçbir hayati önlem alınmadan madene sokulmuş, göçük yaşanmıştır.
Soma’da hayatını kaybeden madencilerin katili; madeni işleten İmbat Madencilik ve onun sahipleridir. Bu katliamın hesabı en başta maden sahiplerinden sorulmalıdır.
Bu madende yaşanan ilk iş cinayeti bu değildir. Daha önce de onlarca madenci aynı madende hayatını kaybetti. Yüzlerce madenci yaralandı, meslek hastalıklarına yakalandı. Ancak İmbat Madencilik, işçilerin canı pahasına kâr elde etmeye devam etti.
Madeni işleten şirkete derhal el konulmalı, İmbat Madencilik patronları yargılanmalıdır!
Ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmalayan, işçileri insafsızca sömüren bu sermaye düzeninden kurtulmak zorundayız.
Soma’da kaybettiğimiz madencilerin ve iş cinayetlerinde katledilen tüm işçilerin hesabını mutlaka soracağız!
İstanbul’un dört bir yanında bir kez daha bu düzenin böyle sürüp gitmesine izin vermeyeceğimizi haykırdık.
Halkın sırtından her gün servetine servet katan patronların reva gördüğü koşullar çok ağır. Emekliler
bugün doğru dürüst beslenemiyor, barınamıyor, nitelikli sağlık hizmetine erişemiyor. Aylığıyla geçinemediği için ağır koşullarda çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor, iş cinayetlerinde yaşamını
yitiriyor.
Okullar açılırken söyledik: Çocukların yüzünün güldüğü; karnının tok, geleceğinin güvence altında olduğu; korkunun, endişenin ve yoksulluğun çocuklardan uzak olduğu bir ülke istiyoruz.
Bugün Manisa Turgutlu’da bir okulun önünde silah sesleri duyuldu, hayati tehlikesi de olan yaralı öğrenciler var.
Yaralanan öğrencilerin bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyoruz.
Saldırının arkasında yatan neden henüz bilinmemekle birlikte artan okul saldırıları dar anlamıyla “güvenlik sorunu” olarak ele alınamayacak çok boyutlu bir soruna işaret ediyor. Bu gerçek görmezden gelinirse çocuklarımıza yönelen şiddetin nedenleri doğru şekilde tespit edilemez ve çözüm yalnızca güvenlik önlemlerini sıkılaştırmakta aranır. Yaşananlar dolayısıyla milyonlarca veli ve öğrencinin güvenlik kaygıları artarken bu haklı endişenin güvenlikçi bir yaklaşımla istismar edilmesi karşı karşıya olduğumuz soruna çözüm olmayacaktır.
Yoksulluğun, eşitsizliğin, geleceksizliğin ve toplumsal çürümenin derinleştiği bir ülkede çocukları şiddetten korumak, onları yalnızca silahlardan değil, şiddeti besleyen bu toplumsal koşullardan da korumayı gerektirir.
Dizileriyle şiddeti normalleştiren, bireysel silahlanmanın artmasına olanak sağlayan ve insan hayatını değersizleştiren bu toplumsal düzeni ülkemizin bugünü ve geleceği için hep birlikte değiştirmek durumundayız.
Uyarıyoruz…
Ülkemizi İsrail, ABD ve Suudi Arabistan’ın yanında Yemen savaşına sokamazsınız!
“Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen'i bu hale kimler getirdi? Yemen şu anda ne durumda? On binlerce insan Yemen'de ölmedi mi? Ey Suudi Arabistan, siz önce bunların hesabını verin.”
2019’daki bu sözlerin sahibi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP iktidarı, şimdi aynı Suudi Arabistan’ın yanında Yemen’e karşı bir savaşta yer almak üzere son derece hevesli açıklamalar yapıyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yemen tarafından Suudi Arabistan'ın toprak bütünlüğüne, egemenliğine çok ciddi saldırılar olduğunu iddia ederken, “sözümüzün eriyiz” deyip, “Askeri ihtiyaçları özellikle belli teknik konularda olabilir. Bunu da karşılama yönünde sıkıntımız olmaz” ifadesini kullanıyor.
Öncelikle Hakan Fidan ve AKP iktidarına hatırlatıyoruz.
Meclis’e getirme zahmetinde dahi bulunmadığınız Mekke Anlaşması vesilesiyle, TBMM'den bir karar çıkarmadan Yemen’e karşı saldırıların parçası olamazsınız.
