AZERBEYCAN NE YAPMAYA, KİMLERE YARANMAYA ÇALIŞIYOR
Azerbaycan, gittikçe gürleşerek çağlayan bir şelaleyi tersine akıtmaya çalışıyor.
28 Şubatçı zihniyet, bu kez Aliyev yönetiminde yeniden hayat buluyor. İnsan, dünyanın ve toplumların geçirdiği onca dönüşüme rağmen hâlâ yasaklarla insanların inançlarını şekillendirebileceğini düşünebilir mi? Demek ki düşünebiliyormuş.
Oysa tarih, inancı baskıyla ortadan kaldırmaya çalışanların değil, toplumsal gerçekleri anlamayı başaranların lehine işler.
Başörtüsünü yasaklayarak neyi kazanmayı umuyorlar? İnsanların vicdanlarına hükmedebileceklerini mi, yoksa yasaklarla toplumu kendi ideolojik kalıplarına sokabileceklerini mi düşünüyorlar? Bu yaklaşımın geçmişte neye mal olduğunu görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok.
Aliyev yönetiminin bu tutumu, yıllardır İsrail’le sürdürülen derin iş birliği ile birlikte değerlendirildiğinde, daha geniş bir siyasi zihniyetin yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Bir yandan egemenlik ve bağımsızlık söylemini öne çıkarırken diğer yandan insanların en temel haklarından biri olan inanç özgürlüğünü kısıtlamak, ciddi bir siyasi tutarsızlıktır.
Bu kararın er ya da geç geri alınacağına inanıyoruz. Çünkü yasaklar, toplumun gerçekleriyle çatıştığında sorunu çözmek yerine derinleştirir.
Bakalım Aliyev yönetimi, tarihin akışına karşı koymanın siyasi ve toplumsal bedelini ne kadar süre görmezden gelebilecek? Hiçbir iktidar, kendi siyasi iradesini toplumun vicdanından daha güçlü sanma yanılgısını sonsuza kadar sürdüremez.
#hicabaazadlıq #Azerbaycan #Freehijab
Sloganlardan Stratejiye: Kendini İnşa Seferberliği
Yirmi birinci asır, insanlık vicdanının en ağır sınavlarından birine sahne oluyor. Gazze'de bir halkın hayatı, yurdu ve geleceği tüm dünyanın gözleri önünde yok edilirken; Lübnan'dan Suriye'ye, Irak'tan İran'a, Afganistan'dan Yemen'e, Sudan'a kadar uzanan geniş bir coğrafya ateş altında. Kimi yerde işgal ve savaş, kimi yerde iç çatışmalar, kimi yerde ezilen azınlıklar, kimi yerde de halkların kendi yöneticilerinin zulmü ve siyasi baskısı altında varoluş mücadelesi vermesi...
İnsan ister istemez soruyor: Çareyi nerede veya kimde arayacağız? Nereye başvuracağız? Bu kadar büyük bir nüfusa, tarihî birikime, doğal kaynağa ve insan potansiyeline sahip bir dünya, nasıl oluyor da kaderine yön verecek ortak bir iradeyi ortaya koyamıyor?
Belki de asıl mesele, düşmanın ne kadar güçlü olduğundan çok, bizim neden bu kadar hazırlıksız, parçalı ve savunmasız olduğumuzdur.
Ordular Kimin İçin Var?
Seyyid Kutub'a atfedilen bir söz var; "İslam ülkeleri denen coğrafyanın çoğunda ordular, dış düşmana karşı değil, içeride yönetime yönelebilecek bir halk ayaklanmasını bastırmak üzere kurgulanmıştır."
Bir ordunun büyüklüğü, silahlarının modernliği ya da bütçesinin hacmi tek başına bağımsızlığı garanti etmez. Asıl mesele, o ordunun hangi iradeye bağlı olduğu, kimin güvenliğini sağladığı ve hangi amaç uğruna harekete geçirileceğidir. Bir iktidar kendi halkından gelecek itirazı dış tehditten daha büyük bir tehlike olarak görüyorsa, savunma kurumları zamanla ülkenin bağımsızlığını değil, rejimin devamını koruyan aygıtlara dönüşür.
Sonuçta tuhaf bir tablo çıkıyor ortaya: Kendi halkına karşı güçlü, dış baskı karşısında kırılgan devletler. Büyük ordulara sahip olduğu hâlde bölgesel gelişmeleri yönlendiremeyen yönetimler. Bağımsızlık söylemini dilinden düşürmediği hâlde kararlarında başkalarının kırmızı çizgilerini gözeten iktidarlar. Bunu yalnızca dış güçlerin başarısıyla açıklayamayız; içerideki siyasi tercihlerin, kurumsal zaafların ve toplumsal parçalanmışlığın da payı büyük.
Medet Umulanlar da Çıkmazın Parçasıysa
Kendisinden medet umulması gereken pek çok odak ya gönüllü ya da mecburi olarak düşmanla iş birliği içinde. Mahmud Abbas yönetimi, Arafat döneminden bu yana iliştirilmiş bir figür pozisyonu ve uzlaşma çizgisiyle Filistin halkının iradesi ile resmî siyaset arasındaki mesafeyi tartışmalı hâle getirdi. BAE, Bahreyn ve Fas İsrail'le normalleşti; Ürdün'ün ilişkileri daha uzun yıllara dayanıyor. Suudi Arabistan ve Mısır her ne kadar son dönemde bir adım geride dursalar da güvenlik hesapları onları mazlumdan çok mevcut düzenin yanında tutuyor. Körfezin diğer ülkelerinin ise bu trajedide neredeyse sesi bile çıkmıyor.
Bütün yönetimleri aynı kefeye koymak doğru olmaz; ancak ortak bir stratejinin yokluğu inkâr edilemez. Sonuçta halkların beklentileri ile yönetimlerin tercihleri arasındaki mesafe açılıyor ve Filistin, İslam dünyasının ortak iradesini harekete geçiren bir dava olmaktan uzaklaşıyor.
Türki cumhuriyetler ise büyük oranda bu oyunun dışında. Bazıları (Azerbaycan), İsrail'le stratejik ortaklığını gizleme gereği bile duymuyor. Bu da gösteriyor ki; Ortak tarih, dil ve kültür, ancak ortak çıkarlar, kurumlar ve uzun vadeli hedeflerle desteklendiğinde siyasi güce dönüşebiliyor.
Harap Olmuş Coğrafya, Dağılmış İrade
Haritaya baktığımızda yıkımın boyutu daha net görülüyor. Irak bitik, Suriye çaresiz, Libya yaralı, Lübnan paramparça, Sudan delik deşik, Somali yaralı. Her birinin hikâyesi farklı; ortak noktaları ise toplumların enerjisinin üretime, eğitime ve kalkınmaya değil, hayatta kalmaya ve parçalanmayı önlemeye harcanması.
Peki geriye kim kalıyor?
Afganistan diri ve kendi yolunda ilerliyor, ama yaralı. Bir yandan skolastik-mezhebi bakışın ötesine geçip İslam'ı günümüzün pratikleri ışığında yorumlayan içtihadi bir duruşa ulaşamamanın doğurduğu ideolojik kısıtlılık, değişimin önünde büyük bir engel olarak duruyor. Öte yandan dış müdahaleye direnmek ile kalıcı refah üretmek aynı şey değil.
Direnişin sürdürülebilir bir güce dönüşmesi için ekonomik bağımsızlık ve kapsayıcı bir gelecek kurma alanlarında da mesafe alınması gerekiyor.
Pakistan ve Türkiye ise fırtınalı bir denizde, büyük güçlerle doğrudan karşı karşıya gelmeden gemiyi yüzdürmeye, hasar almadan konumlarını güçlendirmeye ve fırsat kollamaya çalışıyorlar. Belirli şartlarda bu akılcı bir strateji olabilir; her cephede aynı anda meydan okumak, hazırlık tamamlanmadan çarpışmak imkânları hızla tüketir. Fakat belirleyici olan, kazanılan zamanın ne için kullanıldığıdır. Zaman yalnızca mevcut konumu korumaya harcanırsa ertelenen sorunlar daha ağır biçimde geri döner. Eğitime, üretime, teknolojiye ve kurumsal kapasiteye yatırılırsa gerçek bir stratejik avantaja dönüşür.
Türkiye açısından bu hayati bir mesele. Toplum kutuplaşmış, ekonomik sıkıntılar ortada, iktidarda ciddi bir metal yorgunluğu hissediliyor. Erdoğan sonrasının hesapları yapılıyor ama ufukta toplumun farklı kesimlerini ortak bir gelecekte buluşturabilecek güçlü, güvenilir ve hazırlıklı bir alternatif görünmüyor. Oysa soru yalnızca kimin yöneteceği değil, nasıl bir devlet ve toplum düzeniyle geleceğe yürüneceğidir. Güçlü bir ülke yalnızca güçlü bir liderle değil; sağlam kurumlar, nitelikli insan kaynağı, üretken bir ekonomi, adalet duygusu ve toplumsal güvenle ayakta durur.
