ZP İstanbul İl Başkan Yrd./Geçmiş D. Avcılar Belediye Başkan Adayı/Kentsel Dönüşüm Yüksek Mühendisi/İnşaat Proje Geliştirme ve Yatırım Yönetimi/İş İnsanı/
Ümit Özdağ ile birlikte Türk siyasetine yerleşen bazı şeyler:
-Mülteci sorunu
-Çözüm süreci karşıtlığı
-Türk temelli siyaset
-Muhalif Türk milliyetçiliği
-Yeni nesil Türk milliyetçiliği
Bugün Silivri Cezaevi'nde 148 gün tutuklu kaldıktan sonra, 2 yıl 4 ay ceza aldıktan sonra serbest kaldığım günün yıl dönümü.
Ne için tutuklanmıştım; Kayseri'de Suriyeli bir çocuk tecavüzcüsü yüzünden çıkan olayları kışkırtmak suçundan(!)
Yıllardan beridir sığınmacı ve kaçakların vatanlarına gönderilmesini istediğimiz için ırkçılıkla, Arap düşmanı olmakla suçlandık. Türk Milleti'ne "Bu insanlar savaş bitince dönecekler" yalanını söylediler.
Şimdi ise Şam Büyükelçisi, Suriyelilere vatandaşlık vererek, Türk Milleti'ne entegrasyon sürecinin başladığını söyledi.
https://t.co/UNKtLmnmvt
Garantör devletler dışında devletlerin askerlerini adaya sokmak, 1959-60 Kıbrıs Cumhuriyeti Kurucu Antlaşmalarına aykırıdır. Kıbrıs C.’i, uluslararası anlaşmayla kurulmuş bir devlettir ve şimdi Rumlar bu temeli,yani ortak devleti ortadan kaldırıyor.
Ümit Özdağ:
“Bu akşam Ortaköy’den Beşiktaş’a belediye otobüsüyle geçtik.
Beşiktaş Çarşı'da sevgili gençler etrafımızı sardı fotoğraf çektirdiler.
Teşekkürler sevgili gençler...”
Bir çağı kapatıp yeni bir çağı başlatan, dünya tarihinin akışını değiştiren o kutlu zaferin yıl dönümündeyiz.
Başta büyük Türk hakanı Fatih Sultan Mehmet Han olmak üzere, İstanbul’u bize ebedi Türk yurdu kılan şanlı ecdadımızı ve aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
“Hem uyandırmak hem korkutmak için söylüyorum.”
Ümit Özdağ ile Emin Çapa arasında geçen dikkat çekici ‘Yunanistan’ ve ‘İç Savaş’ sohbeti:
🗣️ Emin Çapa: “Türkiye iç savaşa gider diye bir yorumunuz vardı.
👉 Ümit Özdağ: “Şartlar oluşursa tabi”
🗣️ Emin Çapa: “Bu siyasi bir uyarı mı yoksa bilginiz dahilinde bir şey mi? Bir şeyler biliyor musunuz?”
👉 Ümit Özdağ: “Şimdi bakın, burada elbette bir şeyler bilirsiniz ama bu bildiklerinizi birleştirdiğinizde tam resmin projeksiyonunu yaparsınız, yol haritasını çıkarırsınız.
Benim ‘İstihbarat Teorisi’ diye bir kitabım var.
Bu kitabın bir bölümünde de bir ülkede nasıl inceleme yapılır, nasıl iç savaş çıkartılır, nasıl ülke karıştırılır, bunlar anlatılıyor.
Ben bunu doktora derslerinde öğrencilere ödev olarak veriyordum.
Diyordum ki: ‘Sen Yunanistan’da iç savaş çıkardın. Sen başka bir yerde iç savaş çıkar.’
Neden? Çünkü bunu yapabilmek için o ülkenin tarihini bilmeniz lazım.
Siyasi yapısını bilmeniz lazım. Anayasasını bilmeniz lazım. Etnik grupların durumunu ve aralarındaki ilişkileri bilmeniz lazım.
Ekonomisindeki zaafları bilmeniz lazım.
Aslında ben böyle bir soru sorarak öğrencilerin bütün bunları öğrenmesini ve tahlil yapmasını sağlıyordum.
Şimdi Türkiye’ye yönelik de bunun adım adım uygulandığını görüyorum. Bu adımlar atılıyor ve biz çok ağır darbeler aldık.
Anadolu coğrafyası bir Bermuda Şeytan Üçgeni gibidir. Bermuda Şeytan Üçgeni’nde gemiler ve uçaklar kaybolur.
Anadolu ise tarihin en zor coğrafyasıdır. Eski dünya dediğimiz Asya, Avrupa ve Afrika’nın tam ortasında, geçiş noktasında yer alır. Bu coğrafyada güçsüzseniz yok olursunuz.
🗣️ İzzet Çapa: “Korkalım mı? Siz bizi uyandırmak için mi söylüyorsunuz yoksa korkutmak için mi?”
👉 Ümit Özdağ: “Hem uyandırmak hem korkutmak için söylüyorum. Çünkü korkmadan uyanamayız.
Buradaki korku, paniğe kapılmak değil. Buradaki korku, dikkatli olmak demek. Çünkü bizim coğrafyamız Portekiz coğrafyası değil. Portekiz coğrafyasında yaşarsanız bu kadar alert olmanıza ihtiyaç olmayabilir. Ama Anadolu’da dikkatli olmak zorundasınız.
Vatandaşlarımız yazın nereye gidiyor? Yunan adalarına gidiyor. Neden? Balık daha ucuz, kalamar daha ucuz diye.
Halbuki o gittiğimiz Yunan adaları, aynı zamanda Türkiye’ye yönelik bir saldırı için hazırlanıyor.
🗣️ İzzet Çapa: “Kesin bilgi mi? Ben yeni Yunanistan’daydım iş için. Yunanlıların Türklerle hiçbir derdi yok.”