Eğer cesaretiniz varsa anlaşma ve savaş kararını Meclis’e getirin ve halkımızın gözünün içine bakarak “evet” oyu kullanın da görelim.
Ülkemizi Suudi Arabistan’ın Yemen’deki insanlık dışı, işgalci ve baştan aşağı hukuksuz saldırılarının parçası yapamayacaksınız.
Yeni Osmanlıcı iktidarın, Osmanlı’nın “Yemen hafızasını” diriltmeye çalışmasına asla izin vermeyeceğiz. Türkiye'yi Suudi Arabistan, İsrail ve ABD'nin Yemen'de işlediği suçun ortağı yapamayacaksınız..
Halkımız, İsrail ve ABD saldırganlığına karşı direnen Yemen halkını katledecek bir onursuzluğun parçası olmayacak, bunu sakın aklınızdan çıkarmayın!
Dostlarımız, yurttaşlarımız soruyor #komünistliğinnelüzumuvar diye,gelin 13 Eylül Pazar günü beraber cevaplayalım.
🗓️13 Eylül Pazar
🕖18.00
📍Bağlarbaşı Kültür ve Sanat Merkezi
Bağcılar’da yaşayan, çalışan, geçim derdiyle boğuşan milyonlarca emekçi için bu düzenin ne sunduğunu biliyoruz. Peki bu düzenin yerine ne koyacağız? Sosyalizmi ve çıkış yolunu konuşmak için buluşuyoruz
#komünistliğinnelüzumuvar
Gazeteci-Yazar Barış Terkoğlu’nun hazırladığı ‘’Kemal Okuyan ile Söyleyişi: Komünistliğin Ne Lüzumu Var?’’ başlıklı kitabı konuşmak için 13 Eylül Pazar 18.00’da Bağlarbaşı Kültür ve Sanat Merkezi’ndeyiz.
#komünistliğinnelüzumuvar
Yeni Yüzyılda Cumhuriyet Olacaksa;
TKP İLE GÖREV BAŞINA!
Türkiye Komünist Partisi tam 106 yaşında, ülkemizi esir alan karanlığı defetmek için mücadele ediyor!
Sesimizin ulaştığı her emekçiyi, yurtseveri ve cumhuriyetçiyi safları sıklaştırmaya, Türkiye Komünist Partisi'nde örgütlenmeye davet ediyoruz.
Yaşasın TKP!
Yaşasın Sosyalist Cumhuriyet!
Dünya büyük bir savaşa doğru yol alırken…
Gerçek bir barış için bu düzen yıkılmalı
Ukrayna, İran, Filistin, Lübnan, Yemen ve Sudan…
ABD ve batılı emperyalist güçlerin kendi hegemonyalarını koruma ve yeniden tesis etme kaygısı ile farklı coğrafyalarda gerçekleştirdiği siyasi ve askeri müdahalelerin sonucu olarak yaşanan bu savaşlar giderek çok daha kapsamlı, büyük bir savaşın, dünya savaşının provası haline geliyor.
Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’nun öncülüğünde Ukrayna savaşı üzerinden ülkemizi de içine alacak şekilde bir Avrupa-Rusya boğazlaşması sürekli olarak masaya getiriliyor.
Taktik nükleer silahların kullanılacağı, birçok ülkenin parçası olacağı söylenen böylesi bir kanlı hesaplaşma için başta İngiliz, Alman ve Fransız emperyalizmi olmak üzere birçok Avrupa ülkesi hazırlık yaparken, ABD ise bu sürecin arkasındaki gölge kuvvet olmayı sürdürüyor.
Öte yandan ABD emperyalizmi sadece bu bölgeye değil, dünyanın dört bir yanına ateş saçmaya devam ediyor.
Bu yılın başında, 3 Ocak’ta Venezuela’ya yapılan saldırıyla başlayan yeni dönemi İran’a yönelik tam 6 aydır devam eden savaş takip ediyor.
Bu saldırganlığın tehdit ettiği ülkelerden biri olan sosyalist Küba, yarım asrı aşan kesintisiz ve boğucu bir ablukayla karşı karşıya.
Yine Meksika ve Grönland da Trump’ın “buralar bizim olmalı” saldırganlığının öne çıkan hedefleri arasında yer alıyor.
Bunların yanı sıra emperyalizmin esas hesaplaşma alanı olarak öne çıkan Asya-Pasifik’te Çin’i çevrelemek adına son derece tehlikeli bir başka süreç işlemeye devam ediyor.