Direnişin Kazandırdıkları, Yeniden İnşanın Sorumluluğu
İran, Yemen, Hizbullah ve Hamas ağır yaralar aldı. Buna rağmen 7 Ekim'den bu yana sergilenen direniş dillere destan oldu. Hamas, çok daha güçlü bir orduya karşı direnişin kitabını yazdı. İran ise Çin ve Rusya dahil, kendisinden sonraki on ülkenin toplam askerî harcamasından daha fazla bütçeye sahip ABD'ye kök söktürdü. ABD ve İsrail'in askerî, ekonomik ve propaganda gücüne rağmen beklentilerin aksine teslim olmadı; bilakis duruşunu daha da sağlamlaştırdı.
Karşı taraf öfkeli, ilerleyemiyor, onurlu bir çıkış yolu arıyor ama bulamıyor. Savaş öncesi duruma geri dönmek için can atıyor ama dönemiyor. Bu, sevindirici olduğu kadar öğretici bir tablo: Askerî üstünlük her zaman siyasi zafer getirmiyor; bir halkın iradesi kolay kırılmıyor.
Ama madalyonun öbür yüzü de var.
Kayıplar ağır, yaralar derin. Kayıpların telafisi, safların yeniden sıklaştırılması ve ayağa kalkılması için zamana, sabra ve stratejik akla ihtiyaç var. Bu yüzden bütün beklentiyi onların omuzlarına yüklemek doğru değil. Çünkü bir cephede direnmekle bir medeniyeti yeniden inşa etmek aynı şey değildir. Bir saldırıyı püskürtmek ile ekonomik bağımsızlığı kazanmak, düşmanın planını bozmak ile kendi planını hayata geçirmek arasında büyük mesafe var.
Medeniyetler yalnızca savaş meydanlarında değil; laboratuvarlarda, üniversitelerde, atölyelerde, fabrikalarda, okullarda, ailelerde ve insanların zihinlerinde kurulur. Öyleyse asıl soru şudur: Biz ne yapacağız?
Çıkış Yolu: İyilik Taraftarlarının Seferberliği
Bugün yapılması gereken, çatışmaların sonucunu beklemek değil, geleceğin hazırlığını bugünden başlatmaktır. Kazanılan zaman her aşamada, her dalda ve her alanda hazırlık yapmak için kullanılmalı.
Burada "iyilik taraftarları" derken kastettiğim, hangi siyasi görüşe, mezhebe, cemaate ya da düşünce geleneğine ait olursa olsun, gönlü İslam'dan ve insanlıktan yana olan, yeryüzünde her türlü zulmün, baskının ve haksızlığın sona ermesi için fikren veya fiilen çaba gösteren herkestir. Ortak payda aynı görüşte olmak değil; insan hayatına değer vermek, adaleti savunmak, haksızlık karşısında susmamak ve ait olduğu hinterlandın geleceği için sorumluluk almaktır.
Bu insanları harekete geçirmek için devlet planında, toplum planında, aile planında ve birey planında büyük bir seferberliğe ihtiyaç var. Yukarıdan bakınca bu ümmetin seferberliği; biraz aşağıda ülkelerin seferberliği, daha aşağıda halkın, derneklerin, vakıfların, cemaatlerin, partilerin, tarikatların, aşiretlerin, ailelerin ve nihayet bireylerin seferberliği.
Bu seferberliğin merkezinde öfke değil bilinç, slogan değil bilgi, hamaset değil çalışma, günü kurtaran çıkışlar değil uzun vadeli hazırlık olmalı. İyi niyet tek başına yetmez; bilgiyle, disiplinle, liyakatle ve kurumsal birikimle birleşmesi gerekir.
Herkesin Yapabileceği Bir Şey Var
Savaş anında eli silah tutan herkes cepheye koşar. Bugün de eli kalem tutan, eli tornavida tutan, taş üstüne taş koyabilen, topluma ve insanlığa faydası dokunabilecek herkesin ortaya koyacağı bir seferberlik gerekiyor.
Eli kalem tutan yazmalı, araştırmalı, düşünce üretmeli. Eli tornavida tutan üretmeli, onarmalı, geliştirmeli. Bilim insanı araştırmasını insanlığın yararına çevirmeli. Öğretmen düşünen, sorgulayan, sorumluluk alan nesiller yetiştirmeli. Girişimci üretim kapasitesini artırmalı, esnaf işini hakkıyla yapmalı, çiftçi toprağın verimini yükseltmeli.
Gazeteci hakikati aramalı, akademisyen bilgisini toplumun ihtiyaçlarıyla buluşturmalı, sivil toplum insanların enerjisini kalıcı ve faydalı işlere yöneltmeli. Kadınlar, gençler, yaşlılar; herkes imkânı ve yeteneği ölçüsünde bu büyük çabanın parçası olmalı.
Burada seferberlikten kastım, insanların hayatını tek bir merkezin emrine vermek ya da toplumu sürekli olağanüstü hâl psikolojisinde yaşatmak değil. Tersine, bireylerin kabiliyetlerini geliştirebildiği, özgürce düşünebildiği, adil şartlarda çalışıp emeğinin karşılığını alabildiği bir düzen kurmak. Seferberlik, herkesten aynı işi yapmasını istemek değil; herkesin yapabileceği en iyi işi yapabileceği bir düzen oluşturmaktır.
Refahın Anlamını Yeniden Düşünmek
Seferberlik, refahı hiçe saymak değil onu yeniden tanımlamaktır; ama yan gelip yatma, keyif sürme zamanı değil.
Çalışma düzenimizi, eğitimimizi ve önceliklerimizi buna göre yeniden kurmalıyız. Batı dünyasında gelişmişliğin yüksekliği sayesinde ulaşılan tüketim odaklı refah hayallerini de gözden geçirmek zorundayız.
Nitekim Almanya'da iş dünyası yetkilileri, mevcut çalışma saatleri ve bu sistem üzerine kurulu üretim altyapısıyla uzun süre refahı koruyamayacaklarını ifade edip devletten adım atmasını bekliyorlar.
İnsanların daha iyi yaşamak istemesi elbette doğal. Mesele refahın kendisi değil, nasıl üretildiği. Üretim gücünü kaybederken tüketimini artıran, teknolojisini başkasından satın alan, temel ihtiyaçlarında dışa bağımlı olan bir toplum, kendini refah içinde sansa bile kırılgandır.
Çin'in uzun vadeli sanayi politikaları, altyapı yatırımları ve teknoloji çabaları bu açıdan incelenmeye değer. Elbette Çin modelinin her unsuru başka toplumlara aktarılamaz; alınacak ders, kalkınmanın tesadüfe bırakılmaması; planlama, eğitim ve kararlı yatırımla desteklenmesidir.
İslam dünyası tüketen değil üreten, başkasının teknolojisini bekleyen değil kendisininkini geliştiren bir yapıya yönelmek zorunda.
Köylerden Üniversitelere: Her Yer Bir Yeniden Doğuş Alanı
Bu dönüşümde hiçbir alan önemsiz değil.
Köyler tarımsal verimliliğin ve gıda güvenliğinin merkezi olmalı.
Kentler yalnızca beton yığını değil, nitelikli üretimin, kültürün ve dayanışmanın merkezi olmalı.
Okullar ezberleyen değil düşünen, sorgulayan, problem çözen insanlar yetiştirmeli.
Üniversiteler diploma dağıtan kurumlar olmaktan çıkıp bilimsel araştırmanın ve bağımsız düşüncenin yuvası olmalı.
Fabrikalar yalnızca kâr üretmemeli; bilgi ve becerinin biriktiği, yeni teknolojilerin geliştiği yerler olmalı.
Sanat insanın ufkunu genişletmeli, medya toplumun dikkatini magazine ve gündelik çekişmelere hapsetmek yerine dünyayı anlama imkânı sunmalı.
Tribünler bile yalnızca öfkenin değil, gençlerin enerjisini ve ortak sorumluluk duygusunu besleyen bir kültürün parçası olmalı.
Bunun için önce zihinsel bir değişim lazım: Başkalarının ne yapmadığına bakıp öfkelenmekten, bizim ne yapabileceğimizi düşünmeye geçmek.
Dışarıdan bir kurtarıcı beklemekten kendi kapasitemizi inşa etmeye yönelmek. Başarısızlıklarımızı yalnızca düşmanın gücüyle açıklamak yerine kendi eksiklerimizle yüzleşmek.
Bu, sorumluluğu mağdurların üzerine yıkmak değildir; işgali ve zulmü mazur göstermek hiç değildir. Haksızlık karşısında etkili olabilmenin şartlarını oluşturmak için gerekli bir muhasebedir.
Önce Yöneticiler, Sonra Bütün Toplum
Böyle bir dönüşüm kendiliğinden olmaz. Devlet yöneticileri, akil adamlar, kanaat önderleri, bilim ve sanat insanları, iş dünyası, akademi ve ilmî-dinî merkezler öncülük etmeli; önce kendilerinden başlamalı.
Topluma yalnızca öğüt vermekle kalmayıp kendi hayatlarında, kurumlarında ve kararlarında örnek olmalılar. Adaleti savunan yönetim önce kendi kararlarında adil olmalı. Gençleri çalışmaya çağıran toplum, gençlerin önündeki engelleri kaldırmalı.
Kadınların ve gençlerin potansiyelinden yararlanmak isteyen ülke, onların eğitimine, güvenliğine, özgürlüğüne ve ekonomik hayata katılımına yatırım yapmalı.