👉 Ümit Özdağ: “Bence de yok. Yani bireysel olarak Yunan vatandaşlarının Türklerle hiçbir derdi yok. Aslında birbirimize çok yakınız. Çok rahat anlaşırız. Zaten 400-500 sene birlikte yaşadık.
Yunan da kötü değil. Hatta yurt dışında biriyle arkadaş olmayı tercih edecekseniz, Yunanlıyla daha kolay arkadaş olursunuz. Ama üç Yunanlı bir araya geldiğinde sorun başlar, siz tek Türkseniz.
Neden? Çünkü kendi aralarında size laf sokma yarışına girerler.
Ama mesele başka. O adalarda Amerika’nın üs kurması… Yunanistan’ın Ege’de 12 mile çıkarma iddiaları… Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta yapılan çalışmalar…
Kıbrıs Rum Kesimi’nde İsrail, Fransız ve İngiliz desteğiyle, Amerika’nın da silah vermesiyle Türkiye’ye yönelik hazırlıklar…
Bunların hepsini dikkatle incelememiz lazım.”
🔵KKTC'de çantasındaki embriyolar ile yakalanan 24 yaşındaki İsrailli keko bu işte. Genlere duyarlı hastalıklar yapıyor İsrail. Bazıları hala evine @MyHeritage kiti alıp İsrail'e DNA göndererek birbirine daha fazla Türküm demek için İsrail'in laboratuvar faresi olmaya devam etsin
Binbaşı Cem Ersever bundan 30 sene önce kaçırıldı ve şehit edildi. Kahraman bir subaydı. TED Ankara Koleji’ni bitirmişti. İstediği üniversitede okuyabilirdi. Harp Okulunu tercih etti. Jandarma subayı oldu. Terörle mücadelenin doğasını en iyi anlayanlardan birisiydi: Tanıdığım en mükemmel subaylardan birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Terörle mücadelenin daha hızlı, sert ve kararlı yapılması gerektiğini savunuyordu. Komuta kademesi ile bu konuda anlaşamayınca bıraktı. Gerisini bilenler biliyor. Ortadan kaybolmadan bir gün önce en son benimle görüşmüştü. Kendisini terörle ilgili bir panelde konuşmaya davet ettim. Gelirim dedi. Ertesi gün arkadaşları aradı. “ En son sizinle görüşmüş. Cem komutanımıza ulaşamıyoruz” dediler. 2 gün sonra cenazesi bulundu. Allah rahmet eylesin.
Ümit Özdağ, ölmeden görmek istediği şeyleri sıraladı:
• İstanbul Havalimanı’nın tekrar Atatürk Havalimanı olduğunu.
• Kuleli Lisesi’nin açıldığını.
• Deniz Kisesi’nin açıldığını.
• GATA’nın açıldığını.
• Suriyeli ve Afganların döndüğünü.
• Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulduğunu.
• Öğrencilerin tek kişilik odalarda kaldığını.
• Bursla zorlanmadan 1 ayı geçirebildiklerini.
• Tiyatro ve sinemaya gidebildiklerini.
33 yıl önce 33 Şehit!
Bugün 24 Mayıs...
Bugün 33 “SİLAHSIZ” Mehmetçik’in şehit edilmesinin 33’üncü yıldönümü…
O gün şehit edilen 33 silahsız masumun bedeninde tam 1547 kurşun deliği çıktı.
Tam 1547 kurşun deliği!
Her silahsız masum bedenle ortalama 47 hain kurşun.
Anlaşılıyordu ki…
Askerlerimizi şehit ettikleri anlarda ve hatta aziz ruhlarını teslim ettikten sonra bile; kudurmuş, gözü dönmüş bir hırsla, hınçla, kinle, zevkle şehitlerimizi vurmaya devam etmişlerdi.
Bu nasıl bir kin, nasıl bir nefret, nasıl bir şehvetti?
Türk Tarihi, Türk Milleti, Türk Askeri, hele ki dağlarda ve çöllerde kanını dökmüş, canını ortaya koymuş olanlar bu ihaneti hiçbir zaman unutmayacak.
&&&
Bilinçli olan herkes ‘akan bu kan dursun’ ister.
Ama!
Bu millet, bu devlet, bu asker, özellikle kanı akmış ve canını ortaya koymuş olanlar ve onların geride kalanları; bunun gerçeğe, tarihe, milletin, devletin, ordunun ve vatanın; şanına, onuruna, namusuna ve ahde vefasına uygun olarak yapılmasını da ister.
Çünkü ihanetle ve hainlerle yaptığımız bu mücadele; öncelikle bir ahlak, bir onur, bir inanç ve gidip de dönmeyenler için yapılan bir vefa mücadelesidir.
&&&
Bu millet kavruktur, başa bağlıdır, mülayimdir, suskundur, ama onurludur, namusludur, uyur gibi görünür, ama uyanıktır.
Yapılan her şeyi görür.
Ve onuruna, namusuna, vefasına, acı gerçeğine uymayanlarla günü gelir yüzleşir.
Hakk’ın ve Hakk’a gidenlerinin emanetine mutlaka sahip çıkar.
&&&
33 silahsız silah arkadaşımız şehit edildikten sonra verdiğimiz onur mücadelesi:
Okuyun lütfen ve askerinizin mücadelesini hiç unutmayın.
Ve unutturmayın.
Gelecek nesillere aktarmaya çalışın.
En çok onların ihtiyacı var çünkü.
&&&
PKK, 1992 yılının sonlarına doğru o kadar azmıştı ki!
“Biz Türk Askerini Kuzey Irak’a sokmayız” diyorlardı.
Girdik.
Dağları dar ettik onlara.
Gömdük resmen.
