🚨 Yeni tip bir dolandırıcılık çıkmış aman dikkat!
Bugün bir tanıdığımla otururken telefonuna bir anda mesajlar gelmeye başladı. Gelen mesajlar farklı firmalardan kayıt için onay kodu mesajlarıydı.
Ne olduğunu anlamadık sürekli farklı firmalardan ve üst üste mesajlar geliyordu. Belki 100 farklı firmadan 1000 tane sms gelmiştir.
İster istemez panik yaptı “ne oluyor hattı mı ele geçirdiler, kartımı patlatıyor” derken ne yapacağını bilemedi.
Operatör firmayı aradı biz bilmiyoruz dediler. Bankayı arasa hangi banka olduğunu bilmiyor ama mesajlar akın akın gelmeye devam ediyor.
O anda 850’li bir numaradan aradılar “biz xxx bankasından arıyoruz kartınızdan işlem yapılıyor farketmediniz mi” falan diyorlar. İşte “5000₺ 12.000₺ 19.000₺ ödemeler oluyor siz mi yapıyorsunuz?” diyor.
Sonra “işlemler sizin değilse 0’a basın” dedi, arkadaş gayri ihtiyari bastı. O an dedim bu işte bir gariplik var yanına gittim dedim “dur numara ne? nereden arıyorlar?” O sırada telefondaki adam “cep bankacılığı şifrenizi tuşlayın müdahale edelim” diyor. Arkadaş o an uyandı “senin adın ne hangi bankadan arıyorsun?” deyince direk telefonu kapattılar. O an cep bankacılığı şifresini girse muhtemelen banka uygulamasından giriş yapıp bütün parayı boşaltacaklardı, belki kredi çekeceklerdi ama ucuz kurtuldu.
Sonra bankayı aradı baktı bir işlem yok ama bu tarz yeni tip bir dolandırıcılık yöntemi çıkmış. İnsanların numarası ile farklı firmalardan üyelik onay mesajı göndertiyorlar. Sonra siz ne oluyor dolandırılıyor muyum diye panik ve stres yaptığınızda sizi 850’li numaradan bankaymış gibi arayıp cep bankacılığı şifrenizi tuşlamanızı istiyorlar.
Aman dikkat edin! Bugün gözlerimin önünde oldu ve son anda ucuz kurtuldu. Muhtemelen kurtulmasında benim de payım var. Benzer bir durum yaşanırsa panik yapmamak ve o arayan numaranın size cep bankacılığı şifrenizi tuşlayın dediğinde tuşlamamak önemli.
🔄 Sizin ya da cevrenizdekilerin başına da gelebilir, bilgileri olması için paylaşın lütfen.
💣Kesenin ağzını açıp adam gibi maaş vereceksin.
💣İkinci mecburi hizmeti kaldıracaksın.
💣Eş durumunu ayarlayacaksın. Çoluklu çocuklu uzman hekimler bu insanlar.
👉Yok yapmam diyorsan açılan kontenjanlar BOŞ kalır. Millet sayenizde yeşil alan görür rüyasında malesef.🥹
Bu öyle bir olay ki devletin üstün hizmet madalyası hazırlatması,bakanlığının da bizzat Malatya'ya gidip takdim etmesi gerekiyor..
Dünya'da ilk ya hani..
🇹🇷 Dünyada bir ilk daha!
Malatya’da gerçekleştirilen 8’li çapraz karaciğer nakli ameliyatı, Türk tıbbının ulaştığı seviyeyi bir kez daha göstermiştir.
Bu tarihi başarıda emeği geçen başta Prof. Dr. Sezai Yılmaz ve ekibi olmak üzere tüm sağlık profesyonellerini kutluyoruz.
Bilim, emek ve özveriyle hayatlara umut olan meslektaşlarımızla gurur duyuyoruz.
#KaraciğerNakli #Malatya #TürkTıbbı #HekimBirliği
Altay bu bölümde olduğu gibi modern tıbba doğru üfürmüş.
Ne kadar sıkılsam da o üfürükleri tamamen dağıtana kadar vereceğim cevabını
Bu sayfa paylaşsın, ben de cevabını vereceğim.
Bu sefer de modern tıbbın nedensellikle içselleştirerek ortaya çıkarttığı disiplin hiç yokmuşçasına sallama kararı almış
Bahsettiğim disiplin, daha doğrusu Altay'ın kendi icat etmiş gibi anlattığı disiplinin adı: Farmakoloji
Gerçi kendisi biraz disiplinsiz bir Farmakoloji anlatıyor ama neyse
Söğüt kabuğundan aspirin, yüksükotundan digoksin, pelinotundan artemisinin ki 2015 Nobel'ini o aldı, haşhaştan morfin.
Yani halk bilgisinde sinyal olduğunda haklı Altay
Ama buradan modern tıbba yürünecek bir çıkarım elde edilemez.
O sinyali hesaba katıp sınayan ve işe yarayanı tutan bilim zaten farmakoloji
Tababet bunu daha ne kadar göz önünde bulundurarak üretecek?
Tababetin asıl işi bu zaten
Ya en güzeli, kanıtını bizzat sen vermişsin bak: Maydanozun diüretik olduğunu söyleyebilmenin nihai sebebi, başlangıçta halkın öne sürdüğü bu inancı tıbbın alıp sıçanda ve böbrek perfüzyonunda sınaması, mekanizmasını yani Na-K pompası baskısını çözmesi ve halk inancının yanındaki bin yanlışı eleyerek bunu doğrulaması.
Ancak farmakolojinin güzelliği ama senin hiç yokmuş gibi davrandığın kısım ne biliyor musun??
Aynı farmakoloji sana bunun furosemid değil zayıf bir pompa dürtmesi olduğunu da söyler. Ben bunu acilde ne diye kullanacağım yüksek bilim felsefesi eleştirmeni Altay söyler misin??
Sarımsak-limon en sık hangi acil ilacı kadar etkili bu arada?
Ha şurada etkilidir bak; hiçbir ilaca ihtiyacı olmayan, doğal seyirle zaten geçecek hastalar için semptomatik seyirde belki
Peki ilacın asıl gerektiği yerde, anafilakside adrenalin, opioid zehirlenmesinde nalokson, hipoglisemide glikoz, enfarktüste aspirin yerine sarımsak ezersen ne olur Altay?