Filistin ve Lübnan’da ise soykırımcı İsrail’in vahşeti İsrail seçimleri öncesi Netanyahu’nun seçim yatırımı olarak yeniden harlanıyor.
Böylesi bir dünya tablosunda ülkemiz için olası tehditler neler peki?
AKP iktidarının yaptığı son anlaşmalar ülkemizin bağımsızlığını ve egemenliğini tamamen ortadan kaldırırken, batılı emperyalist güçlerin yanında İran, Ukrayna ve Yemen’de devam eden savaşların ve kanlı hesaplaşmaların da suç ortağı haline getirmek üzere.
İran’a dönük ABD ve İsrail saldırganlığının doğrudan parçası olamayan AKP iktidarı, şimdi barış masallarıyla süslenen Yeni Osmanlıcı “çözüm süreci” üzerinden halkı bu savaşa ikna etmeye çalışıyor. Sermayenin dizginlenemeyen açlığı, yayılmacı emperyal hevesler, AKP iktidarının dinci mezhepçi gericiliği, ABD emperyalizminin bölgeye dönük saldırganlığı ile birleşmiş, ortalığı sağlı “sollu” İran’a sefer naraları sarmış durumda.
Öte yandan AKP iktidarı yine ABD çıkarları doğrultusunda İstanbul Boğazı’nda İngiltere ve Fransa'nın başını çektiği askeri koalisyon için yeni bir komutanlığı devreye almaya hazırlanıyor, Baltıklar’da NATO’nun son derece tehlikeli askeri misyonuna “gönüllü” yazılıyor, tüm bunlarla birlikte Ukrayna’nın kritik kimi askeri ihtiyaçlarının da ana tedarikçisi konumuna yükseliyor.
Bu tabloya kısa süre önce Suudi Arabistan ve Pakistan ile yapılan Mekke Anlaşmasını ekleyen, bu açıdan örneğin Yemen’e yönelik savaşın da potansiyel parçalarından biri haline getirilen ülkemiz, giderek daha fazla noktada sıcak bir çatışmanın içine çekiliyor.
Kısacası dünya, bölgemiz ve ülkemiz 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü her açıdan kanlı bir hesaplaşmanın ön gününde karşılıyor.
Böylesi bir tabloda ülkemiz ve dünyamızın uluslararası tekellerin çıkarlarına kurban edilmemesinin tek yolu, emekçilerin, yoksul halkların ayağa kalkmasından geçiyor.
Bu savaşları durdurmanın, insanlığın geleceğinin nükleer silah çılgınlığıyla ateşe atılmasının önüne geçmenin tek yolu, sömürüye son vermekten geçiyor.
Bu düzene karşı verilen mücadeleyi büyütmek, gerçek bir barışın önünü açmak için ülkemizdeki tüm yabancı üsler kapatılmalı, NATO’dan derhal çıkılmalı, Mekke Anlaşması çöpe atılmalı, ülkemizi tehlikeli maceralara sürükleyen Yeni Osmanlıcı yayılmacı hayallere son verilmelidir.
1 Eylül’ün gerçekten bir barış günü olması için savaş ve yıkım üreten bu düzene karşı mücadeleye!
Emperyalizme karşı elde edilen zaferin üzerinden 104 yıl geçti. Aradan geçen yüz yıldan sonra ülkemiz bir kez daha emperyalist planların kuşatması altında.
1919 yılında Mustafa Kemal ve yol arkadaşlarının önderliğinde emperyalizme karşı büyük bir mücadele başlatıldı. Bu mücadele, Sevr dayatmasına ve işgalcilere teslim olan köhnemiş saraya karşı yoksul Anadolu halkının biricik umudu haline geldi.
30 Ağustos Zaferi, her şeyden önce Anadolu halkının emperyalizme karşı gösterdiği eşsiz bağımsızlık iradesinin ve cephedeki kararlı direnişinin sonucudur. Bu ölüm kalım mücadelesinde, 1917 Ekim Devrimi ile kurulan devrimci ittifakın, Sovyetler Birliği’nin sağladığı lojistik ve diplomatik desteğin de büyük payı olmuştur. Başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere karşıdevrim cephesine karşı elde edilen bu büyük askeri zafer; tebaadan yurttaşlığa geçişin, tarikat ve cemaatlerin tasfiyesinin ve bağımsız bir ülkenin de kapılarını aralamıştır. Cumhuriyet böylece kurulmuştur.