Sonra ‘bugün olduğuna benzer bir şekilde’; “Biz ATEŞKES ilan ediyoruz” dediler. Irak’ın derinliklerine, dağların kuytuluklarına saklandılar.
Ta ki 24 Mayıs 1993’e kadar.
24 Mayıs’ta silahsız Mehmetçiklerin karşısına silahlarıyla çıkmaya cesaret buldular.
Yer: “Bingöl-Elazığ yolu Çevrimpınar-Mendo deresi mevkii...
O gün 33 silahsız Mehmetçik’i, 3 öğretmeni ve iki sivili hunharca katlettiler.
33 silahsız Mehmetçik’in naaşları üzerinde 1547 mermi deliği tespit edilebildi.
Etraflarında 1570 boş kovan bulunabildi.
Sonra?
Sonrası yoktu ya bu işin.
Bir şey vardı.
Bir intikam!
EYLÜL DAĞI SARIM ÇAYI VADİSİ
33 Mehmetçik’in Elazığ-Bingöl Yolunda Katledilmelerinden
10-12 Gün Sonra, Solhan
Kapıştıkları; 33 silahsız askerimizi şehit eden gruptu…
Nasıl olduğu; hikmeti, sırrı bilinmez, denk gelivermişti işte… Aylardan beri dağda bayırda dolaşıp duruyorlardı ya, bir tek teröristle bile çatışmaya girememişlerdi. Belki bitmez tükenmez uğraşların bir semeresi, belki adı bilinmez bir başka neden, bu katliamın hemen sonrasında bir temasa dönüşüvermişti. Ve karşı karşıya kaldıkları çatışma öyle sıradan bir çatışmaya hiç benzemiyordu.
Sıkıydı bu iş, daha ilk anlarından itibaren…
Komandolar daha bilmiyorlardı ya…
Kapıştıkları, 33 silahsız askerimizi şehit eden gruptu…
Daha adı bile belli olmayan bir nasipti bu…
İşte timlerin bu yayılması sırasında alındı ilk görüntü…
Uçarbirlik harekâtının bu en hassas anında, bölükler, bölüklerin timleri hemen açıldılar, yayıldılar, dağıldılar ve mevzilendiler. Hemen sonra da yürüyüşe geçtiler.
Her biri ayrı ayrı yönlere gidiyordu.
Kayhan Üsteğmenin bölüğü, kuzeye; Sarım çayı akışının tersine kanyondaki köprüye doğru, Bozoğlu Üsteğmen’in bölüğü Sarım çayı akışına; güneydoğuya, Yusuf Yüzbaşı’nın bölüğü de, güneybatıya ve batıya doğru kanatlarını açtı.
Artık bütün timler temas sağlamak ve keşif maksadıyla araziyi arayacaklardı.
İşte timlerin bu yayılması sırasında alındı ilk görüntü…
Kayhan Üsteğmen’in bölüğü, Sarım çayının üstündeki köprünün yakınlarındaki kayalıklarda ve kanyonun duvarlarında 20-25 kişilik bir grubu tespit etti.
Mesafe 400-450 metre civarındaydı.
Verilen rapora, tek cümlelik bir emirle karşılık verdi Erdinç Binbaşı…
“Dalın…”
“Dalışla…” ifade edilen bu hareket tarzı, sadece teröristler üzerine yapılacak bir hücumu değil arazi ve arazi örtüsüne karşı yapılacak bir hamleyi de ifade ediyordu.
Ve Kayhan Üsteğmen’in açılmış, yayılmış beş timi, bodur meşelerle, sidikli meşelerden oluşan sık koruluğa bir gergedan sürüsü gibi daldı. Erdinç Binbaşı yapılan bu dalışı aynen böyle anlatıyordu.
Bu teşbihte hata yok… Gerçekten de o ormanın içi, asker geçtikten sonra bile dalgalanmaya devam etti. Mehmetçik, ağaç demeden, dal budak demeden, önüne geleni çiğniyor, ağaçların dalları bu hışmın önünde yatıp yatıp kalkıyordu.
Beş tim öte yandan çıkmaya başladığında bile, dalgalanmaya devam ediyordu orman…
Ve bunun ardından dalgalanmaya başladı teröristler…
Tamı tamına gırtlak gırtlağa bir çatışma yaşandı, köprü yakınlarındaki kayalıklarda ve kanyonun duvarlarında…
Ve kanla yapılan bir kapışmaydı sonrası…
Çatışma, helikopter zindeliğinde apansız çıkmıştı ya, aylardır sürdükleri mücadelenin hırpalayıcı etkisi, bedenlerine, giysilerine ve silahlarına fazlasıyla abanmıştı. Çok belliydi bu… Ama can da tatlıydı. Ve gütmüştü kendini… Dürtmüştü yaşamak, yaşamın kıyısına gelenleri… Mermilerin çatırdadığı ilk anlarda, kendi içinde tezatları barındıran bezgin, bedbin bedenlerini, yerlere atmışlardı. Bu atış anında, hezeyanlarıyla kaygıları boğazlarındaki hırıltılarla bütünleşiyordu. Ve bu garip bir şekilde mermiden çok etkilenmeyenlerin; yani başta başka yerlerde olanların; Bozoğlu ve Özer Üsteğmen timlerinin yaşadığı çatışma lüksüydü, aslında…
Çatışmaya girenler için bir kere, durum çok daha başkaydı. Bu yaşayış çok mayhoştu bir kere… Onların ki; canı burnuna dayanmış bir hevesin olgun gözüken çürümüş meyveleri gibiydi, mermiyi yedikleri o anlarda… Ham muşmula yemiş gibiydiler hatta… Hatta asıl kendileri muşmula gibiydi.
Nasıl olmasınlar ki?
İlk görüntüyü kendileri almış olmalarına rağmen, ilk ateşi yiyen gene kendileri olmuştu.