Peki bu kadar uyduruk seviye örnekleri, bilim felsefesi ve tababet eğitiminin kökenine yaptığın eleştiride ana metin yapmak kaçıncı kez başvurduğun safsata? Neden kılıcını sürekli saman adama sallıyorsun Altay??
Birkaç gündür ısrarla insanları ikna etmeye çalıştığın yalanın aksine bilim önceden verilmiş yolda yürüyen işçi değil, yolu yıkandır Altay
Tıp fakültesi girişlerinde örnek bilim insanları hayatlarını anlatan panolar olur. Bizimkinde Marshall vardı, çok etkilenmiştim, dur sana da anlatayım:
Ülserin strese değil bakteriye bağlı olduğunu kanıtlamak için kendi üstünde deney yaptı.
Bildiğin H. pylori içeren aspirat içti adam.
Sonunda da Nobel aldı, birçok meslektaşı gibi paradigma değiştirici olduğu ve bilinenleri yıkıp yenisini inşa ettiği için
Hakikat zaten bilindiğini söyleyip, yürümeni söyleyen şey bilim değildir Altay, sen vahyi tarif ediyorsun.
Bir yolda ilerlerken geçmişin birikimini kanıta dayalı hataları atıp, doğruları haznende tutarak ilerlemektir bilim
Duvarları yıkmak gerekirse böyle, ileri bilinçle yıkar; ilerlemek gerekirse de gerektiği gibi ilerlersin
2 gün önce haritayı neden çıkıkçıdan almıyor diye eleştirdiğin modern tıbbı bugün de neden harita kullanıyıor diye eleştiriyorsun.
Kendi zırvaların bile kendi içinde tutarsız.
Neredeyse tüm videolarda konunun teizm veya ateizmle hiç ama hiç alakası yokken bir anda ucunu ateizme dokunduruyorsun, o kadar zorlama ki.
Şurada, şu ekran karşısında ne yapmaya çalışıyorsun Altay
Git rica ederim başka şeylere sarmaya devam et
Tababeti hakkıyla yapmaya devam eden insanların mesleğine, derinliğine, bilgisine, kapasitesine uzaktan uzaktan, izlenmek için salça olma.
Kitlen seni hep alkışlar ama gerçekte "dünyanın sırrını çözdüğünü sanan dayı" gibi görünüyorsun.
Burdur'un Bucak ilçesinde kızamık salgını olduğu iddia ediliyor.
Bu konu fütursuzca sosyal medyada AŞI REDDİ propagandası yapılmasının bir sonucu..
Belki başka il ve ilçelerde de bu durum karşımıza gelecek.
AŞI REDDİ ORANLARI HER YIL GEOMETRİK ARTIYOR.
BAKANLIK BU KONUDA SEFERBERLİK BAŞLATMALI👍
Gerçekten çok güzel bir nokta. Kelam geleneğinden. Kelam bilen adam iyi felsefe yapar.
Ama burada ince bir kategori hatası yapıyorsunuz, onu açayım.
"Var olmak bakımından yaratılan ve yaratan ortaktır" diyorsunuz. Bu ortaklıktan yola çıkarak, mantık yasalarının ikisine de uygulanabileceğini savunuyorsunuz.
Bu, klasik kelamın güçlü bir argümanı, İbn Sina'nın vücud kavramından geliyor.
Ama tam olarak burada LD'nin boyutsal hiyerarşi teorisi devreye girer.
"Var olmak" kelimesi, tüm boyutlarda aynı şeyi ifade etmez.
Bir hücre var. Bir insan var.
İkisi de "var", ama hücrenin var oluşu ile insanın var oluşu aynı ontolojik düzlemde değil.
Hücre n eksi birde var, insan n'de var.
İkisi de "var", ama "var" kelimesi burada farklı şeyler ifade ediyor.
Hücre, insanın bileşenidir ama insanı anlayamaz.
İnsanı oluşturan yüz trilyon hücrenin hiçbiri "insan" kavramını kavrayamaz, çünkü insan, hücrenin boyutunun üstünde bir organizasyon katmanıdır.
Şimdi aynı yapıyı genişletelim.
İnsan n'de var.
Tanrı, eğer varsa, n artı k'da var, bizim boyutumuzu aşan, muhtemelen birden fazla boyut üstünde.
İkimiz de "var", ama bu ortaklık, mantık yasalarının aynı şekilde uygulanacağı anlamına gelmiyor.
Mantık yasaları, n katmanının aracıdır.
LD'nin diliyle:
Mantık, yüzde yetmiş dördün işlemidir.
Tanımlama alanının dilidir.
Tanımlama, n katmanında kalır, n artı bire geçemez.
Gödel bunu matematiksel olarak kanıtladı.
Her yeterince güçlü formel sistem, kendi tutarlılığını kendi içinden ispat edemez.
Bu, bir mühendislik sorunu değil, mantığın yapısal sınırıdır.
Bir sistem, kendini tam olarak kendi araçlarıyla açıklayamaz.
Tanım, kendi kendini tanımlayamaz.
Şimdi sizin argümanınıza dönelim:
"Bir şey hem var hem yok değildir, bu, Tanrı dahil her var olana uygulanır" diyorsunuz.
Doğru, ama bu, Tanrı hakkında "delillendirme yapılabilir" anlamına gelmez.
Çelişmezlik ilkesi, minimum bir mantıksal çerçevedir. "Tanrı varsa yok değildir" cümlesi, Tanrı hakkında neredeyse hiçbir şey söylemiyor, sadece mantığın kendi iç tutarlılığını koruyor.
Bu, bir ispat değil, mantığın tanımı.
Asıl soru şu:
Mantık yasaları gözlem yoluyla mı türetildi, yoksa a priori mi?
Siz "a priori" diyorsunuz, gözlemden bağımsız, zorunlu doğrular.
Kabul.
Ama a priori olmak, boyut-bağımsız olmak demek değil. Çelişmezlik ilkesi, n katmanında a priori geçerlidir.
Ama n artı birde, bizim anlayışımızın ötesindeki katmanda, geçerli olup olmadığını bilemeyiz.
Çünkü bunu bilmek, zaten n artı birde olmayı gerektirir. Türev, integralini tam olarak bilemez, bu, epistemik bir eksiklik değil, ontolojik bir zorunluluktur.
"Eğer mantık yasaları gözlem yoluyla türetilse bu itiraz doğru olurdu, lakin öyle değil" diyorsunuz.
Ama ben gözlemsel sınır demiyorum.
Boyutsal sınır diyorum.
