The forest was shrinking, but the trees kept choosing the axe; the axe was clever and convinced the trees that because his handle was wood, he was one of them.
"İsrail ve Türkiye, düşman olduklarını ima eden düşmanca söylemleriyle kendi halklarını yanıltma girişimlerine rağmen, Yemen'de fiilen bir askeri ittifaka giriyor."
Neymiş devlet aklı dedikleri israilmiş
BOP dirençle karşılaştığında, Türksüz anayasa değişikliği için referanduma gitmek zorunda kalırsa,Türklerin egemenlik haklarını yasal kılıfla sonlandırmak için bunların oyuna başvuracak.
Baştan söyleyelim: Türk'ün egemenlik hakkı referandum ile de değiştirilemez!
Türk kimliğine yönelik saldırılar iyice arttı. Akademi, vikipedi, sosyal medya ve şimdi de bunlara ek olarak yapay zekayı kullanıyorlar. Hepsi bir bütün.
Önce Türk karşıtı bir anlatı oluşturuluyor. İftiralarla dolu bu anlatının gerçekliğini hiç kimse sorgulamıyor. Türk karşıtı olması kabul görmesi için yetiyor. Sonra hep bir ağızdan bu anlatıyı tekrar etmeye başlıyorlar.
İddialar sosyal medyada dile getirilmeye başlanıyor. Özellikle yunan, ermeni, almanyalı ve çeşitli milletler bu iddiaları sürekli tekrarlıyor.
Türk değilsiniz, devşirme, dna testi yaptırın, Türk yemekleri yok mutfağınız çalıntı, katliamlar soykırımlar yaptınız vs. gibi iddialar bunların ortak söylemi. Bugün sosyal medyada oluşturulan algı bu yönde ve hepsi el birliğiyle bu söylemi yaymakta.
Kaynak soranlara vikipedi ve çeşitli internet siteleri gösteriliyor. Komik olan kısım vikipedi'ye veri girenlerle sosyal medyadaki iddiaları dile getirenler aynı kişiler. Aynı Türk karşıtlığı uğruna bir araya gelen çeşitli Türk düşmanları.
Yani hepsi birbirini besliyor. Vikipedi bilgisi sosyal medyadaki bir iddiayı, sosyal medyadaki bir iddia bir başka internet sitesini, o internet sitesi bir kitabı, o kitap bir makaleyi. Hepsi dönüp duruyor birbirini destekliyor. Sonuç olarak hepsi tek bir kaynaktan çıkıyor.
Günün sonunda birbirinden farklı platformlarda, kitaplarda, makalelerde aynı iddia sayısız kez tekrarlanmış oluyor. Bu tekrarın konudan habersiz sıradan bir insanda yaratacağı güveni ve o güvenin ne kadar yanıltıcı olduğunu düşünün.
Akademide de var bunlar. Ciddi emekler harcayıp Türk karşıtlığı yaratıyorlar. Taraflı, kanıtsız, uydurma iddialarla yazılan kitaplar ve makaleler var ve bunlar yine Türk karşıtı iddialar için dayanak oluyor. Stefan Ihrig ve Hans Lukas Kieser buna güzel bir örnek. (Holokost'u Türklere yıkma çabası, Türkiye'yi soykırımcı gibi gösterme, Atatürk'ü de sözde soykırıma dahil etme çabası vs.)
Daha kötüsü artık yapay zekanın manipüle edilmesi. Yapay zeka bağımsız bir tarihçi gibi kendi araştırmasını yapmıyor neticede. Eğitilirken buna yüklenen verileri işliyor, internette bulabildiği bilgileri kullanıyor.
İşte tehlike burada. Yapay zekayı Türk karşıtı tezlerle besliyorlar. Sahte ve yanıltıcı makaleler yüklüyorlar. Bu asılsız iddialarla eğitilen ve internette çok sayıda yanıltıcı bilgiyle karşılaşan yapay zekanın mantıken Türk karşıtı sonuçlar üretmeye daha yatkın olması beklenir.
Yapay zeka bu yönde gelişirken yapay zeka kullanımı da artıyor. İnsanlar kitapları belgeleri incelemek yerine yapay zekadan sonuca hızlıca ulaşmayı daha pratik buluyor. Doğru yanlış tartışmıyorum ama olan bu. Ve bu durumda yapay zekadan genellikle Türklerin aleyhine bir sonuç çıkacağını söyleyebiliriz.