Bu zihinsel dönüşümün önemli bir ayağı, devlet kapısının bir geçim kapısı olarak görülmesinden vazgeçmektir.
Kamu görevi, güvenceli bir maaşa ve kendini güvenceye alan bir koltuğa giden yol değil; topluma karşı taşınan bir emanettir.
Gençlerin en parlak zihinleri hayallerini "bir şekilde devlet kapısında iş bulmak" etrafında kurdukça üretim, girişimcilik ve bilim yoksullaşır. Devlet, insanlara iş veren bir kapı olmaktan çok, insanların üretebileceği şartları hazırlayan bir yapı olmalıdır.
Bunun yanında, başta gençler ve kadınlar olmak üzere, yoğun bir bilinçlendirme çalışması başlamalı. İslam dünyasının tarihini, bugünkü gerçeklerini, geriliğinin nedenlerini, dünya sisteminin nasıl işlediğini ve geleceğe dair imkânlarını kavrayan nesiller yetiştirmeliyiz. Çünkü dünyada yalnızca haklı olmak yetmiyor; haklılığı koruyacak, savunacak ve kalıcı sonuca çevirecek bilgiye, güce, kurumsal yapıya ve toplumsal dayanışmaya da ihtiyaç var.
Kaybedecek Zaman Yok
İslam dünyasının önünde kolay bir yol yok. Savaşların, işgallerin ve bağımlılıkların birdenbire sona ermesini beklemek gerçekçi değil. Ama şartların ağırlığı, kendi geleceğimizi inşa etmeyi engellemez; hazırlığı daha da acil kılar.
Bugün Gazze'ye üzülürken yarının Gazze'lerini önleyebilecek bir güç inşa etmek zorundayız. Lübnan'ın, Suriye'nin, Irak'ın, Sudan'ın yıkımını izlerken yalnızca yardım göndermeyi değil, bu toplumların yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak bilgi ve üretim kapasitesini geliştirmeyi de düşünmeliyiz. Filistin için adalet isterken kendi toplumlarımızda da adaletin, liyakatin ve hukukun üstünlüğünün yerleşmesi için çalışmalıyız.
Bir ümmetin yeniden ayağa kalkışı yalnızca cephelerdeki zaferle ölçülmez. Çocuklarını nasıl yetiştirdiğiyle, gençlerine hangi imkânları sunduğuyla, bilim insanlarının ne ürettiğiyle, fabrikalarının ne geliştirdiğiyle, ekonomisinin ne kadar bağımsız olduğuyla, kurumlarının ne kadar adil işlediğiyle ve toplumunun ne ölçüde dayanışma içinde olduğuyla ölçülür.
Belki bugün her cephede sonuç alacak durumda değiliz. Belki imkânlarımız sınırlı, yaralarımız derin, yolumuz uzun. Ama bugünkü yetersizliklerimizi yarının kaderi yapmak zorunda değiliz. Çünkü bir ümmetin kaderi yalnızca kendisine yapılanlarla değil, yapılanlar karşısında neyi başarabildiğiyle de şekillenir.
Ve bunun için kaybedecek bir anımız yok.
Hadis-i şerif:
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün sahabileriyle yürürken yol kenarında oturan ve elindeki çubukla/çöple toprağı karıştıran bir adama selam verir. Dönüşte ise aynı adam hiçbir şey yapmadan bomboş oturmaktadır ve Hz. Peygamber bu defa ona selam vermez.
Sahabiler hikmetini sorduklarında Allah Rasûlü şöyle buyurur:
“Giderken elindeki çubukla da olsa toprağı karıştırıyor, meşgul oluyordu; boş durmuyordu. O yüzden selam verdim. Dönüşte ise hiçbir şey yapmadan tamamen boş oturduğu için selam vermedim.”
Sloganlardan Stratejiye: Kendini İnşa Seferberliği
@nacihanpolat
Yirmi birinci asır, insanlık vicdanının en ağır sınavlarından birine sahne oluyor. Gazze'de bir halkın hayatı, yurdu ve geleceği tüm dünyanın gözleri önünde yok edilirken; Lübnan'dan Suriye'ye, Irak'tan İran'a, Afganistan'dan Yemen'e, Sudan'a kadar uzanan geniş bir coğrafya ateş altında. Kimi yerde işgal ve savaş, kimi yerde iç çatışmalar, kimi yerde ezilen azınlıklar, kimi yerde de halkların kendi yöneticilerinin zulmü ve siyasi baskısı altında varoluş mücadelesi vermesi...
İnsan ister istemez soruyor: Çareyi nerede veya kimde arayacağız? Nereye başvuracağız? Bu kadar büyük bir nüfusa, tarihî birikime, doğal kaynağa ve insan potansiyeline sahip bir dünya, nasıl oluyor da kaderine yön verecek ortak bir iradeyi ortaya koyamıyor?
Belki de asıl mesele, düşmanın ne kadar güçlü olduğundan çok, bizim neden bu kadar hazırlıksız, parçalı ve savunmasız olduğumuzdur.
Ordular Kimin İçin Var?
Seyyid Kutub'a atfedilen bir söz var; "İslam ülkeleri denen coğrafyanın çoğunda ordular, dış düşmana karşı değil, içeride yönetime yönelebilecek bir halk ayaklanmasını bastırmak üzere kurgulanmıştır."
Bir ordunun büyüklüğü, silahlarının modernliği ya da bütçesinin hacmi tek başına bağımsızlığı garanti etmez. Asıl mesele, o ordunun hangi iradeye bağlı olduğu, kimin güvenliğini sağladığı ve hangi amaç uğruna harekete geçirileceğidir. Bir iktidar kendi halkından gelecek itirazı dış tehditten daha büyük bir tehlike olarak görüyorsa, savunma kurumları zamanla ülkenin bağımsızlığını değil, rejimin devamını koruyan aygıtlara dönüşür.
Sonuçta tuhaf bir tablo çıkıyor ortaya: Kendi halkına karşı güçlü, dış baskı karşısında kırılgan devletler. Büyük ordulara sahip olduğu hâlde bölgesel gelişmeleri yönlendiremeyen yönetimler. Bağımsızlık söylemini dilinden düşürmediği hâlde kararlarında başkalarının kırmızı çizgilerini gözeten iktidarlar. Bunu yalnızca dış güçlerin başarısıyla açıklayamayız; içerideki siyasi tercihlerin, kurumsal zaafların ve toplumsal parçalanmışlığın da payı büyük.
Medet Umulanlar da Çıkmazın Parçasıysa
Kendisinden medet umulması gereken pek çok odak ya gönüllü ya da mecburi olarak düşmanla iş birliği içinde. Mahmud Abbas yönetimi, Arafat döneminden bu yana iliştirilmiş bir figür pozisyonu ve uzlaşma çizgisiyle Filistin halkının iradesi ile resmî siyaset arasındaki mesafeyi tartışmalı hâle getirdi. BAE, Bahreyn ve Fas İsrail'le normalleşti; Ürdün'ün ilişkileri daha uzun yıllara dayanıyor. Suudi Arabistan ve Mısır her ne kadar son dönemde bir adım geride dursalar da güvenlik hesapları onları mazlumdan çok mevcut düzenin yanında tutuyor. Körfezin diğer ülkelerinin ise bu trajedide neredeyse sesi bile çıkmıyor.
Bütün yönetimleri aynı kefeye koymak doğru olmaz; ancak ortak bir stratejinin yokluğu inkâr edilemez. Sonuçta halkların beklentileri ile yönetimlerin tercihleri arasındaki mesafe açılıyor ve Filistin, İslam dünyasının ortak iradesini harekete geçiren bir dava olmaktan uzaklaşıyor.
Türki cumhuriyetler ise büyük oranda bu oyunun dışında. Bazıları (Azerbaycan), İsrail'le stratejik ortaklığını gizleme gereği bile duymuyor. Bu da gösteriyor ki; Ortak tarih, dil ve kültür, ancak ortak çıkarlar, kurumlar ve uzun vadeli hedeflerle desteklendiğinde siyasi güce dönüşebiliyor.
Harap Olmuş Coğrafya, Dağılmış İrade
Haritaya baktığımızda yıkımın boyutu daha net görülüyor. Irak bitik, Suriye çaresiz, Libya yaralı, Lübnan paramparça, Sudan delik deşik, Somali yaralı. Her birinin hikâyesi farklı; ortak noktaları ise toplumların enerjisinin üretime, eğitime ve kalkınmaya değil, hayatta kalmaya ve parçalanmayı önlemeye harcanması.
Peki geriye kim kalıyor?
Afganistan diri ve kendi yolunda ilerliyor, ama yaralı. Bir yandan skolastik-mezhebi bakışın ötesine geçip İslam'ı günümüzün pratikleri ışığında yorumlayan içtihadi bir duruşa ulaşamamanın doğurduğu ideolojik kısıtlılık, değişimin önünde büyük bir engel olarak duruyor. Öte yandan dış müdahaleye direnmek ile kalıcı refah üretmek aynı şey değil. Direnişin sürdürülebilir bir güce dönüşmesi için ekonomik bağımsızlık ve kapsayıcı bir gelecek kurma alanlarında da mesafe alınması gerekiyor.