Bu ikisi farklı şeylerdir.
Gözlem, n katmanının içindeki bir işlemdir.
Boyutsal sınır ise katmanlar arasındaki yapısal asimetridir.
Mantık yasalarının a priori olması, onların sadece n katmanında a priori olduğunu gösterir, n artı birde ne olduğunu söyleyemez.
Şöyle somutlaştırayım:
Üç boyutlu uzayın geometrisi, Öklid geometrisidir.
Bu, a priori gibi görünür, üçgenin iç açıları toplamı yüz seksen derecedir.
Ama dördüncü boyuta çıktığınızda, bu "zorunlu doğru" geçerliliğini yitirir.
Riemann geometrisinde, eğri uzayda, üçgenin iç açıları toplamı yüz seksen dereceden fazla olabilir.
Üç boyutun "a priori" doğrusu, dört boyutun özel bir durumuna dönüşür.
Aynı şey mantık için de geçerli olabilir.
Çelişmezlik ilkesi, bizim boyutumuzun "Öklid geometrisi" olabilir, geçerli, tutarlı, zorunlu, ama sadece bu boyutta.
Tanrı, eğer bizim boyutumuzu aşan bir varlıksa, çelişmezlik ilkesinin ötesinde olabilir.
Bunu bilmiyorum, kimse bilmiyor, tam olarak bu yüzden buna ispat değil iman diyorum.
LD'nin en önemli ayrımı burada devreye giriyor: Tanımlama ile anlama arasındaki uçurum.
Tanımlama, yüzde yetmiş dördün işlemidir, mantık, dil, formül.
Anlama, yüzde yirmi altının ışığıdır, qualia, deneyim, sezgi.
Tanrı hakkında tanımlama yapabilirsin, "zorunlu varlık", "var olan yok değildir", bunlar doğru ama boş cümleler. Tanrı'yı anlamak başka bir şey ve anlama, tanımın bittiği yerde başlar
Ben Allah'a inanıyorum. Ama bu inanç, mantıksal bir çıkarım değil, boyutsal bir yöneliş.
Türevin integraline doğru çekilmesi gibi.
Kaynağını özlemesi gibi.
Sizin argümanınız, Tanrı'yı yüzde yetmiş dördün içine çekmeye çalışıyor, "mantık yasalarıyla delillendirilebilir" diyerek. Ama eğer Tanrı gerçekten n artı birdeyse, yüzde yetmiş dördün araçları O'nu yakalayamaz.
Yakalansa Tanrı olmaz, çünkü yakalanabilir olan, bu boyutun nesnesidir, bu boyutun ötesinin değil.
Wittgenstein'ın cümlesiyle bitireyim: "Hakkında konuşulamayan hakkında susulmalıdır."
Aslında bu, bir çaresizlik değil, en derin saygı biçimidir.
Alphan bey bana alıntılayarak
cevap vermek yerine Mikrobiyolog
olmama göndermede bulunarak
yine kaçak dövüşüp inceden laf
sokmaya ve kendini haklı
çıkartmaya çalışmış.
Çünkü kendisine sunduğum argümana cevap verse, herkes öncesinde aldığı cevabı görecek ve nasıl mağlup olduğunu anlayacaktı.
Yani aslında herkes her şeyin farkında da; daha önce de bahsetmiştim, bu tarz insanlar kendilerini en azından biraz da olsa yenilmediklerine ikna etmeye ihtiyaç duyarlar.
Alphan beyin çırpınışları da bu yüzden.
Alphan bey BT anjiyo harika bir tanı yöntemidir, ancak tarama yöntemi değildir. Tarama yöntemi olduğu tek yer, sizin fütüristik hayal dünyanızdır. Konuyla alakalı zirvaladıkça da hasta görmeyen ama sizin tweetinizi gören doktor, yani şahsım tarafından cevabınızı alıp oturmaktasınız.
Daha da zirvalarsanız, daha da cevap almaya devam edersiniz. Zekayla, bilimle, veriyle kilavuzla, rehberle
Sağlıklı günler dilerim.
Bu işler ile ilgili bir yazı gördüğümde direkt odağımı o yazıya kaydırıyorum. Çünkü hep arıyoruz dediğimiz anlamı fiziksel ölçekte açıklıyor gibi görünen kelimeler heyecan verici oluyor.
Gözlerini kapat.
Samanyolu'nu hayal et.
Ne görüyorsun?
Muhtemelen güzel bir spiral, kollar dışa doğru kıvrılıyor, merkez parlak, kenarlar soluk, dönen bir plak gibi.
Bu hayal yanlış.
Daha doğrusu eksik.
Samanyolu sıradan bir sarmal galaksi değil.
Merkezinde devasa bir çubuk var, yirmi yedi bin ışık yılı uzunluğunda, kozmik bir omurga gibi galaksinin kalbinden geçiyor.
Bu çubuk sadece şekil değil. Motor. Galaksinin kaderini belirleyen, yıldız doğumlarını tetikleyen, kimyasal yapıyı şekillendiren görünmez bir güç.
Edwin Hubble 1926'da galaksileri sınıflandırdığında sarmal kategorisi yarattı ama hemen fark etti ki bazı sarmallar farklı.
Merkezlerinde disk şeklinde bir yumru yerine uzunlamasına bir çubuk var. Hubble bunlara SB, yani Spiral Barred adını verdi.
Yıllarca çubuklu sarmallar nadir varyant sanıldı ama modern gözlemler şoku getirdi: sarmal galaksilerin yaklaşık yüzde yetmişi çubuklu. Samanyolu dahil. Çubuk istisna değil, kural.
Samanyolu'nun çubuğunun anatomisi nasıl?
Uzunluğu uçtan uca yaklaşık yirmi yedi bin ışık yılı. Güneş-merkez hattına göre 20-30 derece eğik. Galaksinin toplam yıldız kütlesinin yaklaşık yüzde yirmisini barındırıyor. Dönüş periyodu yüz ila iki yüz milyon yıl arasında.
Bu küçük bir detay değil, galaksinin yapısal omurgası. Peki nasıl keşfedildi?
Dünya Samanyolu'nun içinde, yandan bakıyoruz, çubuğu doğrudan göremiyoruz. Ama kızılötesi teleskoplar, Spitzer ve WISE, toz bulutlarının arkasını görebildi. Gaia misyonu milyarlarca yıldızın hareketini haritaladı. ALMA radyo teleskopları gaz akışlarını izledi. Sonuç olarak çubuk orada, devasa, aktif, çalışıyor.
