O kadar çok yuva arayan can varki
Maalesef kimse sormuyor ama bir umut yine de paylaşıyoruz.Çünkü elimizden başka gelen bir şey yok.
Pek bir hikayesi yok ama zaten yuva için bir sebebe de ihtiyacı yok. Bodrumda geçici olarak tellerin içinde bakılıyor.
Yuvası olmak ister misiniz
Kadir İnanır'ın Rumluğu
Türkiye sinemasının devlerinden birini bugün uğurluyoruz. Bu dünyadan bir Kadir İnanır geçti. Filmlerinde işçilerin, ezilenlerin ve halkların yanında duran bir sanatçıydı. Kürt halkının taleplerine destek vermekten de geri durmadı.
Ancak geriye şu soru kaldı: Kadir İnanır kimdi? Ordu'nun Fatsa ilçesinde doğmuştu; ailesi ise Trabzon'un Sürmene ilçesindendi. Ne kendisinden ne de ailesinden bugüne kadar Rum kökenine ilişkin bize yansıyan açık bir beyan duymadık.
Hayat arkadaşı Jülide Kural ise cenaze töreninde şu ifadeleri kullandı:
"O aslında halktır, Anadolu'dur ve bütün halkların dostudur. O yüzden Rum'dur, Türk'tür, Çerkes'tir, Ermeni'dir, Boşnak'tır, Arap'tır ve tabii Kürt'tür."
Bir tiyatrocu olan Jülide Kural'ın özellikle "Rum" ifadesini ilk sıraya yerleştirmesi ve oraya özel vurgu yapması, metin okuma geleneğine aşina olanlar açısından çeşitli yorumlara açık bir tercih olarak görülebilir. Ben de bu tercihin, Kadir İnanır'ın Rum kökenine işaret eden bilinçli bir vurgu olabileceğini düşünüyorum.
Kadir İnanır'ın, yaşamı boyunca bize bir Rum olarak görünmemesi, Rumca konuşmaması ya da bu kimliğini kamusal alanda ifade etmemesi ise üzerinde düşünülmesi gereken başka bir meseledir. Çünkü yıllarca insanların ana dillerini kamusal alanda kullanmalarını yasaklayan ya da baskı altına alan devlet politikaları, birçok insanı kendi diliyle ve kimliğiyle arasına mesafe koymaya zorladı.
Eğer gerçekten böyle bir geçmiş söz konusuysa, bunu ancak cenaze törenindeki bir konuşmadan hareketle tartışıyor olmamız bile başlı başına düşündürücüdür.
Bizim için Kadir İnanır'ın Rum, Ermeni, Türk, Kürt ya da Çerkes olması hiçbir zaman onu sevmemizin ölçütü olmadı. Ancak insanların kendi kimliklerini ve ana dillerini özgürce ifade edebilecekleri bir toplumu kuramamış olmamız, ortak eksikliktir. Herkesin kendi özgül kimliğiyle var olabildiği ve bunu özgürce ifade edebildiği bir toplumdan hâlâ uzağız ve böylesi toplum ve onun devrimini Kadir İnanır'a borçluyuz.
@zzzooopppp@Anarres_Moonelf Ne kadar kötü bir yorum yazmışsınız. İlan açmış, sayfa sayfa yazıyor sahiplenilsin diye, tek tek cevap veriyor soranlara. Hergün besliyor daha ne yapsın. 4 tane kedim var diyor okumadınız herhalde tekrar yazayım
Sıkıcı botanik terimlerini bir kenara bırakıp Doğu Anadolu’nun sert rüzgarlı steplerine, Kafkasya’nın yalçın dağlarına gidelim.
Karşımızda, bitkiler dünyasının en mağrur, en dramatik karakterlerinden biri var: Halk arasında “Kurt Kulağı” diye bilinen, bilim dünyasının ise Iris iberica adını verdiği gizemli bir süsen.
Gelin bu sıra dışı çiçeğin doğadaki hayatta kalma mücadelesine yakından bakalım.
Doğu Anadolu’nun, Ermenistan’ın ya da Kuzeybatı İran’ın 1100 ile 2250 metre arasındaki o yüksek, kayalık ve kurak yamaçlarında yürürken birden karşınıza çıkıverir. Boyu öyle çok uzun değildir; topu topu 13 ila 30 santimetre arasında değişen minyon bir gövdesi vardır.