Çoğu kere böyle olurdu ya… Yine de ilk ateşi yedikten sonra, önce ateşe dolanmış, sonra da ateşi açanlara dadanmışlardı. Ve bu dadanış yapılan manevrayla bütünleşmişti. Ve bu bir “öpüşün” habercisi olacaktı.
“Eyvah(!)” etmişti, Özer Üsteğmen çatışmanın başlangıcında… “Sobelendi bizimkiler…”
Yaşadığı kaygı, aynen bu kelimeyle içinde düğüm olmuş, bu kelimeyle de hırıltılar içinde boğazından dökülmüştü.
Zaten çatışmanın ilk anlarında, düşünülüyor mu, konuşuluyor mu, yaşanıyor mu, çok belli olmazdı.
Ölümdendi bu…
Kaygıdan…
Buna rağmen korktuğu ya da olmasını hiç istemediği acıyla karşılaşmamıştı bir türlü! Okuyamamıştı ilk anı… Tedirginlik içinde, telsizden kötü bir haber beklemiş, “Vukuat yok…” tekmilini duyunca, dingin bir edayla delicesine sevinmişti.
Ve çok uzamamıştı çatışma…
Kan çekmişti Kayhan Üsteğmen’in beş timini…
Ve kanla yapılan bir kapışmaydı sonrası…
İlk ateşi açanlar teröristler olduğu halde, ‘açılmış ve yayılmış’ Mehmetlere çok bir şey yapamamışlardı. Tabii bunda terörcüklerden birinin panikleyip, zamanından önce ateş açmasının etkisi vardı ya, çatışma başlayınca hiç kimsenin bunu düşünecek haceti olmamıştı.
Sonrası?
Sonrası bilindiği üzereydi. Kayhan Üsteğmen’in teoride ifadesi çok kolay, ancak uygulamada acayip zor, doğrudan komutanlık sanatıyla ve liderlikle ilgili olan icraatı, sonucu çok çabuk ve kolay(!) getirmişti. Hoş, aslında temel bir dağ taktiği uygulamışlardı… “SÜRATLİ, ŞİDDETLİ, CÜRETLİ…” bir taarruz yapmışlardı. Meşe ormanının içine deli gibi dalmışlar, öte yandan vurup çıkmışlardı.
Zaten bunun nasıl yapılacağını kendi aralarında da sıkça konuşurlar, ölüme ve öldürmeye denk gelen bu anların inceliklerini, asıl ruhlarında çözmeye gayret ederlerdi. Çatışmanın, çatışmaların düğümünü çözecek ipucunun, sırları, hikmetleri, inanışları bu yapılanlarda beden bulurdu.
Sonrası, teröristlere ait bir kaçıştı… Daha doğrusu kıçına nışadır sürülmüş beygir gibi tabanları yağlamaktı. Ölüm kalım anlarına denk gelen ummadıkları bu tokuşmada, sıkıyı görünce, tüymenin yoluna bakmışlardı.
“Boru değil karşılarındaki…” diyordu Özer, kendi kendine… “O boru değil, Kayhan Üsteğmen…”
Gerçekten hiç duraksamamıştı Kayhan Üsteğmen… Ateş altında kalanlardan, karşı tarafın ateşlerini boğmaya kararlı bir ateş üssü oluşturmuş, üç timiyle birden sıkı bir manevraya girişmişti.
Kaçmışlardı sonra kaçmasına ya, yedi ölü teröristi kaçıramamışlardı.
Zaten buydu ilk günün bilânçosu… Ve bu sadece bilinendi. Çünkü kan bulmuşlardı pek çok yerde, bir de sürükleme izleri…
Yedi teröristin cansız ele geçirilmesinden sonra, kaçanların ve kaçırılanların peşine düşülmüştü şimdi de…
“Ben demedim mi size o askere bulaşmayın diye…”
Artık başladıkları operasyonun ikinci günündeydiler. Ve dün yaşananlar nedeniyle fazlasıyla yorulmuşlardı. Helikopterle gelmiş olmak falan fayda etmemişti yaşadıkları mücadeleye, dahası mücadele ettikleri araziye… Çatışmadan sonra, içi boşalmış çuvala dönmüşlerdi. Aylardır bedenlerinde ve ruhlarında biriken enerji, gerilme ve güç, çatışmanın neden olduğu boşalmayla, sanki bacaklarından akıp gitmişti. Bu hallerine kendileri bile şaşırmışlardı. Abartısız, kollarını bile kaldıramıyorlardı. Böyle olunca birkaç saatliğine duralamışlar, ardından da süreğe devam etmişlerdi. Bu koskoca bir gün sürmüş, böyle olunca, helikopterle gelmiş olmanın acısı fazlasıyla çıkmıştı. Ve mücadele, gece araziye atılan pusularla, uyumadan devam etmişti. Sabah olunca da gerginliklerine tekrar kavuşmuşlardı. Hoş, enerji ve güç için aynı şey söylenemezdi ya, dağlarda iş çıkarmak için geçer akçe gerginlikti. Gerginlik, binicisinin binitini dürttüğü sopa gibi, mahmuz gibi insanı dürtüp durur, kamçı gibi şaklar dururdu tepesinde, etini değil ciğerini, yüreğini acıtırdı. Gerginlik, yapmak istemeseniz dahi yapılacakları yaptırmak için fazlasıyla güderdi insanı… Hele ki çatışma demlerinde…
Sabah ayazının çiğ ıslaklığında kendilerine gelmeye çalıştılar. Dün eksik kalan işe bugün devam edeceklerdi. Arazideydiler, çatışma alanının tam göbeğindeydiler, pusularla geceyi, dağı, zamanı ve teröristleri beklemişlerdi. Bu dağlara özgü, bir çember harekâtıydı da… Belirsizliğin neden olduğu güven kaybında, teröristlerin bölgeyi terk etmelerine engel olmak istemişlerdi.