Çubuk neden önemli?
Çünkü yerçekimi anomalisi yaratıyor. Normal bir disk galakside yıldızlar ve gaz düzgün daireler çiziyor, merkeze olan mesafe sabit kalıyor. Ama çubuk bu düzeni bozuyor.
Çubuğun yerçekimi alanı asimetrik, belirli noktalarda gaz dairesel yörüngesinden sapıyor. Sonuç galaktik gaz nehirleri. ALMA gözlemleri bunu net gösterdi. Galaksinin dış bölgelerindeki gaz spiral kollar boyunca içe doğru akıyor, çubuğun uçlarına ulaştığında çubuğun yerçekimi tarafından yakalanıyor. Sonra bu gaz çubuk boyunca merkeze doğru pompalanıyor.
Konveyör bant analojisiyle düşünelim. Spiral kollar tedarik hattı, dışarıdan gaz topluyor. Çubuğun uçları aktarma istasyonu, gazı yakalıyor. Çubuk gövdesi konveyör bant, gazı merkeze taşıyor. Galaktik çekirdek fabrika, yıldız üretiyor. Bu sistem milyarlarca yıldır çalışıyor.
Gaz merkeze ulaştığında ne oluyor? Sıkışma. Merkezi bölgede gaz yoğunluğu dramatik şekilde artıyor, bulutlar birbirine çarpıyor, basınç yükseliyor. Bu sıkışma yıldız oluşumunu tetikliyor ama düzgün, sakin bir yıldız doğumu değil.
Patlamalar, episodik, şiddetli. Samanyolu'nun merkezi bölgesi, Central Molecular Zone yani CMZ, galaksinin en aktif yıldız fabrikası. Gaz yoğunluğu diskten yüz ila bin kat fazla. Sıcaklık ortalama elli ila yüz Kelvin, disk ortalamasının beş ila on katı. Türbülans şiddetli, kaotik gaz hareketleri. Yıldız oluşum oranı periyodik patlamalar şeklinde.
CMZ'de şu an sakin bir dönemdeyiz ama geçmişte ve gelecekte starburst dönemleri var. Son büyük patlama muhtemelen(muhtemel diyorum çünkü episodik olduğu iddiası da var.) yaklaşık bir milyar yıl önce gerçekleşti. Bir sonraki bilinmiyor ama çubuk çalışmaya devam ediyor.
Hikayenin karanlık tarafına gelelim. Çubuk merkeze gaz pompalıyor, bu gaz nereden geliyor? Dış diskten. Spiral kollar dış bölgelerdeki gaz rezervlerini içe doğru kanalize ediyor, çubuk bu gazı yakalayıp merkeze taşıyor. Sonuç: dış disk yavaş yavaş ham maddeden mahrum kalıyor. Bu galaktik vampirizm, merkez diskin kanını emiyor. Milyarlarca yıl boyunca merkez zenginleşiyor, yoğunlaşıyor, metalce zengin yıldızlar üretiyor. Dış disk fakirleşiyor, seyrekleşiyor, yıldız oluşumu yavaşlıyor. Gaia verilerinden bunu görebiliyoruz.
Kimyasal gradyan: merkeze yakın yıldızlar metalce zengin, demir, oksijen ve benzeri elementler bakımından, dışa doğru gittikçe metalce fakir.
Yaş gradyanı: merkezdeki yıldızlar karışık yaşlarda çünkü sürekli yeni üretim var, dış diskte daha yaşlı popülasyon çünkü üretim yavaşlamış.
Kinematik gradyan: merkez çevresinde kaotik yörüngeler, türbülans hakim, dışta düzgün daireler, sakin disk. Bu gradyanlar çubuğun milyarlarca yıllık çalışmasının imzası.
Galaksi evrimi denince akla genellikle birleşmeler geliyor. İki galaksi çarpışıyor, kaos, yıldız patlamaları, kütleçekimsel sarsıntılar, dramatik.
Ama Samanyolu'nun son büyük birleşmesi sekiz ila on milyar yıl önce, Gaia-Enceladus cüce galaksisi ile gerçekleşti.
O zamandan beri göreceli sakinlik. Peki galaksi bu sürede değişmedi mi? Değişti ama içeriden. Buna seküler evrim deniyor.
Dış etkiler olmadan galaksinin kendi iç dinamikleriyle değişmesi.
Çubuk seküler evrimin ana motoru.
Yaptıkları: gaz yeniden dağılımı, dıştan merkeze transfer. Yıldız yörüngelerini değiştirme, disk yıldızlarını farklı bölgelere saçma. Bulge büyütme, merkezi yumruyu besleyip şişirme. Spiral kolları şekillendirme, yoğunluk dalgalarını organize etme. Samanyolu'nun bugünkü görünümü, merkezdeki yoğun bulge, belirgin spiral kollar, kimyasal gradyanlar, çubuğun milyarlarca yıllık çalışmasının ürünü. Dışarıdan çarpışma gelmese bile galaksi kendi kendini dönüştürüyor.
Çubuklar kalıcı mı? Hem hayır hem evet.
Simülasyonlar gösteriyor:
Oluşum aşamasında bir disk galakside belirli koşullar altında, yeterli kütle, soğuk disk, düşük türbülans varsa, disk kendiliğinden kararsızlaşıyor ve çubuk oluşuyor. Bu bir faz geçişi gibi, düzgün disk çubuklu yapıya dönüşüyor. Büyüme aşamasında çubuk oluştuktan sonra disk materyalini yakalayarak büyüyor, daha güçlü, daha uzun oluyor. Zayıflama aşamasında merkezi kütle yoğunluğu çok artarsa, süperkütleli kara delik veya yoğun bulge nedeniyle, çubuğu çözebilir. Koşullar uygunsa yeniden oluşum mümkün. Samanyolu'nun çubuğu şu an güçlü ve aktif. Yaşı tartışmalı, sekiz ila on milyar yıl olabilir ya da daha genç. Geleceği bilinmiyor ama şimdilik galaksinin kaderini belirlemeye devam ediyor.