Pakistan ve Türkiye ise fırtınalı bir denizde, büyük güçlerle doğrudan karşı karşıya gelmeden gemiyi yüzdürmeye, hasar almadan konumlarını güçlendirmeye ve fırsat kollamaya çalışıyorlar. Belirli şartlarda bu akılcı bir strateji olabilir; her cephede aynı anda meydan okumak, hazırlık tamamlanmadan çarpışmak imkânları hızla tüketir. Fakat belirleyici olan, kazanılan zamanın ne için kullanıldığıdır. Zaman yalnızca mevcut konumu korumaya harcanırsa ertelenen sorunlar daha ağır biçimde geri döner. Eğitime, üretime, teknolojiye ve kurumsal kapasiteye yatırılırsa gerçek bir stratejik avantaja dönüşür.
Türkiye açısından bu hayati bir mesele. Toplum kutuplaşmış, ekonomik sıkıntılar ortada, iktidarda ciddi bir metal yorgunluğu hissediliyor. Erdoğan sonrasının hesapları yapılıyor ama ufukta toplumun farklı kesimlerini ortak bir gelecekte buluşturabilecek güçlü, güvenilir ve hazırlıklı bir alternatif görünmüyor. Oysa soru yalnızca kimin yöneteceği değil, nasıl bir devlet ve toplum düzeniyle geleceğe yürüneceğidir. Güçlü bir ülke yalnızca güçlü bir liderle değil; sağlam kurumlar, nitelikli insan kaynağı, üretken bir ekonomi, adalet duygusu ve toplumsal güvenle ayakta durur.
Direnişin Kazandırdıkları, Yeniden İnşanın Sorumluluğu
İran, Yemen, Hizbullah ve Hamas ağır yaralar aldı. Buna rağmen 7 Ekim'den bu yana sergilenen direniş dillere destan oldu. Hamas, çok daha güçlü bir orduya karşı direnişin kitabını yazdı. İran ise Çin ve Rusya dahil, kendisinden sonraki on ülkenin toplam askerî harcamasından daha fazla bütçeye sahip ABD'ye kök söktürdü. ABD ve İsrail'in askerî, ekonomik ve propaganda gücüne rağmen beklentilerin aksine teslim olmadı; bilakis duruşunu daha da sağlamlaştırdı.
Karşı taraf öfkeli, ilerleyemiyor, onurlu bir çıkış yolu arıyor ama bulamıyor. Savaş öncesi duruma geri dönmek için can atıyor ama dönemiyor. Bu, sevindirici olduğu kadar öğretici bir tablo: Askerî üstünlük her zaman siyasi zafer getirmiyor; bir halkın iradesi kolay kırılmıyor.
Ama madalyonun öbür yüzü de var.
Kayıplar ağır, yaralar derin. Kayıpların telafisi, safların yeniden sıklaştırılması ve ayağa kalkılması için zamana, sabra ve stratejik akla ihtiyaç var. Bu yüzden bütün beklentiyi onların omuzlarına yüklemek doğru değil. Çünkü bir cephede direnmekle bir medeniyeti yeniden inşa etmek aynı şey değildir. Bir saldırıyı püskürtmek ile ekonomik bağımsızlığı kazanmak, düşmanın planını bozmak ile kendi planını hayata geçirmek arasında büyük mesafe var.
Medeniyetler yalnızca savaş meydanlarında değil; laboratuvarlarda, üniversitelerde, atölyelerde, fabrikalarda, okullarda, ailelerde ve insanların zihinlerinde kurulur. Öyleyse asıl soru şudur: Biz ne yapacağız?
Çıkış Yolu: İyilik Taraftarlarının Seferberliği
Bugün yapılması gereken, çatışmaların sonucunu beklemek değil, geleceğin hazırlığını bugünden başlatmaktır. Kazanılan zaman her aşamada, her dalda ve her alanda hazırlık yapmak için kullanılmalı.
Burada "iyilik taraftarları" derken kastettiğim, hangi siyasi görüşe, mezhebe, cemaate ya da düşünce geleneğine ait olursa olsun, gönlü İslam'dan ve insanlıktan yana olan, yeryüzünde her türlü zulmün, baskının ve haksızlığın sona ermesi için fikren veya fiilen çaba gösteren herkestir. Ortak payda aynı görüşte olmak değil; insan hayatına değer vermek, adaleti savunmak, haksızlık karşısında susmamak ve ait olduğu hinterlandın geleceği için sorumluluk almaktır.
Bu insanları harekete geçirmek için devlet planında, toplum planında, aile planında ve birey planında büyük bir seferberliğe ihtiyaç var. Yukarıdan bakınca bu ümmetin seferberliği; biraz aşağıda ülkelerin seferberliği, daha aşağıda halkın, derneklerin, vakıfların, cemaatlerin, partilerin, tarikatların, aşiretlerin, ailelerin ve nihayet bireylerin seferberliği.
Bu seferberliğin merkezinde öfke değil bilinç, slogan değil bilgi, hamaset değil çalışma, günü kurtaran çıkışlar değil uzun vadeli hazırlık olmalı. İyi niyet tek başına yetmez; bilgiyle, disiplinle, liyakatle ve kurumsal birikimle birleşmesi gerekir.
Herkesin Yapabileceği Bir Şey Var
Savaş anında eli silah tutan herkes cepheye koşar. Bugün de eli kalem tutan, eli tornavida tutan, taş üstüne taş koyabilen, topluma ve insanlığa faydası dokunabilecek herkesin ortaya koyacağı bir seferberlik gerekiyor.
Eli kalem tutan yazmalı, araştırmalı, düşünce üretmeli. Eli tornavida tutan üretmeli, onarmalı, geliştirmeli. Bilim insanı araştırmasını insanlığın yararına çevirmeli. Öğretmen düşünen, sorgulayan, sorumluluk alan nesiller yetiştirmeli. Girişimci üretim kapasitesini artırmalı, esnaf işini hakkıyla yapmalı, çiftçi toprağın verimini yükseltmeli.
Gazeteci hakikati aramalı, akademisyen bilgisini toplumun ihtiyaçlarıyla buluşturmalı, sivil toplum insanların enerjisini kalıcı ve faydalı işlere yöneltmeli. Kadınlar, gençler, yaşlılar; herkes imkânı ve yeteneği ölçüsünde bu büyük çabanın parçası olmalı.
Burada seferberlikten kastım, insanların hayatını tek bir merkezin emrine vermek ya da toplumu sürekli olağanüstü hâl psikolojisinde yaşatmak değil. Tersine, bireylerin kabiliyetlerini geliştirebildiği, özgürce düşünebildiği, adil şartlarda çalışıp emeğinin karşılığını alabildiği bir düzen kurmak. Seferberlik, herkesten aynı işi yapmasını istemek değil; herkesin yapabileceği en iyi işi yapabileceği bir düzen oluşturmaktır.
Refahın Anlamını Yeniden Düşünmek
Seferberlik, refahı hiçe saymak değil onu yeniden tanımlamaktır; ama yan gelip yatma, keyif sürme zamanı değil.
Çalışma düzenimizi, eğitimimizi ve önceliklerimizi buna göre yeniden kurmalıyız. Batı dünyasında gelişmişliğin yüksekliği sayesinde ulaşılan tüketim odaklı refah hayallerini de gözden geçirmek zorundayız.
Nitekim Almanya'da iş dünyası yetkilileri, mevcut çalışma saatleri ve bu sistem üzerine kurulu üretim altyapısıyla uzun süre refahı koruyamayacaklarını ifade edip devletten adım atmasını bekliyorlar.
İnsanların daha iyi yaşamak istemesi elbette doğal. Mesele refahın kendisi değil, nasıl üretildiği. Üretim gücünü kaybederken tüketimini artıran, teknolojisini başkasından satın alan, temel ihtiyaçlarında dışa bağımlı olan bir toplum, kendini refah içinde sansa bile kırılgandır.
Çin'in uzun vadeli sanayi politikaları, altyapı yatırımları ve teknoloji çabaları bu açıdan incelenmeye değer. Elbette Çin modelinin her unsuru başka toplumlara aktarılamaz; alınacak ders, kalkınmanın tesadüfe bırakılmaması; planlama, eğitim ve kararlı yatırımla desteklenmesidir.
İslam dünyası tüketen değil üreten, başkasının teknolojisini bekleyen değil kendisininkini geliştiren bir yapıya yönelmek zorunda.
Köylerden Üniversitelere: Her Yer Bir Yeniden Doğuş Alanı
Bu dönüşümde hiçbir alan önemsiz değil.
Köyler tarımsal verimliliğin ve gıda güvenliğinin merkezi olmalı.
Kentler yalnızca beton yığını değil, nitelikli üretimin, kültürün ve dayanışmanın merkezi olmalı.
Okullar ezberleyen değil düşünen, sorgulayan, problem çözen insanlar yetiştirmeli.
Üniversiteler diploma dağıtan kurumlar olmaktan çıkıp bilimsel araştırmanın ve bağımsız düşüncenin yuvası olmalı.
Fabrikalar yalnızca kâr üretmemeli; bilgi ve becerinin biriktiği, yeni teknolojilerin geliştiği yerler olmalı.
Sanat insanın ufkunu genişletmeli, medya toplumun dikkatini magazine ve gündelik çekişmelere hapsetmek yerine dünyayı anlama imkânı sunmalı.
Tribünler bile yalnızca öfkenin değil, gençlerin enerjisini ve ortak sorumluluk duygusunu besleyen bir kültürün parçası olmalı.