Bugün ülkemiz ve bölgemiz yine kanlı hesapların hedefindedir.
Yüz yıl önce bu topraklarda yenilgiye uğrayan emperyalistler, bugün yine aynı karanlık planları devreye sokmaktadır. Emperyalist güçler, sermaye sınıfı, işbirlikçi iktidarlar ve tarikatlar, bölgemizi yeniden kanlı bir savaş alanına çevirmiştir. AKP iktidarı ve Türkiye sermaye sınıfı, Yeni Osmanlıcılık hedefleriyle bölgesel gerilimleri beslemekte, emperyalist heveslerle ülkemizi maceraya sürüklemektedir.
Son çeyrek asırda Türkiye, emperyalizmin bölgesel stratejileriyle giderek daha fazla bütünleşme doğrultsunda bir eşiği aşmıştır. Cumhuriyet’in imzasını taşıyan tüm kamusal kaynaklar holdinglere teslim edilmiş, ülke tarikat ve cemaatlerin karanlığına bırakılmıştır. 103 yıl önce kurulan Cumhuriyet, sömürücülerin ve cumhuriyet düşmanlarının elbirliğiyle tasfiye edilmiştir.
104 yıl önceki zafer, bir halkın boyun eğmeyip ayağa kalkmasıyla, emperyalist işgalcilere ve işbirlikçi saltanata karşı saf tutmasıyla kazanıldı.
Bugün ülkemizin, sömürüden, gericilikten, savaştan ve bu çürümüş düzenden kurtulmasının tek yolu vardır: Halkın kendi kaderini eline alması, kurtarıcı beklemeden örgütlenip ayağa kalkması…
Yeni zafer, yerli ve yabancı patronlara, emperyalist ittifaklara, tarikat ve cemaat yapılanmalarına karşı tavizsiz bir mücadele yürütmekten doğacaktır.
Ülkemizin, holdinglerin ve emperyalist işgalcilerin egemenliğinden tamamen kurtulacağı emekçilerin cumhuriyetine ihtiyacı vardır.
Kurtuluş kendi kollarımızdadır.
Kürtaj hakkı, aşı hakkı, nafaka hakkı, yaşam hakkı…
Elinizi kadınlardan, haklarımızdan çekin!
Kadınlara yönelik hak gasplarına her gün yenisi ekleniyor. Yaşam hakkımız korunmuyor, aşı hakkımız sağlanmıyor, nafaka hakkımıza saldırılıyor… Bugün de kürtaj hakkımıza dönük müdahalelere bir yenisinin eklendiğini öğrendik.
Türk Tabipleri Birliği, İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü'nün kadın hastalıkları ve doğum uzmanı 20 hekimin muayenehanesini denetlediğini ve muayenehane şartlarında kürtaj yapılmasının yasak olduğunu ileri sürerek haklarında tutanak tutulduğunu açıkladı.
Kürtaj yasal olmasına rağmen, fiilen bu hakkı kullanmamızın önüne geçmek için her gün yeni bir adım atılıyor. Kürtaj hakkı kadınların mücadele sonucu kazandığı yasal bir haktır; uygulamada bu hakkı engellemeye çalışmak, göz korkutmak için adımlar atmak ise açıkça hak gaspıdır!
Ülkemizde her geçen gün yeni bir kadın cinayeti işleniyor. Dün Diyarbakır’da Sultan A. boşanmak istediği E.A tarafından kucağında çocuğu varken öldürüldü. Kadınların yaşam hakkı dahi tanınmazken mücadele ile elde ettiğimiz her hakkın gaspedilmesine boyun eğmeyeceğiz.
Tüm kadınlara çağrımızdır. Gelin haklarımızı gasp etmek isteyenlerle birlikte mücadele edelim. Nefes almamızı engelleyenlerin düzenlerini başlarına yıkalım!
TKP PM Üyesi ve Sol Haber Portalı Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Günay’ın katılımıyla “Türkiye Nasıl Kurtulur?” başlıklı etkinliğimizi Şişli Ortanca Parkı’nda gerçekleştirdik.
“Türkiye Nasıl Kurtulur?”sorusuna verilecek sihirli bir cevabımız yok. Böyle bir cevaba ihtiyacımız da yok. Cevap bundan 107 yıl öncede saklıdır. Yan yana gelip ayağa kalkan, saltanatı ve emperyalistleri memleketimizden kovan halkımız, bugün de memleketimizi örgütlü mücadele ile ayağa kaldıracaktır.