Samanyolu yalnız değil. Gözlemlenebilir evrende yüz milyarlarca sarmal galaksi var ve bunların yaklaşık yüzde yetmişi çubuklu. Andromeda'nın zayıf bir çubuğu var. NGC 1300 ders kitaplarındaki mükemmel çubuklu sarmal örneği. NGC 1365 aktif çekirdekli, güçlü çubuklu bir dev. Çubuklar evrensel bir fenomen. Ve ilginç bir pattern var: erken evrende, yüksek kızılötesi kayma değerlerinde, çubuklar daha nadir. Geç evrende, düşük kızılötesi kayma değerlerinde, çubuklar daha yaygın. Ne demek bu? Çubuklar galaksilerin olgunlaşma sürecinin parçası olabilir. Diskler zamanla soğuyor, stabilize oluyor ve çubuk instabilitesi tetikleniyor. Evren yaşlandıkça daha çok galaksi çubuk geliştiriyor.
Güneş Sistemi Samanyolu'nun diskinde, merkeze uzaklığı yaklaşık yirmi yedi bin ışık yılı, çubuğun ucuna uzaklığı yaklaşık beş bin ışık yılı. Çubuğun etkisi bizi nasıl etkiliyor? Doğrudan çok az, bu mesafede çubuğun yerçekimi etkisi minimal. Dolaylı olarak ise devasa. Çünkü Güneş'in yörüngesi milyarlarca yıl içinde çubuğun pertürbasyonlarından etkilendi. Çevremizdeki gaz ve toz dağılımı çubuğun gaz akışlarıyla şekillendi. Güneş Sistemi'nin bulunduğu spiral kol, Orion Kolu, çubuğun dinamikleriyle bağlantılı. Ve en önemlisi Güneş Sistemi'nin var olma koşulları, doğru miktarda ağır element, doğru gaz yoğunluğu, doğru zamanlama, çubuğun milyarlarca yıllık çalışmasının sonucu. Çubuk olmasaydı gaz dağılımı farklı olurdu, yıldız oluşum tarihi farklı olurdu, Güneş belki oluşmazdı, Dünya belki var olmazdı. Galaktik omurga senin varoluşunun koşullarını hazırladı.
Samanyolu'nun çubuğu derin bir ders veriyor: En büyük dönüşümler dışarıdan değil içeriden geliyor. Galaksi evrimi denince dramatik birleşmeler düşünülüyor, iki dev galaksi çarpışıyor, kaos, ateş, yıkım. Ama Samanyolu'nun son sekiz milyar yılı sessiz içsel dönüşüm. Çubuk görünmeden çalışıyor, gaz akışları göze batmadan ilerliyor, kimyasal gradyanlar yavaşça oluşuyor. Sonuç dramatik çarpışmalardan daha derin. Dışarıdan gelen şoklar dikkat çeker ama karakteri şekillendiren içerideki yavaş, sürekli süreçler.
Samanyolu'nun çubuğu sonsuza kadar çalışmayacak. Dört buçuk milyar yıl sonra Andromeda galaksisi ile çarpışma gerçekleşecek.(Klasik görüş bu yöndeydi ama bunun kesin olmadığını 10 milyar yıllık süreçte çarpışma ihtimalinin %50 olacağını söyleyen çalışmalar da var.) Bu seküler evrimin sonu, dramatik evrimin başlangıcı. Çarpışmada iki galaksinin çubukları etkileşecek, devasa gaz sıkışmaları ve mega-starburst'lar yaşanacak, sonunda birleşme gerçekleşecek ve Milkomeda ya da Milkdromeda adlı eliptik galaksi oluşacak.
Çubuklar muhtemelen yok olacak çünkü eliptik galaksilerde çubuk yapısı yok. Ama o zamana kadar, en az dört buçuk milyar yıl daha, çubuk çalışmaya devam edecek. Gaz pompalayacak, yıldızlar doğuracak, kimyayı şekillendirecek. Galaktik omurga son nefesine kadar görevde.
Dışarı çık, karanlık bir gece bul, başını kaldır. Samanyolu'nu gör, o soluk, süt beyazı şerit.
Şimdi bil:
O şeridin ortasında gözünün göremediği bir yapı var. Yirmi yedi bin ışık yılı uzunluğunda kozmik bir omurga. Milyarlarca yıldır çalışan bir motor. Gaz nehirlerini yönlendiren, yıldız fabrikalarını besleyen, galaksinin kimyasını yazan görünmez bir mimar. Çubuk. Ve sen o mimarın eserinin bir parçasısın. Atomlarındaki karbon, oksijen, demir, hepsi yıldızlarda pişti. O yıldızlar çubuğun taşıdığı gazdan doğdu. O gaz milyarlarca yıl önce spiral kollardan aktı. Galaktik omurga senin omurganı da yaptı.
Samanyolu statik bir portre değil. Yaşayan bir sistem. Çubuğuyla nefes alıyor, gaz akışlarıyla dolaşım yapıyor, yıldız patlamalarıyla nabız atıyor.
Sen ise o sistemin içinde, o sistemin ürünü olarak, o sisteme bakıyorsun. Evren kendine ayna tutmuş.
Ve aynadaki görüntü "vay be" diyor.
Glutensiz diyet hikayesi...
Süpermarket raflarında glutensiz etiketli ürünler patladı.
Bunların olması gerek ama gluten hassasiyeti olanlar veya çölyak hastaları için...
Toplum sağlığı için sağlıklı olan veya glutenle özel problemi olmayan kişilerin glutensiz tüketmesinin bir manası yok.
Dolayısıyla glutensiz ürünlerin daha sağlıklı gibi pazarlanması mantıklı değil.
Bakın şimdi, 2016'da ABD'de bu ürünlere 15 milyar dolardan fazla harcanmış, yani beş yıl öncesinin iki katından fazla (1).
Peki bu ürünleri alanların kaçı gerçekten glutene duyarlı?
Çölyak hastalığı ciddi bir durum.
Gluten ince bağırsak mukozasına otoimmün hasar veriyor ve bu ABD nüfusunun yaklaşık %1'ini etkiliyor. Ama NHANES verilerine bakıyoruz, 2014'te glutensiz diyet yapanların %72'si çölyak hastası değil (2). İnsanların büyük çoğunluğu tıbbi bir gereklilik olmadan glutenden kaçınıyor.
Neden peki?
Glutenin zararlı, glutensiz beslenmenin daha sağlıklı olduğuna inanıyorlar.
Mesela 2013 anketinde Amerikalı yetişkinlerin %65'i glutensiz gıdaların daha sağlıklı olduğunu düşünüyor, %27'si kilo vermek için tercih ediyor (3).
Peki gerçek ne arkadaşlar??