Mesela deneyin, yapay zekaya yunan çetelerin veya ermeni çetelerin Türklere yaptıkları katliamları sorun. Yapay zeka birtakım olayları anlattıktan sonra "ama unutma ki bu yaşananlar tek taraflı değildi, Türkler de şöyle yaptı böyle yaptı" diye saçmalamaya başlayacak, hem de hiç sormadığınız halde. Veya sözde ermeni soykırımına dair belgeler sunup soykırım olmadığını anlatın, kabul etmeyecek. "Bu senin görüşün, saygı duyuyorum ama olaylara tek taraflı bakamıyoruz" falan diyecek. Bize ara sıra hak vermekle beraber her daim aleyhimizde sonuçlar üretmeye ve soykırım yaptığımızı kabul etmeye daha yatkın olacak. Gidin tartışın, olabilecek en makul yaklaşımları sergileyin, belgeler kanıtlar sunun. Tavrını görün.
Tek bir konuda böyle değil, aklınıza gelebilecek her alanda Türk karşıtı tezleri benimsemiş halde. Bunlar sosyal medyadaki iftiralardan ve çeşitli internet sitelerindeki asılsız yazılardan da besleniyor.
Peki gelecekte ne olacak, yapay zekanın kullanım alanları genişledikçe, insanlar artık tamamen yapay zekaya güvenip bilgi ihtiyaçlarını buradan karşılamaya başladığında ne olacak? Türkler kötü, köksüz, tarihi ve kültürü olmayan yapay bir millet gibi gösterilecek.
Buna karşılık devletin müdahale etmesi lazım. Ciddi bir plan ve programla bu dünya genelinde yayılmak istenen Türk düşmanlığına karşı çalışmalar yürütmeli. Karşıt tezler üretmeli, bunları her yerde yaymalı.
İlk olarak sosyal medyadaki bu pis algılara katkıda bulunanlara karşı harekete geçilmeli tabii. Türklere devşirme diyen, Türkleri soykırımla suçlayan, Türk kültürüne dil uzatan her türlü paylaşım suç olmalı ve cezalandırılmalı ülkemizde. En azından içimizden birileri bu rezillikleri dile getirememiş olur.
Ayrıca resmi tezlerimiz ülke içinde iyice yayılmalı önce, biz bu tezleri tamamen benimsemedikçe dünyaya nasıl benimsetebiliriz?
Türk kimliğini tartışmalı hale getiren, Türk tarihini ve kültürünü sahip olduğu zenginlikten uzak gösterip Türkleri köksüz bırakmaya çalışan ve bu topraklardaki meşruiyetimizin sorgulanmasını isteyen bu anlayışa karşı uyanık olmak zorundayız. Düşmanın topla tüfekle yapamadığını sinsice yapmasına izin veremeyiz. Türklüğümüzden vazgeçmeye, vatanımızdan olmaya hiç niyetimiz yok. Çünkü Türk kimliğine yönelik saldırının asıl sebebi Türkleri bu topraklarda hakkı olmayan soykırımcılar gibi göstermek ve bizi buradan kovmak. Sevr dayatması hiç bitmedi.
Savaş meraklısı DB Hakan Fidan cevap versin!
Türk askerleri Yemen'de soykırımcı İsraillilerden öldürme emri mi alacak? 💥☝️
Pakistanlı subaylar, Suudi Arabistan'a gittiklerinde şok oldular ve İsrailli danışmanları CENTCOM kapsamında istihbarat toplantılarına katılırken buldular.
İran savaşı henüz sona ermeden ve ABD/İsrail etkisinin epeyce zayıflamasının bölgedeki sonuçları ortaya çıkmadan Mekke İttifakı imzalamanın ne kadar yanlış bir karar olduğu giderek daha belirgin hale geliyor.
Özellikle Suudi Arabistan ile Yemen (Ensarullah) arasındaki çatışmaların 13 temmuz tarihinde Suudi tarafının Yemen'in başkenti Sana'a havaalanını vurmasıyla yeniden ateşlendiği bir dönemde 7 Ağustos tarihinde Mekke Anlaşması'na imza koymak Türkiye'nin bölgesel çıkarlarına hizmet edecek bir girişim değildi.
Metnini henüz görmediğimiz bu anlaşmanın Suudilerle Yemen arasındaki uzlaşmazlık - ki, onlarca senelik bir geçmişi var - konularını kapsayacak şekilde imzalanması - eğer öyleyse - veya imzadan sonra bu çerçevede yorumlanması ve asker/silah/mühimmat göndermeye varacak derecede ileri adımlar atılacağının işaretlerinin verilmesi Türk dış politikası açısından çok tehlikeli bir istikamete girildiğine işaret ediyor.