Etkinliğimizin bir halk olarak ayağa kalkışımızın miladı olması kararlılığıyla, tüm emekçileri, yurtseverleri ve cumhuriyetçileri Türkiye Komünist Partisi gönüllüsü olmaya davet ediyoruz.
➡️ https://t.co/ysqQXEHvXZ
Süleymancılar, Furkancılar ve karışan kafalar…
TÜM TARİKAT VE CEMAATLER DERHAL DAĞITILMALI, HOLDİNGLERİ DEVLETLEŞTİRİLMELİ!
AKP iktidarının ilk günden bu yana en büyük dayanaklarından biri her zaman tarikat ve cemaatler oldu.
Aynı zamanda devasa holdingler haline gelmiş olan bu karanlık yapılar, yıllarca iktidarın da desteğiyle devletin birçok kritik kurumunda mevzilendiler, büyüdükçe büyüdüler.
Bunun en öne çıkan örneği bilindiği üzere Fethullahçılardı. İktidarı bütünüyle kendi ellerine almak istediklerinde yaşananlar hâlâ hafızalarda.
Ancak hafızalara kazınan “kanlı final” sonrası dahi AKP iktidarı tarikat ve cemaatlerin üzerine gidecek hiçbir adım atmadı.
Son günlerde önce Süleymancılar, ardından da Furkancılara yönelik operasyonlar sonrası bu tartışma bir kez daha açıldı. Üstelik “iyi tarikat, kötü tarikat”, “yandaş tarikat, muhalif tarikat” gibi tuhaf bir kafa karışıklığı ve tuzak yaratarak…
Bu kafa karışıklığını yaratan AKP’nin bakanlarının ısrarla “tarikat ve cemaat operasyonu yapmıyoruz, bunlar suç örgütü” demek zorunda kalması boşuna değil.
Bu eksikli tarifi biz düzeltelim: Tüm tarikat ve cemaatler birer suç örgütüdür!
Bu açık gerçeği perdelemek için halkı “iyi tarikat, kötü tarikat” tuzağına çekmek istiyorlar.
Oysa iktidar kendi kontrolünde olan tarikat ve cemaatlerin boy atmasına izin veriyor, diğerlerini budayıp kendi hizasına sokmaya çalışıyor. Hepsi bu.
Ortada devasa boyutlara ulaşan holdinglere sahip tarikatlardan ve büyük bir pastadan söz ediyoruz. Bu pasta için boğazlaşma olmaması mümkün değil, bugün yaşadıklarımız tam da bunun yansımasıdır.
Adı geçen tarikatlar dahil hepsinin halk düşmanı olduğunu, bu düzenin aparatı olduğunu ve yıllarca iktidarla işbirliği yaptıklarını akıldan hiç ama hiç çıkarmamak gerekiyor.
Tarikat ve cemaatlerin iyisi, kötüsü olmaz!
Bir kez bu tuzağa düşünce halk düşmanı Fethullahçılardan, çocuk katili ve istismarcısı Süleymancılardan dahi “muhalif” çıkarmak mümkün hale gelir.
Bugün ülkenin tüm kurumlarına yerleşen Menzil, İskenderpaşa ve İsmailağa gibi tarikat ve cemaatler yarın iktidarla pasta kavgası için ters düştüklerinde “iyi” olmayacaklar.
TKP’nin sözü açık.
Tarikat ve cemaatlerin hüküm sürdüğü bu düzene ve onun iktidarına son verilmeli, tüm tarikat ve cemaatler derhal dağıtılmalı, bu karanlık yapıların halkı sömürerek elde ettiği devasa servete el konulmalı ve holdingleri devletleştirilmelidir!
Partilere yönetim atandıktan sonra tarikatlara yönetim atanmasına şaşırmamak gerekiyor. “Tabana dokunmayacağız” diye açıklama yaptı bakan. Suç işleyenden temizleyeceklermiş.
CHP’de de buna arınma diyorlardı.
Siyasi partilerin içine müdahale etmek, hiçbir biçimde meşru olamaz. Siyasi partilerin üye ya da yöneticilerinin suç işlemesi durumunda yapılacak bellidir. Suç kavramının her ülkede içerdiği ideolojik ve sınıfsal karakteri bilmeme rağmen söylüyorum.