Harvard T.H. Chan Halk Sağlığı Okulu açık yazıyor: 100.000'den fazla katılımcıyı içeren 2017 çalışmasında, çölyak hastalığı olmayan kişilerde uzun vadeli gluten tüketimi ile kalp hastalığı riski arasında HİÇBİR İLİŞKİ bulunmadı (4).
Hatta tam tersi, glutenden kaçınan bireyler tam tahıl tüketimini azalttığı için kalp hastalığı riski artabiliyor.
2023 derlemesi glutensiz ekmeğin normal ekmekten daha az protein, daha fazla yağ içerdiğini gösterdi.
2024 çalışması glutensiz ürünlerin daha yüksek şeker ve kalori içerdiğini ortaya koydu (5).
Lif, demir, kalsiyum, B12, folat ve D vitamini açısından yetersizler. Doymuş yağ, hidrojene yağ ve arsenik açısından ise normal muadillerinden daha yüksek olabiliyor (6).
Yani sağlıklı diye aldığınız ürün aslında daha az besleyici, daha kalorili ve daha pahalı.
Çölyak hastasıysanız ömür boyu glutensiz diyet şart, bu tartışılmaz. Ama tıbbi tanınız yoksa sırf "daha sağlıklı" diye glutenden kaçınmanın bir anlamı yok. Çünkü sizin için daha sağlıklı falan değil.
Bakın Johns Hopkins Medicine ne diyor:
"Glutensiz diyete geçmeden önce ultra-işlenmiş gıdaları çıkarmayı deneyin. Daha fazla meyve, sebze, tam tahıllı ekmek veya makarna ve yağsız proteinler ekleyin. Birçok kişi sadece daha iyi yiyerek kendini daha iyi hisseder, gluten çıkararak değil" (7).
Glutensiz trend, gıda endüstrisinin bir hastalığı nasıl pazarlama malzemesine dönüştürebildiğinin güzel bir örneği.
Çölyak hastaları için hayati önem taşıyan bir diyet, wellness trendine dönüştü.
Gerçek hastalar için üretilen ürünler şimdi tıbbi gereksinimi olmayan milyonlara satılıyor.
Çölyak şüpheniz varsa gastroenterologa gidin, tanı koydurun. Tanınız yoksa modaya değil bilime güvenin.
Kaynaklar:
1-Niland B, Cash BD. Health Benefits and Adverse Effects of a Gluten-Free Diet in Non-Celiac Disease Patients. Gastroenterology and Hepatology (New York). 2018;14(2):82-91.
2-Kim H-S, Patel KG, Orosz E, Kothari N, Demyen MF, Pyrsopoulos N, Ahlawat SK. Time Trends in the Prevalence of Celiac Disease and Gluten-Free Diet in the US Population: Results From the National Health and Nutrition Examination Surveys 2009-2014. JAMA Internal Medicine. 2016;176(11):1716-1717.
3-Gaesser GA, Angadi SS. Navigating the Gluten-Free Boom. JAAPA (Journal of the American Academy of Physician Assistants). 2015;28(8):1-7.
4-Harvard T.H. Chan School of Public Health. Gluten: A Benefit or Harm to the Body? The Nutrition Source. 2024.
5-Heiser C. Is Gluten Really That Bad for You? Here’s What Happens When You Stop Eating It. National Geographic. February 2025.
6-Diez-Sampedro A, Olenick M, Maltseva T, Flowers M. A Gluten-Free Diet, Not an Appropriate Choice without a Medical Diagnosis. Journal of Nutrition and Metabolism. 2019;2019:2438934.
7-Johns Hopkins Medicine. Gluten-Free Diet: Is It Right for Me? 2021.
Bu soru iki şekilde sorulabilir: Merak ederek veya tuzak kurarak. Senin niyetin belli ama olsun, cevap vereyim.
Kur'an bir astronomi kitabı değil. Hiçbir zaman öyle olduğunu iddia etmedi. Ama merak ediyorsan, İslam alimlerinin tarih boyunca ne dediğine bakalım.
İbn Hazm, 11. yüzyıl, "Merâtibü'l-İcmâ" adlı eserinde açıkça yazmış:
"Yeryüzünün küre şeklinde olduğu konusunda icmâ vardır."
Ne demek icmâ?
Alimlerin görüş birliği. Bin yıl önce.
İbn Teymiyye, 13. yüzyıl, "Mecmûu'l-Fetâvâ"da aynı şeyi söylüyor.
El-Bîrûnî, 11. yüzyıl, sadece küre olduğunu söylemekle kalmadı, dünya çapını hesapladı. Modern ölçümlerden sadece %2 sapmayla doğru buldu. Bin yıl önce, uydu falan yok ha.
İmam Gazzâlî küreselliği kabul etti. Fahreddin Râzî tefsirinde küreselliği tartıştı.
Kur'an'a gelince:
"Ve'l-arda ba'de zâlike dehâhâ" (Nâziât 79:30).
"Dehâhâ" kelimesi Arapça'da deve kuşu yumurtası şeklini ifade eden "udhiyye" ile aynı kökten geliyor.
Deve kuşu yumurtası tam küre değil, hafif basık küre. Yani geoid. Dünya da tam küre değil, kutuplardan basık. Yorumu sen yap. Gerçi sen yapma, çarpıtırsın yine.
"Yukavviru'l-leyle ale'n-nehâr ve yukavviru'n-nehâra ale'l-leyl" (Zümer 39:5).
"Tekvîr" kelimesi sarık sarmak demek. Gece gündüzü sarıyor, gündüz geceyi sarıyor.
Düz bir yüzeyde sarma olmaz. Sarma küresel bir cisim üzerinde olur.
Ama asıl mesele şu:
Sen "İslam'a göre" diyorsun da, İslam ne zaman kendini bir kozmoloji teorisi olarak sundu?
Kur'an "dünya şu şekildedir, ölçün bakalım" demiyor. Kur'an "bakın, düşünün, araştırın" diyor.
Bilim "nasıl" sorusuna cevap verir, din "neden" sorusuna. İkisini karıştırıp birinden diğerinin cevabını beklemek kategori hatası.
Metodolojik doğalcılık ile vahiy farklı katmanlarda çalışıyor.
Ha bak bir de şu ironiyi not et:
Kopernik, Kepler, Galileo kiliseyle çatıştı.
İslam dünyasında böyle bir çatışma olmadı.
Neden?