Bunun için önce zihinsel bir değişim lazım: Başkalarının ne yapmadığına bakıp öfkelenmekten, bizim ne yapabileceğimizi düşünmeye geçmek.
Dışarıdan bir kurtarıcı beklemekten kendi kapasitemizi inşa etmeye yönelmek. Başarısızlıklarımızı yalnızca düşmanın gücüyle açıklamak yerine kendi eksiklerimizle yüzleşmek.
Bu, sorumluluğu mağdurların üzerine yıkmak değildir; işgali ve zulmü mazur göstermek hiç değildir. Haksızlık karşısında etkili olabilmenin şartlarını oluşturmak için gerekli bir muhasebedir.
Önce Yöneticiler, Sonra Bütün Toplum
Böyle bir dönüşüm kendiliğinden olmaz. Devlet yöneticileri, akil adamlar, kanaat önderleri, bilim ve sanat insanları, iş dünyası, akademi ve ilmî-dinî merkezler öncülük etmeli; önce kendilerinden başlamalı.
Topluma yalnızca öğüt vermekle kalmayıp kendi hayatlarında, kurumlarında ve kararlarında örnek olmalılar. Adaleti savunan yönetim önce kendi kararlarında adil olmalı. Gençleri çalışmaya çağıran toplum, gençlerin önündeki engelleri kaldırmalı.
Kadınların ve gençlerin potansiyelinden yararlanmak isteyen ülke, onların eğitimine, güvenliğine, özgürlüğüne ve ekonomik hayata katılımına yatırım yapmalı.
Bu zihinsel dönüşümün önemli bir ayağı, devlet kapısının bir geçim kapısı olarak görülmesinden vazgeçmektir.
Kamu görevi, güvenceli bir maaşa ve kendini güvenceye alan bir koltuğa giden yol değil; topluma karşı taşınan bir emanettir.
Gençlerin en parlak zihinleri hayallerini "bir şekilde devlet kapısında iş bulmak" etrafında kurdukça üretim, girişimcilik ve bilim yoksullaşır. Devlet, insanlara iş veren bir kapı olmaktan çok, insanların üretebileceği şartları hazırlayan bir yapı olmalıdır.
Bunun yanında, başta gençler ve kadınlar olmak üzere, yoğun bir bilinçlendirme çalışması başlamalı. İslam dünyasının tarihini, bugünkü gerçeklerini, geriliğinin nedenlerini, dünya sisteminin nasıl işlediğini ve geleceğe dair imkânlarını kavrayan nesiller yetiştirmeliyiz. Çünkü dünyada yalnızca haklı olmak yetmiyor; haklılığı koruyacak, savunacak ve kalıcı sonuca çevirecek bilgiye, güce, kurumsal yapıya ve toplumsal dayanışmaya da ihtiyaç var.
Kaybedecek Zaman Yok
İslam dünyasının önünde kolay bir yol yok. Savaşların, işgallerin ve bağımlılıkların birdenbire sona ermesini beklemek gerçekçi değil. Ama şartların ağırlığı, kendi geleceğimizi inşa etmeyi engellemez; hazırlığı daha da acil kılar.
Bugün Gazze'ye üzülürken yarının Gazze'lerini önleyebilecek bir güç inşa etmek zorundayız. Lübnan'ın, Suriye'nin, Irak'ın, Sudan'ın yıkımını izlerken yalnızca yardım göndermeyi değil, bu toplumların yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak bilgi ve üretim kapasitesini geliştirmeyi de düşünmeliyiz. Filistin için adalet isterken kendi toplumlarımızda da adaletin, liyakatin ve hukukun üstünlüğünün yerleşmesi için çalışmalıyız.
Bir ümmetin yeniden ayağa kalkışı yalnızca cephelerdeki zaferle ölçülmez. Çocuklarını nasıl yetiştirdiğiyle, gençlerine hangi imkânları sunduğuyla, bilim insanlarının ne ürettiğiyle, fabrikalarının ne geliştirdiğiyle, ekonomisinin ne kadar bağımsız olduğuyla, kurumlarının ne kadar adil işlediğiyle ve toplumunun ne ölçüde dayanışma içinde olduğuyla ölçülür.
Belki bugün her cephede sonuç alacak durumda değiliz. Belki imkânlarımız sınırlı, yaralarımız derin, yolumuz uzun. Ama bugünkü yetersizliklerimizi yarının kaderi yapmak zorunda değiliz. Çünkü bir ümmetin kaderi yalnızca kendisine yapılanlarla değil, yapılanlar karşısında neyi başarabildiğiyle de şekillenir.
Ve bunun için kaybedecek bir anımız yok.
Hadis-i şerif:
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün sahabileriyle yürürken yol kenarında oturan ve elindeki çubukla/çöple toprağı karıştıran bir adama selam verir. Dönüşte ise aynı adam hiçbir şey yapmadan bomboş oturmaktadır ve Hz. Peygamber bu defa ona selam vermez.
Sahabiler hikmetini sorduklarında Allah Rasûlü şöyle buyurur:
“Giderken elindeki çubukla da olsa toprağı karıştırıyor, meşgul oluyordu; boş durmuyordu. O yüzden selam verdim. Dönüşte ise hiçbir şey yapmadan tamamen boş oturduğu için selam vermedim.”
İnsanların bugün “Altcoin rallisi ne zaman gelecek?” diye sorduklarında kafalarında canlandırdıkları şey ile geçmişte gerçekte yaşanan yapı birbirine hiç benzemiyor.
İnsanların zihnindeki model genelde şu: Bitcoin yükselir, sonra durur, para altcoinlere geçer ve piyasanın büyük kısmı haftalarca hatta aylarca birlikte yükselir.
Oysa veriye baktığımızda geçmişte de altcoin piyasasının böyle tek parça hareket etmediğini görüyoruz. Güçlü dönemler kısa pencereler halinde geliyor, liderler hızla değişiyor ve her coin bu harekete eşit şekilde katılmıyor.
2017 ve 2020–2021 dönemlerinde geniş katılım bugüne göre daha güçlüydü ama Altcoinlerin en az %70’inin hem pozitif olduğu hem de Bitcoin’i geçtiği günler aylarca kesintisiz devam etmiyordu. En güçlü seriler yaklaşık maksimum 20–25 günlük pencereler halinde oluşuyordu.
Dolayısıyla geçmişi ya insanlar yanlış hatırlıyor, ya gerçekten piyasada değillerdi ya da bu bir algı meselesi. Altcoin rallisi doğru birkaç haftalık pencereyi yakalamaktan ibaretti ve yıllardır insanlar bu 20-25 günlük pencereyi yakalar mıyım acaba diye aslında bekliyor.
Günümüze doğru yaklaştıkça bu pencerenin yalnızca kısa olması değil, aynı zamanda daha dar olması gerçeği karşımıza çıkıyor. Son dönemde toplam performansın çok daha büyük kısmı küçük bir lider grubunda yoğunlaşıyor. 2017 döngüsünde toplam performansın yaklaşık %55’i en güçlü %10’luk gruptan gelirken, 2024–2026 döneminde bu oran yaklaşık %87’ye çıkıyor.
Bu ayrışmayı daha net görmek için en güçlü %20’lik grubu piyasanın dışına çıkardığımızda tablo daha da belirginleşiyor. 2017 ve 2020 gibi dönemlerde liderleri çıkardıktan sonra bile piyasanın geri kalanı pozitif kalabiliyordu. 2024, 2025 ve 2026’da ise kalan evrenin medyan getirisi negatif.
İlk olarak şu soruya bakalım: Geçmişte gerçekten “her şeyin birlikte gittiği” dönemler ne kadar sık yaşanıyordu?
Burada “güçlü geniş katılım” dediğim şey oldukça yüksek bir çıta. Altcoinlerin en az %70’inin son 20 günlük dönemde pozitif olması ve aynı zamanda Bitcoin’den de daha iyi performans göstermesi gerekiyor. Yani birkaç coinin yükselmesini değil, piyasanın gerçekten büyük bölümünün birlikte hareket ettiği dönemleri arıyoruz.
Grafik bu dönemlerin geçmişte de sürekli olmadığını açık biçimde gösteriyor. 2017’de günlerin yalnızca %18,8’i, 2020’de %17,8’i, 2021’de ise %22,5’i bu koşulu karşılamış. Yani hafızamızdaki “2017’de veya 2021’de uzun süre altcoinler gidiyordu” görüntüsü gerçeği yansıtmıyor. Güçlü altcoin pencereleri o dönemlerde bile yılın küçük bir bölümünü oluşturuyordu.
Fakat son yıllarda önemli bir değişim var. 2024’te bu oran %5,5’e, 2025’te %6’ya ve 2026’da şu ana kadar yalnızca %2,3’e gerilemiş durumda. Üstelik 2026’da bu kadar geniş katılımın kesintisiz sürdüğü en uzun dönem sadece iki gün.
İkinci grafik ise bence bugünkü piyasanın neden farklı hissettirdiğini daha iyi anlatıyor.
Burada toplam performansın ne kadarının en iyi performans gösteren %10’luk coin grubundan geldiğine bakıyoruz. Oran yükseldikçe piyasa birkaç güçlü coine daha fazla bağımlı hale geliyor.