Zor ve zorbalığıyla geçen gece artık, sabahın çiğ aydınlığında, soğuktan üşümüş bedenlerde, kan çanağına dönmüş gözlerde, kendini alay edercesine belli ediyordu.
Komandolar ise gecenin soğuğunu, sabahın serin aydınlığında terleyerek unutmayı pek severlerdi. Çoktan alışmışlardı uykusuzluklara… Göreve böyle devam edeceklerdi. Ne yapsınlar, çileliydi bu iş… Komandoluklarını dağa taşa ve geleceğe gerçek anlamıyla yazmak, ancak böyle anlarda ürettikleri fedakârlıklarla, akılla ve cesaretle mümkün olabiliyordu.
Onlar Komando Tugayının askeriydiler. Bolu Komando Tugayının… Hani şu, terör başlayalı beri, teröristlerin başına bela olan Tugay… Dağları; “Dağlar bizimdir(!)” diyenlere dar eden, bununla da yetinmeyip Gabar’a, Ciraf’a, Herekol’a, Cudi’ye, Kaval Dağı’na, Kel Mehmet’e, Mehmet Yusuf’a baş eğdiren Tugay… Bilen bilirdi zaten; “Bolu Komandonun…” kim olduğunu… Yıllardan beri nasıl mücadele ettiğini… Asker, korucu, vatandaş, terörist ve peşmerge arasında da “Bolu Komando” diye bilinirlerdi zaten… Gelmeleri de, gitmeleri de, dağa çıkmaları da olay olur, her nereye varmışlarsa, kokularını da oraya taşırlardı. Onlar Bolu Komandoydu. Dağları acı ile oyalar, onuru gergefle işlerlerdi. Sızmalarıyla, çatışmalarıyla, yüz ağartıcılıklarıyla, teröristlere okudukları meydanla ve asıl; yaptıkları mücadelenin hakkını vermeleriyle bilinirlerdi.
Zaten o yüzden teröristler, ısrarla bu askerlerden uzak dururlardı. Hatta bir keresinde, teröristler arazinin pisliğinden ve askerin yorgunluğundan yararlanıp bu komandolara pusu-taciz karışık bir eylem yapmaya kalkınca, başlarına iyi bir bela almış, sonra da (sözde) bölge liderinden iyi bir fırça yemişlerdi.
Bölge lideri; “Ben demedim mi size o askere bulaşmayın diye… Onlarda şeytana bile eyvallah yoktur, diye…” demiş durmuştu.
Kırktan fazla ayak izi tespit etmişlerdi.
Yukarıda, Eylül dağı üzerinde oturup bir plan yapmışlardı.
Bu plan, çıkacak çatışmanın planıydı…
Kırktan fazla ayak izi tespit etmişlerdi. Kırk çiftten fazla ayak izi… Sadece bu kadarı bile yüreklerini kabartmaya yetmişti. Ayak izleri yüreklerine ateş gibi düşmüştü. Hırs vardı şimdi o yüreklerde… Endişe, coşku, heyecan, korku hatta… Çatışma öncesindeki demlerde, karmakarışık olurdu duygular zaten… Aynen çatışma gibi… Yalnız çatışmanın kendisi karışık olurdu, duyguları değil… Çatışmada duygular, öyle bir netleşirdi ki… Ama yukarıda plan yaparken bunun tam tersiydi… Ve onlar çatışmanın karmaşasında, benliklerinde karmaşa yaşamamak için, ruhlarının ve taktiklerinin planını yapmışlardı. Bir de hazırlık… Ve bu hazırlığın merkezinde, taşımak istedikleri, ama çoğu zaman ağırlığı yüzünden taşıyamadıkları çelik yelekler vardı.
Çatışmanın devam edeceğini sezen Erdinç Binbaşı çelik yelek istemişti yukarıdan… Helikopterle gelen o çelik yelekler şimdi askerlerin üzerindeydi. Özellikle de vadiye dalacak timlerin uca memur Mehmetçik’lerinin üzerinde…
Vadinin öteleri yukarıdan çok daha rahat gözüküyordu. Özer Üsteğmen orada, arazinin kıvrımlarını, kuytuluklarını, nirengi noktalarını, velhasıl görebildiği bütün kıvrımlara bakıp durmuş, hafızasına yazmaya çalışmıştı. Gergindi fazlasıyla… Kasılmıştı sinirleri… Sonra oradan ayrılıp, dağdan aşağı doğru sallanmış, ta çayın dibine kadar gelmişti. Ve çayın hemen kenarındaki yeni yeni ayak izlerini, ilk defa orada görmüştü.
Kendisine koldaşlık eden korucuyla, heyecanla incelemeye durmuşlardı. Önce karar verememişlerdi, ayak izlerinin ne tarafa doğru gittiğine… Daha doğrusu karar vermek istememişlerdi. Bu işin içinde, teröristler tarafından aldatılıp tufaya gelmek de vardı. Muhakemesi “Çayın akış yönüne gittiler…” dese de, ters tarafa yürüdü biraz… Ta vadinin kıvrım yaptığı, dünkü çatışmanın yaşandığı yerin yakınlarına kadar… Korucu da peşine takılmıştı.
Sonra durdular… Aldatmayla, aldatmanın hesabında dikilip durdular dakikalarca…
Burada fazla oyalanmamalıydılar. İşte bu yüzden apansız dönmeye başladılar geriye… Hiç de konuşmadılar korucuyla… Sadece birbirlerine bakıp, gözleriyle anlaşarak ters tarafa gittikleri konusunda hemfikir oldular.
Sonra da hızlı hızlı geldikleri yere, timlerin tertip aldıkları yamaçlara yürüdüler.
Soluk soluğa kalmışlardı. Yine de hiç durmadılar ve tez zamanda timlere kavuştular.