Çünkü alimler zaten küreselliği kabul ediyordu. Düz dünya iddiası İslam'a değil, bazı cehalet ehlinin İslam'ı anlamamasına ait.
Soru sormak güzel, öğrenmek için sorarsan.
Ama "gotcha" yapmak için soru sormak cevabı aramak değil, cevabı reddetmek.
Gerçekten merak ediyorsan İbn Hazm'ı aç oku. Merak etmiyorsan tuzak sormaya devam et.
Ama bil ki tuzağın kendi ayağına dolanıyor.
Sağlıklı bir yetişkinin, probiyotik takviyelerine gerçekten ihtiyacı var mı?
Amerikan Gastroenteroloji Derneği 2020 kılavuzunda açık yazıyor:
"Crohn, ülseratif kolit veya IBS için probiyotik kullanan hastalar bırakmayı düşünmelidir" (2).
Literatürü didik didik etmişler, sindirim hastalıklarının büyük çoğunluğunda probiyotiği destekleyecek yeterli kanıt bulamamışlar. Dernek söylüyor bunu, ben değil.
Ha bir de şu var bakın:
Sağlıklı yetişkinlerde bu takviyeler bağırsak mikrobiyotasını gerçekten değiştiriyor mu?
European Journal of Clinical Nutrition'da 1990-2017 arası 45 çalışmayı tarayan derleme ne diyor biliyor musunuz? "Sonuçlar büyük ölçüde tutarsız" (3).
Bir çalışmada etki var, diğerinde yok. Suş farklı, doz farklı, metodoloji zayıf.
Genome Medicine'deki sistematik derleme daha da acımasız:
Probiyotik takviyesi sağlıklı yetişkinlerin fekal mikrobiyota kompozisyonunda tutarlı bir değişiklik yaratmıyor (4).
Yani o milyarlarca bakterili kapsülü yuttunuz, bağırsakta kalıcı iz bırakıp bırakmadığı bile belirsiz.
Gelelim güvenlik meselesine. FDA 2023'te uyarı yayınladı: Prematüre bebeklere verilen probiyotikler enfeksiyon ve ölümcül hastalıklara yol açabiliyor; bir bebek ölümü, yirmiden fazla advers olay (5). Yetişkinlerde risk daha düşük ama zararsız varsayımı sorgulanmaya değer.
İşin püf noktası şu:
Probiyotikler ilaç olarak düzenlenmiyor. Etkinlik veya güvenlik kanıtı sunmadan satılabiliyor.
Bağırsak mikrobiyotanızı desteklemek mi istiyorsunuz? Kanıta dayalı yol sıkıcı ama işe yarıyor:
Lif açısından zengin, çeşitli bitki bazlı beslenme. Fermente gıdalar (Yoğurt, kefir, turşu.)
Yeterli uyku, stres yönetimi.
Kapsül ile satılmıyor bunlar, biliyorum. Ama arkalarında gerçek kanıt var.
Kaynaklar:
1-Grand View Research. Probiotics Market Size Report, 2024-2030.
2-Su GL, et al. Gastroenterology. 2020;159(2):697-705.
3-Khalesi S, et al. Eur J Clin Nutr. 2019;73:24-37.
4-Kristensen NB, et al. Genome Med. 2016;8:52.
5-FDA. Warning Regarding Use of Probiotics in Preterm Infants. Sept 29, 2023.
Bu paylaşım çok önemli bir yere dokunuyor ve bence ibre sadece B Teorisinden yana değil, çok daha derinde bir şeyi işaret ediyor.
Şöyle düşünelim:
Biz zamanı "akış" olarak deneyimliyoruz.
Geçmiş gitti, şimdi var, gelecek henüz yok.
Bu, bizim perspektifimiz.
Ancak bu akış aslında, yapının kendisinde yok sadece bizim bakışımızda var.
Peki bu ne anlama geliyor?
Biz yapının içindeyiz.
İçeriden baktığımızda zaman akıyor gibi görünüyor.
Tıpkı trende oturan birinin ağaçların hareket ettiğini sanması gibi. Ama trenin dışından bakan için ağaçlar sabit, hareket eden tren.
Belki zamanın akışı da öyle; biz hareket ediyoruz, zaman değil.
Blok Evren modelinde geçmiş, şimdi ve gelecek eşit derecede gerçek.
Peki bu bloğa "dışarıdan" bakabilen bir perspektif var mı?
Biz bakamıyoruz, çünkü bloğun içindeyiz.
Ama bloğun tamamını "şimdi" olarak gören bir bakış açısı varsa, o bakış açısı için "önce" ve "sonra" yok.
Her şey ebedi bir şimdide.
Boethius buna "Nunc Stans" diyordu; durağan şimdi, ebedi an.
Tanrı'nın zamanla ilişkisi buydu ona göre:
Tanrı zamanın içinde akmıyor, zamanın tamamını tek bir anda görüyor.
Geçmiş O'nun için "gitmiş" değil, gelecek "henüz olmamış" değil; ikisi de O'nun bakışında eşit derecede mevcut.
Ve Kur'an'daki "Kün Fe Yekün" tam olarak bu.
"Der" ve "olur" arasında bizim için zaman var.
Ama O'nun için?
Belki "demek" ve "olmak" aynı an.
Belki emir ve sonuç, bizim zamansal kategorilerimizin dışında, tek bir noktada birleşiyor.
Bu, "Tanrı'yı kim yarattı?" sorusunu da başka bir yerden vuruyor.
Soru "önce" kavramını varsayıyor, Tanrı'dan önce ne vardı?
Ama eğer Tanrı zamanın içinde değilse, "önce" kavramı ona uygulanamaz.
Blok Evrene "bu bloktan önce ne vardı?" diye sormak gibi. Anlamsız, çünkü "önce" bloğun içindeki bir kavram.
Biz zamanın içindeki varlıklarız; zamanı akış olarak deneyimliyoruz, "önce" ve "sonra" ile düşünüyoruz.
Bu bizim sınırımız.
Ama sınırımızı evrenin yapısı sanmak, balığın "her şey ıslaktır" demesi gibi.
Belki yapı farklı ve biz sadece içeriden bakmanın getirdiği illüzyonu yaşıyoruz.
B Teorisi doğruysa, ki fizik ve felsefe oraya işaret ediyor; o zaman "yaratma" kavramını da yeniden düşünmek gerekiyor.
Yaratma zamansal bir olay değil belki.
Belki ontolojik bir bağımlılık.