Bu vesile ile Türk dış politikasındaki çelişkiler de belirgin hale geliyor. İsrail/Netanyahu le aynı çizgiye geldiğimiz daha iyi görülebiliyor.
Netanyahu'nun Suudi havaalanlarına Yemen'in yaptığı füze saldırılarını şiddetle kınaması, buna karşılık Suudilerin halen ve geçmişte Yemen'de yaptığı sivil katliamlarından hiç rahatsız olmaması - hatta memnun olması - bölgede yaşananların ne anlama geldiğini açık bir şekilde ortaya koyuyor olsa gerektir.
Kısacası İsrail/Netanyahu ile bu konuda tam tamına aynı çizgiye gelmiş durumdayız. Oysa hükümetimizin ısrarlı İsrail ilişkileri ciddi ve gerçekçi ise Yemen ile doğrudan olmasa bile dolaylı olarak müttefik gibi olmamız ve ona göre hareket etmemiz gerekmez mi?
Peki ne yapmak lazım(dı)? Unutmayalım ki, İran savaşı ile birlikte ABD'nin bölgesel ve küresel güç ve etkisinin hızla azaldığı ve azalacağı, ayrıca İsrail'in saldırgan politikalarına Amerika'dan yeterli destek alamayacağı bir dönemde bölgede böyle bir ittifak kurmak doğru olamazdı. Böyle bir ittifak olsa bile bunun Suudi Arabistan'ın Yemen ile sorunlarına silahlı müdahale şeklinde yorumlanması hiç mi hiç mantıklı değildi.
Bölgenin ihtiyacı olan şey, İsrail hariç bütün bölge ülkelerini kapsayacak şekilde bir bölgesel işbirliği ortamının oluşturulmasıydı. Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasında bu yönde yürütülen görüşmelere İran da eklenerek devam ettirilmeli ve güven oluşturucu girişimler/tedbirler üzerinde yoğunlaşılmalıydı.
Türkiye bu görüşmelerde hem Suudi Arabistan hem de İran ile iyi ilişkilere sahip bir ülke olarak Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki sorunların dondurularak çatışma ortamına sürüklenmemesi ve zamanla uzlaşma sağlanması için gayret sarfetmeliydi. ABD/İsrail'in gücü ve etkisi kırıldıkça Türkiye'nin bu bölgesel etkisi daha da artacaktı.
Fakat Suudi Arabistan'ın 13 temmuzda Yemen'e saldırması ve Mısır ile özellikle İran'ı dışlayan Mekke Anlaşması'nın imzalanması tam tersine bir gidişata sebep oldu.
Şimdi hala yol yakınken buradan dönmenin çarelerine bakmak daha yerinde olur. Birincisi bu anlaşmanın Suudi Arabistan'ın fiilen yanında olmak şeklinde yorumlanmasına son vermek ve herhangi bir şekilde bölgeye asker/silah/mühimmat sevkiyatı fikrinden derhal uzaklaşmak lazımdır.
Anlaşmanın henüz Meclis tarafından onaylanmamış olduğu gerçeği demokrasinin nimetlerini kullanmak açısından iyi bir gerekçe yapılabilr. Zaten yurt dışına asker/silah sevkiyatı anayasanın 92. maddesi çerçevesinde Meclis onayına tabi olduğuna göre bu konuda elimizde ciddi bir demokratk mekanizma ayrıca var.
Aynı anda anlaşma metnini alelacele Meclis'e göndererek milletvekilleri üzerinde baskı kurmak ve anlaşmayı Meclis'ten geçirmeye çalışmak yerine süreci zamana yaymak ve sonuçta milletvekillerinin özgür iradeleriyle reddetmelerini sağlamak daha iyi bir yol olablir.
Aksine hareket, göndereceğimiz birliklerin çatışmalarda, Allah muhafaza, isabet almasıyla halkımızın hiçbir şekilde destek vermeyeceği bir savaşa kara birlikleriyle müdahil olma sonucunu doğuracak ve İsrail ile adeta omuz omuza olacağımız böyle bir savaşta İran ile karşı karşıya gelme riskini artıracaktır.
Bunların hiçbiri Türkiye'nin ulusal çıkarlarına hizmet etmeyeceği gibi iktidardaki hükümetin de siyaseten faydasına olmaz.
Bu hükümetin çoktan devrini tamamladığını ve demokratik yapımızın işleyişi açısından gitmesi gerektiğini düşünen birisi olarak bu satırları yazarken önceliğimin hükümetin gitmesinden ziyade ülke çıkarları olduğunu söylemeye gerek bile yok.
https://t.co/SbNIWZq5CT
Türkiye ve Israil’in iç kamuoylarına gösterdiklerinin tersine, Suudi Arabistan ile birlikte birbirleriyle müttefik oldukları açık bir biçimde anlatılıyor. Türk milletini bari bu konuda kandırmayın!