2017’de en güçlü %10’luk grubun katkısı yaklaşık %54,5, 2020’de %53,3 ve 2021’de %59,7 civarındaydı. Yani lider coinler elbette vardı ve geçmişte de bütün altcoinler eşit performans göstermiyordu.
Fakat 2022’de bu oran %81’e, 2025’te ise %94,6’ya kadar çıkmış. 2026’da da yaklaşık %79,8 seviyesinde.
Bunun basit karşılığı şu:
Eskiden kazanç daha geniş bir gruba dağılıyordu. Bugün piyasanın toplam performansı birkaç kazanana çok daha bağımlı.
Dolayısıyla sosyal medyada birkaç coinin %100–200 yükseldiğini görmek, piyasanın geri kalanının da aynı şeyi yaşadığı anlamına gelmiyor, hiç bir zaman da gelmedi ama birkaç çok güçlü kazanan bütün piyasa hakkında sahip olduğumuz algıyı bozabiliyor.
Üçüncü grafik de bunu test etmek için en güçlü soruyu soruyor:
Peki liderleri tamamen çıkarırsak geriye ne kalıyor?
Her yıl en iyi performans gösteren %20’lik grubu çıkarıp kalan coinlerin tipik 20 günlük performansına baktığımızda fark çok daha net hale geliyor.
2017’de liderleri çıkardıktan sonra bile geride kalan piyasa yaklaşık +%5,6 getiri üretebiliyordu. 2020’de +%2,6, 2021’de ise hâlâ hafif pozitif bir yapı vardı.
Sonrasında tablo değişiyor.
2022’de kalan piyasa -%11,1, 2024’te -%3,8, 2025’te -%10,8 ve 2026’da yaklaşık -%5.
Bir piyasada en iyi birkaç coini çıkardığınızda geri kalan grup da para kazanıyorsa, orada gerçekten genişleyen bir hareketten bahsedebilirsiniz ama liderleri çıkarınca geriye negatif bir piyasa kalıyorsa, gördüğünüz şey bir grup lider coinin rallisidir.
Dolayısıyla bu üç grafiği birlikte okuduğumuzda tarih bize farklı bir hikâye anlatıyor.
Altcoin rallileri geçmişte de insanların hatırladığı kadar uzun değildi. Çoğu zaman birkaç haftalık güçlü pencerelerden oluşuyordu. İnsanlar yıllardır aslında yıl boyu süren bir “altseason” değil, doğru 20–30 günlük pencereyi yakalamaya çalışıyor.
Bugünkü piyasanın farkı yalnızca pencerenin kısa olması değil.
Pencere daha seyrek açılıyor, daha kısa açık kalıyor ve içeride kazanan coin sayısı geçmişe göre daha az.
Bu yüzden “Altcoin rallisi ne zaman gelecek?” sorusu tek başına bir şey anlatmıyor. Hatta çoğu zaman size de bir şey katmıyor.
Asıl sorulması gereken şey şu:
Piyasa gerçekten genişliyor mu, yoksa birkaç coin mi yükseliyor?
Çünkü geçmişte de altseason bir “sezon” değildi. Daha çok kısa süreli bir fırsat penceresiydi.
Son yıllarda ise o pencerenin açılması tek başına yetmiyor. Hangi coinlerin bu harekete gerçekten katıldığını, hangilerinin geride kaldığını ve sermayenin hangi alanlara aktığını daha da sıkı takip etmek gerekiyor.
Bu da artık daha pasif bir yaklaşım yerine, gelişmeleri güncel olarak izlemeyi ve portföy dağılımını piyasanın değişen yapısına göre dengeli biçimde güncellemeyi gerektiriyor.
Herkes emin olsun, rahat olsun…
Türkiye Cumhuriyeti ne ilkelerinden ne de ulusal çıkarlarından taviz verir. Biz, bize güvenen hiçbir dostumuzu, hiçbir kardeşimizi yarı yolda bırakmayız.
Sevgili @HMBakanligi@ticaret dönerin kilosunu 10,000 TLye satan bu merhametsiz nee kadar vergi vermiş?
Günde 200 KG döner sattığı söyleniyor
Günlük 2,000,000 TL
Aylık 60,000,000 TL
Yıllık 720,000,000 TL
Ne kadar Vergi vermiş? Mİ?
Muhsin Kızılkaya’nın sürecin ruhunu ve bizi taşıyacağı “yeni hayat”ı anlatan bu enfes yazısını mutlaka okumalısınız.
Tarihsel arka plan bu kadar mı güzel anlatılır?
“Ulus”tan “Millet”e dönüşü o kadar anlamlı anlatmış ki!
Aklına ve yüreğine sağlık Keke! https://t.co/f0uV4Hj8b2
Pandemi dönemindeki gayriahlaki bayilik uygulamaları yeniden başladı!
@bekir_kaplan Sizlerden ricam, Hyundai bayilerinin acilen denetlenmesidir.
ÖTV matrah diliminin son sınırında fiyatlanan Ioniq 6 modeli sınırlı sayıda geldiği için, oluşan yüksek talebi fırsat bilen bayiler tüketicilere zorunlu PPF, aksesuar, cam filmi ve seramik kaplama gibi ek paketler dayatmaktadır.
Üstelik fahiş fiyatlarla zorunlu tutulan bu uygulama ve ürünlerin kalitesi de son derece kalitesiz ve işçiliği yetersizdir.
Müşteriler mağdur edilmektedir.
Bir Teşekkür, Bir Ders…
Hayat her birimizi farklı zamanlarda, farklı sınavlardan geçirir. Kimi zaman evladımızla, kimi zaman ailemizle, kimi zaman dostlarımızla, kimi zaman da hiç beklemediğimiz acılarla…
Ben de ömrümün belki de en ağır imtihanlarından birini yaşadım.
Hayatım boyunca kimseyi incitmeden yaşamaya çalıştım. İyi bir insan olarak anılmayı; şerefli, onurlu, vicdan sahibi ve ülkesine, insanlığa faydalı bir ömür sürmeyi kendime ilke edindim. Gücüm yettiğince ihtiyaç sahiplerinin yanında olmaya, iyiliği çoğaltmaya, bana uzanan güveni başkalarının umuduna dönüştürmeye gayret ettim.
Fakat insan ne kadar güçlü görünürse görünsün, evladının acısı karşısında dizlerinin bağı çözülüyor.
Evladımın tefeci ve fırsatçıların eline düşmesi, hayatımın en ağır sınavıydı. Bir an geldi ki, içinden çıkamayacağımı düşündüm. Bu yüzden bir veda mesajı bile yazdım. Çünkü insan bazen karanlığın içinde hiçbir çıkış göremiyor.
Ama hayat bana bir gerçeği daha öğretti:
Vicdan diye bir mucize var.
Ve umut, insanın vazgeçmediği son kapıdır.
Bu süreçte anladım ki ben aslında sandığımdan çok daha zengin bir insanmışım.
Asıl zenginlik, insanların kalbinde bıraktığınız izmiş. Güvenmiş. İtibarmış. Vicdanmış. İnsan kalabilmekmiş.
Tanıdığım ya da hayatımda hiç karşılaşmadığım yüzlerce, hatta binlerce insan; bir telefonla, bir mesajla, bir duayla, bir omuz vererek yanımda oldu. Kimisi elini uzattı, kimisi yüreğini…
Ve hep birlikte, tek başıma aşamayacağımı düşündüğüm o karanlığı aydınlığa çevirdik.
Şunu büyük bir gönül huzuruyla söyleyebilirim ki; bugüne kadar gelen bu büyük dayanışma sayesinde yaşadığımız sıkıntının çok büyük bir bölümü aşılmış durumda. Geriye çok küçük bir kısmı kaldı. Ben inanıyorum ki onu da birkaç değerli dostumun daha desteğiyle hep birlikte geride bırakacağız.
Bana bu süreçte bir kez daha gösterdiniz ki iyilik hiçbir zaman kaybolmuyor.
İnsan bazen fark etmiyor ama yıllar boyunca ektiği her küçük iyilik tohumu, gün geliyor en zor zamanında koca bir çınara dönüşüyor ve o çınarın gölgesinde yeniden nefes alıyorsunuz.
Bu yüzden bugün inancım çok daha güçlü:
Hiçbir kötülük cezasız kalmaz. Hiçbir iyilik de karşılıksız kalmaz.
Yaşadığımız bu ağır tecrübeden çıkarılacak çok önemli dersler var. İnsan dayanışmasının, vicdanın ve iyiliğin; paradan, makamdan ve güçten çok daha büyük bir servet olduğunu hep birlikte bir kez daha gördük.
Bu teşekkür mektubunu yazarken, zor günlerde bana büyük destek veren bazı dostlarımın isimlerini tek tek yazmayı çok istedim. Fakat hiçbiri buna izin vermedi.
Çünkü onların yaptığı iyilik; görülmek, alkışlanmak ya da karşılık beklemek için değildi. Tam aksine, yalnızca vicdanlarının sesiyle, hiçbir hesap yapmadan uzattıkları bir eldi.
İşte gerçek iyilik tam da budur.
Sessizce yapılan, karşılık beklemeyen, reklamı olmayan iyilik…
O güzel insanlar isimlerini değil, insanlıklarını öne çıkarmayı tercih ettiler. Onlar zaten kendilerini biliyorlar. Bu zor günlerde yalnızca elimi değil, yüreğimi de tuttular.