Bloğun varlığının bir kaynağa bağımlı olması, ama bu bağımlılık "önce-sonra" ilişkisi değil, yapısal bir ilişki. Dalganın okyanusa bağımlılığı gibi.
Dalga okyanusun "sonrasında" gelmiyor, okyanus varken dalga var.
Bu bakışta Tanrı bloğu "önce" yaratmıyor.
Bloğun varlığını mümkün kılıyor, bloğun her noktasında eşit derecede mevcut.
Zamanın başında değil, zamanın tamamında.
Burada biz, bloğun içindeki perspektifimizle, bunu "akış" ve "yaratılış anı" olarak deneyimliyoruz; ama bu bizim bakışımızın sınırı, yapının kendisi değil.
Bu konularda birkaç önemli olgusal düzeltme yapmam gerekiyor.
"İnsanın dışarıdan monte edildiği" iddiasıyla başlayayım: fosil kayıtları tam tersini gösteriyor. Afrika'da 7 milyon yıl öncesine uzanan Sahelanthropus tchadensis'ten başlayarak, Australopithecus afarensis (3.2 milyon yıl, ünlü "Lucy"), Homo habilis (2.4 milyon yıl), Homo erectus (1.9 milyon yıl), Homo heidelbergensis (700 bin yıl) ve nihayet Homo sapiens'e (300 bin yıl) uzanan kesintisiz bir geçiş serisi var.
Bu ara formların her biri kendi anatomik özellikleriyle belgelenmiş: beyin hacminin kademeli artışı, dik yürüyüşün gelişimi, el anatomisinin alet kullanımına uyumu.
Eğer insan "birden" dünyaya yerleştirilseydi, bu ara formların hiçbirini bulmamamız gerekirdi, oysa Afrika'dan Gürcistan'a, Endonezya'dan İspanya'ya binlerce fosil bu kademeli dönüşümü belgeliyor.
Bir yaratıcının varlığını kabul eden biri bile bu sürecin yaratıcının tercih ettiği yöntem olabileceğini düşünebilir; yani teizm ile evrimsel süreç birbirini dışlamıyor. Ama "ani monte" senaryosu fosil kanıtlarıyla doğrudan çelişiyor.
Neandertal konuşması meselesiyle devam edeyim: aslında Neandertallerin konuşamadığını bilmiyoruz demek yerine, konuşabildiklerine dair güçlü kanıtlar var demek daha doğru olur. FOXP2 geni (dil gelişimiyle ilişkili kritik gen) Neandertallerde de bulundu ve bizimkiyle neredeyse aynı (1).
Hyoid kemikleri (konuşma için gerekli anatomi) modern insanlarla uyumlu. Ayrıca Homo sapiens "birden" konuşmaya başlamadı; dil kapasitesi yüz binlerce yıllık bir evrimsel sürecin ürünü. Neandertallerin "ortadan kaldırılması" da basit bir savaş hikayesi değil: on binlerce yıl süren bir asimilasyon, rekabet ve muhtemelen iklim değişikliği kombinasyonu söz konusu.
Bugün Avrupa kökenli insanların genomunda %1-4 Neandertal DNA'sı taşıması, iki türün çiftleştiğini ve Neandertallerin tamamen yok olmadığını, kısmen bizimle kaynaştığını gösteriyor (2). Ha bir de Neandertal'lar bizden uzun demişsiniz, aksine bizden oldukça kısalar.
Sümer tabletleri ve Zecharia Sitchin yorumlarına gelince: Sitchin'in "Anunnaki DNA mühendisliği" iddiası akademik Sümeroloji tarafından kabul görmüyor.
Asıl Sümerologlar (örneğin Samuel Noah Kramer, Thorkild Jacobsen, William Hallo) tabletleri çok farklı okuyor. "Anunnaki" kelimesi "prenslerin (Anu'nun) tohumu" anlamına geliyor ve Sümer panteonundaki tanrıları ifade ediyor, uzaylıları değil (3).
Sitchin'in çevirileri Sümeroloji topluluğu tarafından "yaratıcı kurgu" olarak değerlendiriliyor çünkü çivi yazısı gramerini tutarlı şekilde yanlış uyguluyor.
Kramer'i okuduğunuzu söylüyorsunuz, Kramer'in kendisi Sitchin yorumlarını hiçbir zaman desteklemedi, tam tersine, tabletlerin mitolojik ve alegorik karakterini vurguladı.
Barnabas İncili'ne gelince:
Bu metin 14-16. yüzyıl İtalyanca ve İspanyolca el yazmalarından biliniyor, Aramice veya Yunanca antik bir versiyonu yok.
Coğrafi hatalar (örneğin Nasıra'yı deniz kıyısında göstermesi), anakronizmler ve Dante'nin Cehennemi'nden alıntılar içeriyor (4).
Akademik konsensüs bunun Ortaçağ derlemesi olduğu yönünde.
Dini metinlerin "ruh üflemek" gibi ifadelerini DNA aktarımı olarak okumak hermenötik bir tercih, bilimsel bir zorunluluk değil.
Aynı metafor dünya genelinde birçok yaratılış mitinde var: Mısır'da Khnum'un çamurdan insan şekillendirmesi, Yunan'da Prometheus, Çin'de Nüwa. Bu evrensellik, insanların benzer bilinç sorularına benzer sembolik yanıtlar ürettiğini gösteriyor olabilir.
Cin konusundaki eleştirinize katılıyorum: ruhsal varlıkları suç mazeret olarak kullanmak hem teolojik hem de hukuki açıdan sorunlu.
Ama bundan "uzaylı teorisine çıkıyoruz" sonucu mantıksal olarak takip etmiyor.
Alternatif açıklama şu olabilir:
Antik insanlar anlamadıkları fenomenleri kendi kavramsal çerçeveleriyle açıkladılar ve bu açıklamalar kültürler arası benzerlikler gösteriyor çünkü insan bilişi evrensel örüntüler sergiliyor.
Kaynaklar:
1-Krause J, et al. The derived FOXP2 variant of modern humans was shared with Neandertals. Curr Biol. 2007;17(21):1908-1912.
2-Green RE, et al. A draft sequence of the Neandertal genome. Science. 2010;328(5979):710-722.
3-Black J, Green A. Gods, Demons and Symbols of Ancient Mesopotamia. British Museum Press. 1992.
4-Joosten J. The Gospel of Barnabas and the Diatessaron. Harvard Theological Review. 2002;95(1):73-96.