“Dikkatli olun… Bekliyor it oğlu itler…”
Artık, bir yandan vesveseleri apansız gerçekleşiveren ‘takip harekâtı’ yapılmaya çalışılıyor, bir yandan arazi aranıyor, bir yandan da dünkü çatışmada diğer teröristler tarafından kaçırılan cesetlerle yaralılar bulunmaya çalışılıyordu. Bunun bir de dahası vardı. Bilinirdi dağlarda… Teröristler, çatışmada ölenlerini, askere bırakmayalım, “Ölü sayımız anlaşılmasın…” diye parçalara ayırırlardı. Yani kıtır kıtır keserlerdi ölülerini… Kesilmiş kollar, bacaklar, kafalar, bedenler işte!
İşte bir de bunlara bakıyorlardı bizimkiler…
Ve bunların hepsinden öte, yeni bir çatışmanın nasıl ve nerede çıkacağı, gerginlikler içinde merakla bekleniyordu.
Biliyordu komutanlar ve hissediyordu askerler…
Mehmetçikler çoğu kere durumu, komutanlarının davranışlarından anlarlardı. Ve bugün her komutan fazlasıyla sinirliydi. Kısık sesle, en az kelimeyi kullanarak emir veriyorlardı. Ve acayip haşindiler.
Zaten bu yüzden, iyi bir zılgıt yemişti Haberci Ahmet, komutanından… O sırada tık nefesti Özer Üsteğmen… Oysa Ahmet’in yediği herze, çokça yapmak zorunda kaldığı, sıradan hatalardan biriydi. Timler komutanı, Özer Üsteğmen’in habercisiydi. Komutanı çok kullandığı iki el telsizini taşır, ona da tugay çevriminin kurulduğu, üst bant telsizini emanet ederdi.
Tabur komutanı çağrı yaptığında yetiştirmekte zorlanmıştı telsizi… Ne yapsındı? Komutanı, bir yandan “Mesafeleri açın” diye, zılgıt üstüne zılgıt çekiyor, bir yandan da telsizi zamanında getirmeyince, bunun bir fazlasıyla onu azarlıyordu.
Koşmuştu, ama yine de… Sırtındaki 35 kilo yüke ve iki gündür süren operasyonun artık çekmeyen bacaklarına yüklediği dermansızlığa rağmen…
Tabur komutanı kısa ve kesin bir uyarıda bulunmuştu.
“410A, iş üstündeler… Bizden birilerini bekliyorlar… Benim muhakemem; bunların arpacığında sizler varsınız…”
“Anladım…” demişti komutanı da, kısa ve kesik… Ve hemen göz gezdirmişti, açılmış ve yayılmış olan üç time…
Derin bir vadi yatağının içindeydiler… Çökteydiler…
“Devam…” diyordu şimdi de komutanı telsizden; “..vam” hecesinin üstüne basa basa… Sonra da bir sürü emir düzdü bunun peşine… Ve bitirdi konuşmasını; “Bekliyorlar bizi…”
“Alındı…” diye karşılık verdi Mantar Astsubay…
“Anlaşıldı komutanım” diye yanıt verdi, Celalettin…
“Onları fazla bekletmeyelim komutanım…” diyerek, bitirimce konuştu Teğmen…
Bu konuşmanın ardından, gözleriyle araziyi taradı Özer… Çömezini, Teğmenini görmekti derdi… Severdi teğmeni… Hem de çok severdi. Dağdaki ilk günlerini görürdü onda… Bir de gençliğin en deli’kanlı’ günlerini dağda geçirmenin ne denli büyük bir fedakârlık olduğunu iyi bilirdi. Şehit düşen teğmenler geldi aklına… Sonra da kovmaya çalıştı, bu düşünceleri kafasından…
Teğmenini timini hat düzeninde tutmak için uğraştığı anlarda yakaladı gözleriyle… Uğraşıp duruyordu deli’kanlı’lığının heyecanıyla…
Tekrar telsizin mandalına bastı. Herkese söylüyordu ya, asıl teğmenine söyler gibiydi. “Dikkatli olun koçum…” dedi. “Dikkatli olun… Bekliyor it oğlu itler…”
Ve bu ikazı, özgüvenle, inanışla olduğu kadar, endişelerini de hissettirmeye çalışarak yaptı.
“Senin şu suyu ver de, biraz içelim Ahmet…”
Özer Üsteğmen tekrar kızdı habercisi Ahmet’e…
Nasıl kızmasındı… Telsizin geç gelmesi yetmemiş, komutanla konuşurken bataryası bittiği için telsiz ötüp durmuş, konuşulanı anlamakta fazlasıyla zorlanmıştı.
Hâlâ Ahmet’e söylenip duruyordu. Artık ağzına ne geldiyse, sayıp döktü. Rahatladı belki biraz…
Aslında çok severdi Ahmet’i… Hatta fazlasıyla severdi. Bilirdi elbet Ahmet’in mahzunluğunu…
Yine de sert bakışlarla, zamanında değiştirmediği bataryayı Ahmet’in elinden çekip aldı. Sonra da koynunu açtı Ahmet’in… Terli göğsüne yapışmış metal künyeyi çıkartıp, Ahmet’in boynuyla beraber kendine doğru çekti. Ve hâlâ Ahmet’in boynuna takılı o künyenin kenarıyla telsizin batarya kapağını açmaya çalıştı. Kolay değildi tabii bu… Bir elinde tüfek, telsiz ve batarya, diğerinde de telsizi açmak için tornavida niyetine kullandığı, hâlâ habercisinin boynuna takılı künyesi… Boyuna boynunu eğip duruyordu Ahmet ya, olmuyordu bir türlü… Komutanı künyeyi çekiştirip durdukça, Ahmet de boynunu uzatıyor, eğilip bükülüyor, velhasıl cebelleşip duruyordu.