Ben de bugün onları bütün kalbimle kucaklıyor, her birine sonsuz minnet ve şükranlarımı sunuyorum.
Ayrıca sosyal medya üzerinden tek bir mesajıyla, tek bir duasıyla, tek bir cümlesiyle bile bana güç veren; tanıdığım ya da hiç tanımadığım herkese de yürekten teşekkür ediyorum.
Çünkü bazen bir insanı hayata bağlayan şey, hiç tanımadığı bir insanın samimi duası olabiliyor.
Bu yaşadıklarım bana bir kez daha gösterdi ki insan bu dünyadan malıyla değil, insanların gönlünde bıraktığı izlerle zengin ayrılıyor.
Ben bugün kendimi hiç olmadığım kadar varlıklı hissediyorum.
Çünkü dost biriktirmişim…
Çünkü güven biriktirmişim…
Çünkü dua biriktirmişim…
Çünkü insan biriktirmişim…
Bunun için Rabbime sonsuz hamd ediyorum.
Ve her zaman söylediğim o sözü, bugün çok daha derinden hissederek tekrar ediyorum:
Kurban olduklarım…
İyi ki varsınız.
İyi ki bu ülkenin vicdanı hâlâ yaşıyor.
Allah, iyiliği çoğaltan, dara düşeni yalnız bırakmayan bütün güzel insanlardan razı olsun.
İlhamı Işık olsun…
New York Belediye Başkanı Mamdani: “Netanyahu Tutuklanmalı ve Yargılanmalı”
New York Belediye Başkanı @NYCMayor Zohran Mamdani, İsrail’in tescilli savaş suçlusu Başbakanı Netanyahu hakkında sert açıklamalarda bulundu. Mamdani, Netanyahu’yu Filistin halkına karşı işlenen ağır suçlardan sorumlu tuttuğunu belirterek, hakkında tutuklama kararı bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) sürecini desteklediğini söyledi.
Konuşmasında Gazze’deki toplu sivil ölümlerine, çocuklara yönelik sistematik katliamlara ve insani yardımın engellenmesine dikkat çeken Mamdani, ABD’nin İsrail’e sağladığı askeri desteği de eleştirdi.
Netanyahu’nun New York’ta “hoş karşılanmayacağını” ifade eden Mamdani, federal hükümeti UCM ile iş birliği yapmaya ve mahkemenin tutuklama kararını uygulamaya çağırdı. Bununla birlikte, New York Belediyesi’nin tek başına böyle bir tutuklama emrini uygulama yetkisine sahip olmadığını da vurguladı.
Amerikalılar İsrail’in Suçlarına Ortak Olmak İstemiyor
Amerika’nın en merkezî ve sembolik şehirlerinden biri olan New York gibi bir şehrin belediye başkanının tüm etkili Siyonist lobileri karşısına alma pahasına bu denli açık bir konuşma yapabilmesi, dikkat çekici bir siyasi cesaret örneği olarak değerlendirilebilir.
Bu tür açıklamalar, Amerikan halkının İsrail’in Gazze’deki eylemlerine yönelik mevcut yönetimin politikalarından farklı düşündüğünü ve ABD’nin bu soykırıma ortaklık etmesinden duyduğu rahatsızlığın en net dışa vurumudur. Ayrıca bu durum, Amerikalıların, uluslararası düzeyde soykırım suçundan mahkûm edilmiş bir kişinin bağımsız yargı süreçlerine tabi tutulması gerektiğine inandıklarını ortaya koyan önemli göstergelerden biri olarak yorumlanabilir.
#Mamdani @NYCMayor #Haberfikircom
Bağdat’tan Şam’a Lübnan Uyarısı: "Hizbullah’a Karşı Atacağınız Her Adımın Karşılığı Olur!"
Suriye’de Esed rejiminin devrilmesinin ardından yönetimin başına geçen Ahmed eş-Şara (eski adıyla Ebu Muhammed el-Cevlani), Lübnan ve Hizbullah konusunda bölgesel bir kıskacın ortasında kaldı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Şam yönetimine yönelik "Hizbullah’ı Suriye üzerinden çökertme" baskıları artarken, Irak hükümetinden Suriye’ye tatlı sert bir uyarı geldiği ortaya çıktı.
Lübnan’da günlük olarak yayınlanan Al-Akhbar (الأخبار)’in edindiği bilgilere göre Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara (Ebu Muhammed el-Cevlani), geçtiğimiz günlerde Irak hükümetinden Lübnan dosyasına müdahil olmaması yönünde bir "tavsiye" aldı. Bu durum, Şam'ı Hizbullah ile karşı karşıya getirmeyi amaçlayan ABD ve Suudi Arabistan baskılarının arttığı bir döneme denk geliyor.
Bilgilere göre Irak'ın gönderdiği mesaj, "Suriye'nin Lübnan sahnesine herhangi bir şekilde dahil olmasının doğrudan Suriye'nin kendisine yansımaları olacağı" yönünde bir "dikkat çekme" niteliği taşıyor.
Irak tarafı Şam yönetimine, "Lübnan'daki Şiilerin ya da Hizbullah'ın Suriye topraklarından kaynaklanan herhangi bir tehlikeye maruz kalması durumunda, Irak Direniş Grupları'nın eli kolu bağlı kalmayacağını" ve "Suriye'nin Lübnan'a doğru atacağı her adımın, Irak'ın da Suriye'ye doğru bir adım atmasıyla sonuçlanabileceğini" iletti.
Şaraa Hizbullah’a Karşı Savaşma Çağrısını Reddetti
Kaynaklar, Bağdat'ın, Şam'ın bu sürece dahil olmasının Suriye'nin çıkarına olmayan, iç istikrarı sağlama ve komşu ülkelerle ilişkileri yeniden düzenleme çabalarına hizmet etmeyecek güvenlik risklerini ve bölgesel sonuçları doğurabileceğine dikkat çektiğini ekledi.
Kaynaklara göre Şara, Iraklı yetkililere ABD yönetiminin kendisinden gerçekten de Lübnan dosyasına müdahale etmesini ve Hizbullah'a karşı tavır almasını talep ettiğini doğruladı, ancak bu talebi reddettiğini vurguladı.
@AlakhbarNews #Haberfikircom
Hedge Fonlardan Sosyal Medyaya Bakırı da Buğdayı da Kumar Puluna Çeviren İllüzyon: Kapitalist Yağmaya Karşı Kadim Panzehir
Naci Hanpolat - 18.07.2026
Vahşi kapitalizm, tarihinin en agresif ve rafine dönemini yaşıyor. Artık karşımızda sadece fabrikada üretilen emtialar veya vitrinleri süsleyen tüketim malları yok; yapay zekâ destekli algoritmalarla beslenen, hızı kutsayan ve insani zaafları sömüren devasa bir "küresel manipülasyon" makinesi var. Bu makinenin çarkları arasında en çok ezilen ve hedef tahtasına oturtulan kesimlerin başında ise rüzgâra en açık, manipülasyona en savunmasız bırakılan gençler ve kadınlar geliyor.
Zihnin İki İşletim Sistemi:
Analize geçmeden önce, bu manipülasyonun üzerine kurulduğu zihinsel mekanizmayı kavramak gerekir. Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman’a göre insan beyni iki sistemle çalışır: Sistem 1; saniyenin onda biri hızında çalışan, otomatik, dürtüsel ve refleksif olan, mantık aramadan hızlıca karar veren yapımızdır.
Sistem 2 ise; yavaş, derinlemesine düşünen, hesap kitap yapan ve enerji harcayan analitik zihnimizdir. İşte modern kapitalizmin tüm başarısı; tembel olan Sistem 2'yi uyutup, bizi tamamen uyanık ve savunmasız olan Sistem 1'in insafına bırakmasında gizlidir.
Kahneman’ın bu nöro-ekonomik haritası, küresel sömürünün kodlarını çözerken; insanlığın elindeki en güçlü panzehir ise adaleti, huzuru ve paylaşımı merkezine alan kadim medeniyet değerlerimizde saklı duruyor. Bugün sistem, sıradan bir giyim ürününden masamızdaki ekmeğe kadar her şeyi birer "spekülasyon ve haz" nesnesine dönüştürerek kitleleri rasyonel ve ahlaki düşünceden tamamen koparıyor.
1. Avcının En Güçlü Silahı: "Sistem 1" Nasıl Esir Alınır?
Kapitalizmin tüm pazarlama ve finans mimarisi, zihnimizin o hızlı ve kontrolsüz parçasını avlamak üzerine kuruludur. Hızın kutsandığı dijital çağda Sistem 1, modern bir tuzağa dönüşür:
Aşırı Özgüven ve Mantık İllüzyonu:
Sistem 1, elindeki azıcık görsel veya duygusal veriyle hemen devasa bir hikaye yazar ve bu hikayeye körü körüne inanır. Derinlemesine bir matematiksel analiz yapamaz, risk olasılıklarını hesaplayamaz. Sadece "hisseder" ve hissettiği şeyi mutlak doğru kabul eder.