The lesson of Yemen, like the lesson of Vietnam, will not be learned by the people who most need to learn it.
It will be learned by the people watching.
By the small countries that saw what happened when a poor nation refused to stop existing on its own terms.
By the movements that are tracking what Yemeni engineers figured out about drone warfare on minimal budgets.
By the political analysts in the Global South who are adding Yemen to the ledger that Vietnam opened.
The fear in Gulf capitals and in certain Washington offices is precisely this:
The lesson is spreading even when it isn’t being taught.
Every prolonged asymmetric conflict that ends without the technologically superior side achieving its objectives is a lesson broadcast globally.
And the audience is paying attention even when the teachers aren’t.
The spell that says overwhelming force produces inevitable outcomes:
Vietnam cracked it.
Yemen is widening the crack.
The crack is permanent.
“Mekke İttifakı” adı altında, Washington’a şirin görünüp, Tel Aviv’in güvenliğini sağlama hevesinde olanlar bilmelidir ki; ateş yakar, akrep sokar, mazlumların âhı sizi çarpar!
"Türk’ün dini tabiattır [doğadır].
Bunu size münevversiniz diye
[aydın biri olduğunuz için] söylüyorum."
Atatürk
Ali Rıza Sağman, Hatıralar, Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi içerisinde, İstanbul 1943, cilt 5, sayfa 1631, 1632.
https://t.co/sBNtys7HyO
Yahudilikte de örtünme var. Tora geleneğinde kadınların saçlarını erkek akrabaları ve kocaları dışında erkeklerden sakınmaları bildirilmiştir ki buna "Kisui Roş" denir. Bazıları "Mitpachat" denilen hafif başörtüsü giyerken Haredi kadınları yüzü tamamen örten "frumka" giyer.
🇹🇷🇮🇱 The trash-talk between Turkey and Israel in the media is coming to an end. Israel and Turkey are on the verge of uniting in the fight against the Houthis.
Today, Netanyahu declared his full support for Saudi Arabia and Mohammed bin Salman in the war against Yemen and the Houthis. The Israeli newspaper *Haaretz* reported that Netanyahu had sought the green light from Bin Salman to join the conflict against the Houthis.
Recep Tayyip Erdoğan also stated today that he stands firmly with Saudi Arabia, while media reports from a few days ago indicated Turkey's intention to supply air defense systems and weaponry, as well as troops to protect Riyadh and other key locations in Saudi Arabia.
In this way, Israel and Turkey are effectively entering in to a military alliance in Yemen, despite their attempts to mislead their respective publics with hostile rhetoric suggesting they are enemies.
Donald Trump has also announced that the US might join in, while Pakistan is already supplying weapons to Saudi-backed forces in Yemen.
The Middle East has entered a regional war, and the alliances have been clearly drawn.
JUST IN: 🇾🇪🇸🇦🇮🇱 Benjamin Netanyahu is seeking approval from Riyadh to join the campaign against Yemen's Ansarullah, Haaretz reports.
Mohammed bin Salman is still weighing his options.
Organizeler, büyük şehirleri ele geçiriyorlar. Bunların arkasında sanmayın sadece malum örgüt var.
Çok tehlikeli bir sürecin başlangıcı bu. Kimse bunu farketmiyor, kimsenin umrunda değil.
Böyle bir güvenlik tehdidi ile 100 yıllık bu Cumhuriyet karşı karşıya kalmamıştı.
The weapons used against Yemen are among the most sophisticated ever manufactured.
Precision-guided munitions. Advanced radar systems. Coordinated air campaigns planned with American logistical support. Intelligence architecture that costs more per year than Yemen’s entire GDP.
They hit hospitals.
They hit wedding parties.
They hit school buses.
They hit water treatment facilities and grain storage and everything that sustains a civilian population.
And Yemen is still there.
Still there not despite the targeting of civilian infrastructure, but in some sense because of it.
Because when you demonstrate to a population that you are not distinguishing between their military and their children, you have answered the question of what defeat would mean.
You have shown them.
And shown them.
And shown them.
And instead of producing surrender, you produced the specific, furious, generational clarity of a people who now understand exactly what they are fighting against.
That is not a military failure of execution.
That is the fundamental, irreducible limit of what violence can accomplish against a people who have seen enough of it to stop fearing it.