Bunun dışında bütün süreçler siyasi partilerin iç dinamiklerine bırakılmalıdır. Tersi, siyasetin ve parti denen yapının tanımına aykırıdır.
Bir tarikatın iç işlerine müdahale etmek ise oldukça tuhaf bir durumdur. Çünkü tarikatlar için hiçbir yerde henüz siyasi partiler gibi “demokrasinin en temel ve vazgeçilmez unsurlarındandır” diye yazmamaktadır. Çünkü yasal dayanakları bulunmamaktadır. Liberal tayfa yıllar önce tarikatları “sivil toplum örgütü” olarak ilan etmiş olsa da…
Lakin “sol”dan şimdi de “hükümet muhalif tarikatlara müdahale ediyor” türünden yorumlar geldiğine göre bu “sivil toplum” öyküsü tutmuş demektir.
Fazlasıyla doğrudur, evet iktidar “muhalefet”le de hemhal olan bir tarikatı yeniden tasarlamaktadır ama ortada mümkün olan bütün hukuk yorumlarına göre bir dizi suç var mıdır, vardır!Muhtemelen daha fazlası da dökülecek ortaya.
Dahası, “muhalif tarikat” türünden bir kodlama ile zaten her şey berbat olmamakta mıdır? Tarikatlar her taraftan fışkırırken denecek laf mıdır “muhalif tarikat”?
Birileri çıkıp “sen işine bak, bu alan bizim alanımız, severiz de döveriz de” derse, “ama sivil toplum filan ne olacak” diye itiraz mı edilecek?
Pardon pardon, “Cumhuriyet dışlayarak hata yapmıştı” değil mi, öyle diyordunuz. Gerçekten özür…
“Bir daha asla” demek için
Bu düzen değişmeli!
17 Ağustos 1999’un üzerinden 27 yıl geçti.
O gece binlerce yurttaşımız yaşamını yitirdi. Kentlerimiz yıkıldı, hayatlarımız değişti.
Aradan geçen 27 yıl bize ne öğretti?
Hatırlıyoruz, 17 Ağustos’tan sonra “bir daha asla” aynı hata ve ihmaller yaşanmayacak denildi. Sonra yıllar geçti. Van ve Elazığ depremlerinde yüzlerce yurttaşımızı yitirdik.
Yine toplanma alanları tartışıldı, imar planları değiştirildi, toplanma alanları imara açıldı. Kentsel dönüşüm adı altında yeni rant alanları yaratıldı.
6 Şubat 2023'te ise aynı ülke, çok daha büyük bir yıkımla yeniden enkazın altında kaldı. Ve yine utanmadan "bir daha asla" diyorlar.
Düzenli aralıklarla İstanbul depreminden ve ortaya çıkaracağı yıkımdan söz eden araştırmalar ve tartışma programları yapılıyor ancak hala gerçek bir önlem söz konusu bile değil. İstanbul'un dört bir yanı kâr için müteahhitlere sunulmaya devam ediliyor.
Sağlam ve yaşanabilir bir konuta erişimi ayrıcalık haline getiren, kamu kaynaklarını halkın güvenliği yerine sermayenin çıkarına sunan bu düzen değişmedikçe; yaşanacak her yeni deprem, yine yıkım, yine acı ve yine enkaz altında kalmak anlamına gelecektir.
Aradan geçen 27 yıla rağmen bugün hâlâ milyonlarca insan yaşadığı binanın güvenliğinden emin değil.
Konut inşası ve kent planları kâr alanı olmaktan çıkarılmak zorunda.
Bir daha 17 Ağustosların, 6 Şubatların acısını yaşamayacağımız bir ülke için; ekonominin kamu yararına göre planlandığı, bağımsız ve egemen bir Türkiye’yi hep birlikte kuracağız.
Türkiye Komünist Partisi
Genel Sekreterimiz Kemal Okuyan, soL Portal'ın sürece ve gelişmelere ilişkin sorularını yanıtladı.
"Şimdi Kürt sorunu bir dönüşümün önünü açmak, ona destek bulmak için kullanılıyor. Bu çözüm filan değil. Türkiye NATO şemsiyesinde yeni çatışmalara yol alıyor. Biz salak mıyız bunlara gözümüzü kapatacağız? Her şey ortada, apaçık"
Söyleşinin tamamı için:
https://t.co/tbNZS7kvUX