Ama boyunun kısalığına aldanmayın, çünkü tepesinde taşıdığı o tek çiçek, bitkinin kendisine oranla o kadar devasa ve gösterişlidir ki, yanından geçen birinin onu fark etmemesi imkansızdır.
Bu bitki tam bir kuraklık ustasıdır. Toprağın altında, yayılmayı sevmeyen, kendi halinde ama oldukça etli ve kalın bir rizom (kök sapı) saklar. Toprağın üstünde ise yukarı uzanan 4 ila 6 tane yaprağı vardır. Bu yapraklar düz değildir; bir samuray kılıcı ya da bir hilal gibi orak şeklinde içe doğru kıvrılırlar. Renkleri ise güneş ışınlarını yansıtıp su kaybetmesini önlemek için grimsi-yeşil bir örtüyle kaplıdır.
Eğer mikroskopla yaprağına ve köküne baksaydık, hücrelerinin kuraklığa dayanmak için adeta bir zırh gibi “U” şeklinde kalınlaştığını ve su kaçışını engelleyen minik tüylerle (papiller) kaplandığını görürdük. Yani bitki, o sert dağ iklimine tam teçhizatlı bir şekilde uyum sağlamıştır.
Gelelim Mayıs ve Haziran aylarında açan o büyüleyici çiçeğine. Tasarımı tam bir tezatlar kraliçesidir.
Gökyüzüne Bakan Kubbe (İç Yapraklar): Çiçeğin üst kısmındaki üç yaprak, 4.5 ila 11 santimetre boyutlarındadır. Saf beyaz, krem ya da çok açık leylak rengindedir. Adeta bir tül gibi narin ve temiz görünür.
Yeryüzüne Bakan Pelerin (Dış Yapraklar): Alt kısımdaki üç yaprak ise aşağı doğru sarkar ve üsttekilerin aksine inanılmaz karanlık bir dramaya sahiptir. Beyaz veya sarımsı bir zemin üzerine, bir sanatçının fırçasından çıkmış gibi yoğun koyu mor, bordo ve kahverengi damarlarla nakış gibi işlenmiştir.
Dış yaprakların tam merkezinde, siyah kadar koyu mor, kadifemsi dokuda dairesel bir “sinyal lekesi” bulunur. Bu leke, doğadaki tozlaştırıcı arılara ve böceklere “Hey, buraya kon, burada ödül var!” diyen bir iniş pistidir.
Hemen bu lekenin üzerinde ise morumsu-kahverengi tüylerden oluşan, botanikçilerin “sakal” (beard) dediği tüylü bir şerit uzanır. İşte bu tüyler yüzünden bitki, uzak doğudaki akrabalarıyla birlikte Oncocyclus (Sakalcıklı) süsenler ailesinde yer alır. Genetik yapısı ise 2n = 20 kromozomludur; yani doğadaki diğer yakın süsen türleriyle flört etmeye (melezleşmeye) oldukça müsaittir.
Bu asil çiçeğin doğada iki farklı yüzüyle karşılaşabiliriz.
1. subsp. elegantissima: Türkiye’de daha çok görürsün. Adı üstünde “en zarif” olanıdır. Üst yaprakları temiz, desensiz bir beyazdır; alt yaprakları ise krem rengi üzerine incecik mor damarlarla süslüdür.
2. subsp. lycotis: İşte “Kurt Kulağı” isminin hakkını tam veren form budur! Çiçek o kadar yoğun, o kadar koyu kahverengi ve siyahımsı damarlarla kaplıdır ki, uzaktan baktığında gerçekten dağda saklanan bir kurdun kulağını andırır.
Iris iberica, kışın dondurucu soğuklarına göğüs geren, yazın ise kupkuru toprakta adeta uykuya yatan (yaz uykusu) gururlu bir bitkidir. Ancak onun bu güzelliği, en büyük düşmanını da yaratmıştır: İnsanlar.