“Komutanı telsizi kolay açsın” diye verdiği bu uğraş, sırtındaki çanta tam başından aşıp, onca ağırlığıyla komutanının üstüne yıkılmadan bir an önce, telsizin kapağı açılmayı kabul etti de, Allah’tan yeni bir vukuatın müsebbibi olmaktan kurtuldu.
Hoş, aslında bunu bilerek yapmıştı Özer… Hem severdi, hem de kızardı bilindiği üzere… Ondaki marazı bildiğinden, çoğu kere kızmak istemez, ama dağın sinirleri zıplatıp duran kendine özgü şartları, bunu unutmasına neden olurdu çoğu kere…
“Senin şu suyu ver de, biraz içelim Ahmet…”
İçine attığı bir neşeyle, suyu uzattı Ahmet…
“Ahmet iyi duymaz komutanım…”
Özer, habercisi Ahmet’le ilk, bir atış alanında karşılaşmıştı. Bolu’da kışladaydılar. Bolu’nun meşhur soğuğunda, Özer bölüğü atışa götürmüş, askerlerin atışları istediği gibi olmayınca da kafadan kudurmuştu. “Soğuk moğuk dinlemez mücadele…” diye, inanırdı. O yüzden ne kadar soğuk olursa olsun atışlar iyi olmalıydı. Olmamıştı ama… Olmayınca da bağırıp durmuştu… İşte o kudurduğu anlarda, görmüştü Ahmet’in gülümseyip duran yüzünü…
Resmen gülüyordu bu asker… Önce yanına çağırmıştı. Neden güldüğünü öfkeyle sormuş, karşısında kekeleyip duran ve hâlâ gülümseyen bir yanıt alınca, bu kez de avazı çıktığı kadar Ahmet’i dalamıştı. Sonra da hızını alamayıp, atış alanının karlı çamurlu soğuk zemininde bir güzel süründürmüştü.
Ve bu ceza bittiğinde dahi, hâlâ gülümseyip duran bu askerin neden gülümsediğine anlam verememişti.
Çok sonradan bir çavuş yanaşmıştı yanına…
Ve Ahmet’in hikâyesini anlatmıştı.
“Ahmet iyi duymaz komutanım… Hatta çok az duyar… Nasıl olmuşsa olmuş, dağıtımda komandoya düşmüş, buralara kadar gelmiş… Ama çok saftır, temizdir Ahmet…” demişti.
Acımıştı içi bunu duyunca… Vicdanına değmişti o zaman, Ahmet’in masumluğuyla gülen yüzü… Sonra da Ahmet’i yanına çağırttırmış, bir de onu ondan dinlemişti.
“Kusura bakma oğlum…” demişti ya, Ahmet de ne gam… Hâlâ gülümseyip durmuş, “Asıl siz kusura bakmayın gomtanım…” demişti.
O sıralar Ahmet, Cumhur Üsteğmen’in timindeydi. Cumhur Üsteğmen, Tugay içi bir tayinle karargâh bölük komutanlığına atanınca, Özer kıdemli olma forsunu kullanıp, Ahmet’i kendi timine almış, hemen sonra da habercisi yapmıştı.
Gerçekten çok saf, çok temiz, çok inançlı bir çocuktu Ahmet… Hem de sırım gibi, uzun boylu, güçlüydü. Yağız bir delikanlıydı kısaca… Yani dağa dağda dağlık yapacak cinstendi. Ama şu kulaklarının duymaması yok mu, işte o çoğu kere maraza çıkarıyordu. Harita istiyordu Ahmet’ten, Ahmet sigara getiriyordu. Su istiyor, batarya getiriyordu bazen… İlla ki, komutanın yüzünü görmesi, onun yüzünden ne istediğini anlaması gerekiyordu.
Zamanla bu duruma her ikisi de alışmışlardı. Ama burası da dağdı sonuçta… Fırçasız, azarsız, bağırmasız olmuyordu. Özer’in Ahmet’in sinesindeki künyesiyle, telsizin pimini açmaya uğraşması da biraz bundandı. Hem cezalandırmış, hem de gönlünü almıştı.
Ve hâlâ o aydınlık yüzüyle, gülümseyip duruyordu Ahmet…
Aklına geldi; pusu için gece yaptıkları sızmada Ahmet’in ortadan kayboluşu… Yoktu piyasada… Haberi, ta en arkadaki timden gelmişti. Dağda az yerdi Özer… Buna rağmen Ahmet sırt çantasını ağzına kadar kumanyayla doldurmuş, sonunda da yürüyemez hale gelmişti. İş anlaşıldıktan sonra, fazlasıyla ağırlık yapan bu kumanyaların icabına bakılmıştı. Şimdi, ya timlerdeki askerlerin sırt çantasında ya da midesindeydiler.
Özer de gülümsedi şimdi…
Komutanının gülümsediğini görünce, içi daha bir rahatladı Ahmet’in…
Mahcupluk karışık bir başka gülümseme yayıldı yüzüne…
Biraz mahcup, ama masum, ama mazlum…
Utanmıştı kendince…
Artık gittikçe derinleşen vadinin içinde ilerliyorlardı. Başlangıçta iyiydi aralarındaki mesafeler… Üç tim, vadi tabanına, tabandan yükselen sırtlara ve dağın yamaçlarına açılmış, ilerlemişlerdi. Ancak ilerledikçe, vadi daraldıkça, derinleştikçe birbirlerinin önüne düşer olmuşlardı. Dağın taktiğine uymazdı bu…
Düşündü Özer… Sonra da Celalettin Astsubay’ın timini bir geri kademeye aldı. Hem böylece bir ihtiyatı da olacaktı.
Artık Teğmen’in timi önde, onun sağ üst kademesinde Celalettin’le Mantar’ın timi, arkalarını kollayan da kendi timi vardı.