Doğadan kaçak olarak sökülmesi ve yaşam alanlarının bozulması yüzünden şu an Kafkasya ülkelerinde ve uluslararası listelerde nesli tehlike altındaki türler arasında (Red Data Book) kırmızı alarm veriyor. Onlar, seralarda veya ev saksılarında değil, ait oldukları o sert ve özgür dağ yamaçlarında güzel.
MARMARA'DA NELER OLUYOR?
Son haftalarda Marmara'da farklı bölgeler farklı renklerde deniz görüyoruz. Boğazda turkuaz, Bandırma'da koyu lacivert, Gemlik'te pas rengi gibi...
Telaşla soruyoruz: Müsilaj mı? Cevap: Hayır! "Oh çok şükür" deyip geçiyoruz. Rahatlayıp günlük hayatımıza dönüyoruz. Sanki Marmara'nın tek sorunu müsilajmış gibi...
Oysa denizdeki her değişim bir mesaj. İklim değişiyor ve deniz suyu sıcaklıkları artıyor. Bunu kontrol edemiyoruz. Marmara Denizi, Akdeniz ve Karadeniz arasında bir geçiş denizi. Bunu da kontrol edemiyoruz. Marmara'nın çevresine kümelenmiş resmi rakamlara göre 23 milyon nüfus var ve bunların evsel atıklarının ancak yarısını arıtıyoruz. Türkiye endüstrisinin %60'ı bu bölgede ve sanayi atıklarının ancak %30'unu arıtıyoruz. Tarım zehirleri ve diğer atıklar da cabası.
Gemlik Körfezi görüntüsü 2 Haziran 2026 Salı gününe ait. Görüntüde deniz içinde yeşilin farklı tonlardında yayılım var. Bir de çizgi gibi oluşumlar mevcut. Yeşilin farklı tonlarındaki deniz içinde gördüğümüz yayılım kirlilik ve sıcaklık etkisiyle aşırı artan algler. Çizgi gibi oluşumlar ise bunların yüzeyde birikimini temsil ediyor. Körfez çevresindeki yerel gazatelere bakarsanız kıyılardaki tarhana çorbası kıvamındaki görüntüler var bol bol.
Yetkililere sorarsanız "her şey normal", "analiz için örnek alındı, kontrole gönderildi". Biraz daha üstelerseniz boyunuz kadar yazışma ve denetim dosyasını koyuyorlar önünüze. Herkes çok çalışıyor, herkes işini mükemmel yapıyor!
Ben denize bakıyorum. Başkalarını bilmem ama deniz yalan söylemiyor.
Görüntünün sol alt köşesinden denize uzanan küçük çizgi Nilüfer Çayı-Susurluk Çayı-Çapraz Çay ve daha birçok akarsuyun birleşerek Karacabey Longozu'ndan denize karıştığı yer. Çayın karıştığı yerden yeşil rengi takip edin. Gemlik Körfezi'ne doğru kıyıdan ilerlediğini göreceksiniz. Körfez çevresindeki akarsu girişlerine dikkat edin. Renklenmenin nasıl artığını göreceksiniz.
Sonuç
Arıtmadan denize boca ettiğimiz evsel, endüstriyel, tarımsal atıklar körfezi boğmak üzere! Zehir kanalına döndürdüğümüz akarsularla denize giden atıklar Gemlik Körfezi'ne geri dönüp birikiyor! Yani bizim atıklarımız bize geri dönüyor! Su sıcaklığı arttığı ve deniz şartları da durağan olduğunda aşırı alg artışıyla karşılaşıyoruz.
Denizdeki bu alg artışı doğal değil. Tamamen bizim eserimiz. Marmara'yı sihirbaz zannetmemizden, atık çukuru olarak kullanmamızdan kaynaklanıyor.
5 Haziran Dünya Çevre Günü arefesindeyiz. Lütfen birbirimizi kandırmaktan vazgeçelim. Suçu, sorumluluğu bimbirimize atarak Marmara'yı temizleyemeyeceğimizi sanırım artık anladık.
Şu anda müsilaj yok ama kirliliği önlemediğimiz sürece müsilaj mutlaka geri dönecektir. Marmara'nın tek sorunu müsilaj değil.