Tabanın sağ tarafındaydı şimdi…
İlerliyorlardı ağır ağır…
Dikkatli ve tetikte olmaya çalışıyorlardı. En azından askerlerin tetikte olması için gerip duruyordu timleri ve komutanlarını…
Hissediliyordu ölümün, yürekleri tırmalayıp duran sessiz çığlığı…
Ve hiçbir şey, her şey olup, anında bir tek şeye dönüştü.
Çatışmaydı bu…
Birkaç kannas ötüşüyle, bir dizi kaleş şakladı ve hemen ardından bütün bunlar bir uğultuya dönüştü. Bir yerlere girmeye çalışıyordu şimdi… Ve bağırıp duruyordu timlere…
“Mevzi alın, mevzi alın be!”
Ama kendisi mevzilenmeyi unuttu!
Nasıl unutmasın ki…
Kulaklarının duyduğu, ruhunun taşıyamayacağı cinsten apağır bir yüktü.
“Ahmet vuruldu komutanım…”
Telaşlıydı bu ses, kaygılı, panik çabukluğundaydı.
Apansız döndü geriye… Gerisinde yürüyen habercisine…
Gözüne takılan bir an, bir ömür gibi sürüyordu şimdi…
Koştu habercisi Ahmet’e doğru… Yetişmeliydi, bir şeyler yapmalıydı.
Hissetmişti ama… İçin için biliyordu, yapabileceği hiçbir şeyin olmadığını… Nasıl biliyordu, kendisi de bilmiyordu ama biliyordu işte… Yine de koştu koştu, kısacık bir mesafenin saatlerce sürmeye kalkmış zaman aralığında…
Ve orada gördü, bildiği ama nasıl bildiğini bilmediği acı gerçeği… Beyninde ve yüreğindeki bir şey yapılamayacağının acı sancısıyla tanıştı.
Bu sancı, ümidinin bağırıp durduğu cılız çığlığı sonsuza kadar kesti. Özer’in hıçkırığı ve kaygısı boğazına düğümlendi. Kan ter içinde kaldı bedeni, sıkıştı kaldı kendi göğüs kafesinin içinde…
&&&
Bilmiyordu Özer ama…
Ahmet geriye doğru şahlanmaya kalkmıştı.
Şahlanarak şehit olmaya bakmıştı.
Geriye doğru şahlanınca, o şahlanmanın celâliyle toprağa düşmüştü. Hoş, buna “Geriye akmak…” bile denebilirdi. Zamanda geriye akmak… Doğduğu andaki masumluğa, oradan masumluğun özüne kavuşmak…
Ahmet’in geriye doğru şahlanmasını, komutanına bağıran Osman görmüştü.
Şimdi de Ahmet’in başında dem tutan acı gerçek, bir başka dehşetin türküsünü söylüyordu.
Çok saf, çok temiz, çok inançlı, güçlü, uzun boylu, sırım gibi yağız delikanlı Ahmet; başından vurulmuş, beyni fışkırmıştı.
“Uç vuruldu, uç vuruldu…”
X hesabım dün son 24 saatte 1.774.319 görüntülenme almasına rağmen aynı süre içinde 1.803 takipçi kaybetti.
Bu durum artık sıradan bir algoritma meselesi değil; açıkça organize bir dijital müdahaledir.
Bu sadece bana değil bütün Atatürkçü, vatansever, milliyetçi siyasetçi ve aydınlara karşı yapılmaktadır. Beni 10 kez takibe alan hesap takipten atılıyor. Ahlaksız müdahaleleri yapanlar bir gün bunun hesabını yargı önünde verecekler. Devlette hiç bir şey kaybolmaz. @zaferpartisi
Zafer Partisi GİK Üyesi Prof. Dr. Emin Gürses, 2. çözüm sürecinin nasıl başladığını anlattı:
“ABD, Ülkü Ocakları’nı terör örgütü ilan edecek ve MHP buna bağlı olduğu için kapatma kararı alacaklar diye bir haber almıştım.
Bu haberi duyunca dedim ki mutlaka ABD Türkiye’den bir şey isteyecek. PKK ile görüşün diye bir şey isteyecekler dedim.
Bu PKK çıkışını da MHP’ye yaptırırlar dedim.
Bunu dedim diye kıyamet koptu, 5 gün sonra Bahçeli çıkıp dedi ki ‘Sayın Öcalan Buyrun.’”
33 yıl önce 33 silahsız Türk askeri, Parmaksız Zeki kod adlı terörist Şemdin Sakık’ın yönettiği bölücü terör örgütü PKK tarafından hain bir pusuda, kurşuna dizilerek şehit edildi.
Vatan uğruna canlarını feda eden şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyoruz.
Parmaksız Zeki yani Şemdin Sakık’ı FETÖ, Ak Parti’nin izniyle terör örgütü lideri iddiası ile tutuklanan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’a karşı tanık olarak çıkarmıştı. @zaferpartisi
Teslim olmayacağız” diyorsanız…
“Geri adım yok,” diyorsanız…
“Baba evini terk etmeyeceğiz” diyorsanız…
“Direneceğiz” diyorsanız…
“Millet bizimle” diyorsanız…
“Mücadeleye devam” diyorsanız…
Sözlerinizin arkasında durmalısınız.
Bu saatten sonra uzlaşmak, hem muhalefet birlikteliğini, hem toplumsal desteği, hem iddianızı kaybetmenize yol açar, üç yıllık emeklerinizi ve seçim başarısını heba eder, bu kararı aldıranların ekmeğine yağ sürer, amaçlarına ulaşmalarını sağlar.
Mustafa Kemal’in Askeri olmak, O’nun gibi düşünmek, O’nun gibi kararlı ve cesur olmaktır!
#MutlakButlanaHayır
#AtatürkteBirleşmeZamanı
#YenidenAtatürkCumhuriyeti
@herkesicinCHP