Denizdeki kirliliği önlemek yerel ve merkezi yönetimlerin işi. Benim veya vatandaşın işi değil. Akademi bilimsel olarak, vatandaş atığını azaltarak bu sürece katkı sağlar. Tekrar ediyorum arıtma tesisi yapmadan, fabrikaların zehirlerini denetlemeden, vatandaşın bilinç düzeyini yükseltmeden başarılı olamayız.
2026 Dünya Çevre Günü'nü milat kabul edelim. Lütfen Marmara ile ilişkimizi değiştirmeki için adım atalım.
Yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın üstlendiği, Aka Gündüz'ün eserinden sinemaya aktarılan Bir Şoförün Gizli Defteri (1958) filminde İnci Pastanesi; Çiler’in (Çolpan İlhan) arkadaşlarıyla ayakta profiterol yiyip kendi yaşadığı semt olan Kasımpaşa’yı küçümsediği sahne üzerinden, 1950'ler İstanbul'unun kozmopolit, lüks ve Batılı yaşam tarzını simgeleyen elit bir statü alanı olarak kullanılır. Atıf Yılmaz, mekanın özgün ayakta tüketim kültürünü bizzat dükkanın içinde kadraja alarak filme bir arşiv ve belgesel değeri kazandırırken; pastaneyi, yoksul şoför Erol’un (Eşref Kolçak) kapı önündeki taksisiyle temsil ettiği işçi sınıfı ile sosyete arasındaki sınıfsal uçurumu ve kültürel çatışmayı somutlaştıran dramatik bir sınır çizgisi olarak işler.
Dünya’nın yaşayan en büyük dişli predatörü sularımızda yaşıyor. Ne büyük bir ayrıcalık! Değerini bilene.
Kaşalot (Physeter macrocephalus). Diğer bir adı ispermeçet balinası. Küresel ölçekte nesli tehlikede (IUCN VU).
Uzun dalış süreleri nedeniyle görmek aşırı zor. Genelde biyoakustik (ses) çalışılıyor.
Akdeniz’in görkemli devleri de en az Anadolu parsı kadar hassas bir konu. Kayıtları altın değerinde. Özen gösterilmeli.
Sultanahmet’te binlerce turist her gün yanından geçip görmüyor… Ama burası bin yıl boyunca dünyanın merkeziydi!
Bu mütevazı taş parçası: Milyon Taşı (Milion). Konstantinopolis’te ana cadde Mese’nin (Osmanlı’da Divanyolu) tam başlangıç noktasıydı. Aslında dev bir tetrapylondu: Dört kemerli, üzeri kubbeli muhteşem bir yapı. Üstünde İmparator Konstantin, annesi Helena ve şehrin kader tanrıçası Tyche’nin heykelleri yükseliyordu.
Roma’daki Milliarium Aureum’un (Altın Mil) tam kopyası olarak yapılmıştı. İmparatorluğun sıfır noktası burasıydı. Bütün yollar buradan başlar, imparatorluğun uzak şehirlerine olan mesafeler taşın üzerine kazınırdı. Yani gerçekten “Bütün yollar Konstantinopolis’e çıkar” denilebilirdi! Septimius Severus zamanında (3. yy) ilk hali bir sütunken, Büyük Konstantin döneminde görkemli tetrapylona dönüştürüldü. Justinian ve Justin II gibi imparatorlar buraya saat (horologion) ve yeni heykeller ekledi. İmparatorluk törenlerinde askerler ve halk burada imparatoru coşkuyla selamlardı.
16. yüzyıl başında büyük kısmı yok oldu (taşları Osmanlı yapılarında kullanıldı). Bugünkü kalan parça ise ancak 1967-68 kazılarında gün yüzüne çıktı.
Ve en çarpıcı detay: 1884 yılına kadar dünyanın sıfır meridyeni (prime meridian) buradan geçiyordu! Greenwich’e karar verilmeden önce dünya haritalarında “0” noktası tam burasıydı. İstanbul, dünyanın hem coğrafi hem sembolik merkeziydi.
Şimdi Ayasofya ile Yerebatan Sarnıcı arasında, sessizce duruyor… Oysa burası bir zamanlar insanlığın sıfır noktasıydı.
#İstanbul #Tarih #Bizans #Istanbul