Tuzak Nasıl Kuruluyor?:
Sosyal medyadaki bir "anlık bildirim", bir fenomenin "bu fırsatı kaçırmayın" çığlığı veya ekranda yanıp sönen kırmızı bir düşüş grafiği... Bunların hepsi doğrudan Sistem 1’i tetikler. Analitik, yavaş ve enerji harcayan Sistem 2 daha uyanıp "Dur bakalım, bu ürünün gerçek değeri ne, bütçem buna uygun mu?" diyemeden, Sistem 1 çoktan "Satın Al" veya "Yatırım Yap" butonuna basmıştır. Sistem 1 bizi acele ettirir, çünkü yavaşlarsak gerçeği göreceğimizi bilir.
2. Büyük İllüzyon: Reel Hayattan Sanal Finans Oyunlarına
Modern kapitalizmin en tehlikeli hamlesi, reel dünyadaki her nesneyi finansallaştırması ve birer spekülasyon aracına dönüştürmesidir. Sistem artık bireye harcama yaptırırken duyacağı suçluluk duygusunu yok etmek için harika bir kılıf bulmuştur: "Sen tüketmiyorsun, geleceğine yatırım yapıyorsun” veya “tüketmek senin de hakkın, başkalarından ne eksiğin var?”
Bireysel Düzeyde Manipülasyon:
Bir genç kadına pazarlanan lüks bir çanta veya pahalı bir telefon, sadece bir eşya olarak değil; "kendine değer katma" ve "sosyal statü" aracı olarak sunuluyor. Gençlerin rağbet ettiği markalı ayakkabılar, kozmetik ürünleri ve hatta dijital oyun içi varlıklar, vahşi kapitalizm tarafından birer "kendine yatırım" illüzyonuna dönüştürülüyor.
Kahneman’ın kanıtladığı "kayıptan kaçınma" (loss aversion) dürtüsü tam da burada devreye giriyor: Gençler ve kadınlar; o popüler ürünü almadıklarında ekonomik bir faydadan geri kalacakları, sosyal çevrenin dışında olacakları, bir kimlik ve statü fırsatını sonsuza dek kaçıracakları korkusuyla manipüle ediliyor. Böylece satın alma eylemi rasyonel bir ihtiyaçtan çıkarılıp, Sistem 1'in rehberliğinde anlık bir kimlik ve haz tatminine indirgeniyor.
Küresel Düzeyde Vahşet: Hedge Fonlar ve Gıda Spekülasyonu
Bu mantığın makro boyutu ise tam bir insanlık dramına dönüşüyor. Dev hedge fonları ve finans kaplanları, reel sanayinin temel girdileri olan bakır, alüminyum ve sarı metal (pirinç) gibi madenlerin fiyatlarına suni müdahalelerle yön veriyor. Bu piyasalarda milyarlarca dolarlık anlık giriş-çıkışlar yaparak yapay kıtlıklar ve sanal fiyat hareketlilikleri yaratıyorlar.
Daha da korkuncu, bu finansal kumar mantığı doğrudan buğday, pirinç, mısır ve soya fasulyesi gibi en temel hayati gıda maddelerine sıçramış durumda. Tarladaki çiftçinin emeği, halkın ekmeği, Londra veya New York'taki bir finansörün ekranında Sistem 1 reflekslerini tetikleyen birer "kaldıraçlı işlem" kağıdına dönüşüyor. Yaratılan bu sanal fiyat dalgalanmaları, mutfaktaki yangını büyütürken, yerel pazarlarda suni enflasyon dalgaları yaratıyor.
3. Hastalıklı Haz Ekonomisine Karşı İlahî Panzehir: İslam İktisadının Zamanlar ve Mekanlar Üstü Değerleri
Vahşi kapitalizmin tüm dünyayı tehdit eden bu hastalıklı "tüketim ve haz ekonomisi" modeline karşı en doğru, en adil ve en uygulanabilir alternatif, İslam’ın iktisadi ve ahlaki emirlerinde saklıdır. Kapitalizm insanı doymak bilmez bir tüketim canavarına dönüştürmeye çalışırken, İslam zihni ve ruhu dengeye davet eder:
Mülkiyet Aynası ve Kanaat
İslam inancına göre malın asıl sahibi insanoğlu değil, Allah’tır. İnsana verilen her zenginlik bir emanettir ve her an bir vesileyle elinden alınabilir. Bu bilinç, Sistem 1’in getirdiği o kışkırtıcı "sahiplik hissini" ve kibri yıkar; yerini kanaate ve dinginliğe bırakır.
İsraf, İhtikar (Stokçuluk) ve Spekülasyon Yasağı
Kapitalizmin "üret-tüket-at" döngüsünün karşısına İslam, israf yasağını koyar. Malı piyasadan çekerek yapay kıtlık oluşturanların, yani bugün hedge fonların küresel ölçekte yaptığı stokçuluk ve fiyat spekülasyonunun (ihtikar) İslam hukukunda kesin bir dille yasaklanması, piyasanın vahşileşmesini engelleyen en organik kalkandır.
Sermayenin Arındırılması: Zekat ve İnfak
Paranın sadece zenginlerin arasında dönüp dolaşan bir güç olmasını engellemek için zekat ve infak müesseseleri kurulmuştur. Bu kurumlar, bencilce mal istifleme (kenz) hastalığını tedavi ederek, toplumsal huzuru ve servetin adil paylaşımını sağlar.
Emek Karşılığı Kazanç: Faizin ve Kaldıraçlı Sanal Sistemlerinin Reddi
İslam iktisadının en hayati sütunu, üretimle ve emekle değil, paradan para kazanmayı esas alan faizin yasaklanmasıdır. Bugün hedge fonların gıda ve maden fiyatlarını altüst etmek için kullandığı, aslında ortada olmayan hayali paralarla yapılan kaldıraçlı işlemler, faiz mekanizmasının modern ve dijital birer türevidir. İslam’ın bu sömürü araçlarını reddeden duruşu, finansal kumarhanelerin kapısına kilit vuracak yegane güçtür.
Ancak bu muazzam ve uygulanabilir sistemin dünyayı iyileştirebilmesi için öncelikle kendi insanımıza doğru anlatılması ve sahada doğru, dürüst örneklikler (rol modeller) oluşturulması şarttır. Söylemde kadim değerleri övüp, eylemde vahşi kapitalizmin haz ve tüketim kalıplarına göre yaşamak, toplumsal inancı ve bilinci zedeleyen en büyük tezatlıktır.
4. Çözüm: Köklü Çözüm ve Islah Edici Yapısal Adımlar
Bu derin krizden çıkış için şüphesiz en temel, en radikal ve kalıcı çözüm; İslam’ın insanlık için getirdiği ilahî inanç sisteminin ve buna bağlı olarak gelişen ahlaki yaşayış biçiminin toplum tarafından içselleştirilerek topyekûn bir nizama, adil bir sisteme dönüşmesidir.
Ancak günümüz pratiğinde İslam’ın evrensel ilkeleri ve vadettiği yönetim sistemi, iki büyük kıskacın arasında sıkışmış durumdadır: Bir yanda İslam düşmanlarının küresel ölçekte yürüttüğü algı operasyonları ve aleyhte çabalar, diğer yanda ise ne yazık ki kendine Müslüman diyen cahil ve samimiyetsiz kitlelerin elindeki yanlış, itici ve yozlaşmış uygulamalar... Bu iki olumsuz etken, ilahi-nebevi sistemin toplum nezdinde hakkıyla bilinememesine, hatta haksız bir endişe ve kaygı konusu haline gelmesine yol açmaktadır.
Gerçekte insanlar İslam’ın asıl mahiyetini, Kur’an’ın ortaya koyduğu adalet, merhamet ve özgürlük ilkelerini net bir şekilde görebilseler; bu prensiplerin toplumsal birlikteliğin temeli olması durumunda inşa edilecek o huzur, güven ve refah iklimini tam manasıyla idrak edebilseler, hiç şüphesiz herkes bu nizamı güle oynaya, büyük bir iştiyakla isteyecektir.
Fakat bugünün realitesinde henüz böyle küresel ya da toplumsal bir ortaklaşma tam manasıyla zemin bulamadığı için, en azından mevcut sistem içerisinde "dönüşüm" veya "ıslah" diye tabir edebileceğimiz, yangını ilk anda söndürecek acil ve yapısal değişikliklere ihtiyaç vardır. Bu çerçevede, mevcut yapı içerisinde zihinleri ve cüzdanları korumak adına ilk anda atılabilecek şu adımları öneriyoruz:
A) Eğitimde "Ahlaki ve Zihinsel Savunma" Müfredatı
Finansal okuryazarlık sadece banka faizi öğretmekten ibaret kalmamalıdır. Kahneman'ın dikkat çektiği zihinsel tuzaklar ile İslam'ın israf, kanaat ve helal kazanç ilkeleri harmanlanarak ilkokuldan itibaren zorunlu ders olarak okutulmalıdır. Gençlere, ekrandaki grafiklerin arkasında halkın ekmeğiyle oynayan faizci hedge fonların oyun mekaniği analitik olarak deşifre edilmelidir.
B) Kadın Odaklı Sosyo-Ekonomik Bilinçlendirme
Kadınların tüketim endüstrisi tarafından birer "haz alıcısı" olarak kodlanmasının önüne geçilmelidir. Kurulacak eğitim programlarıyla, kadının ekonomik ve sosyal gücü; sahte tüketim nesnelerinden ve "kendine yatırım" illüzyonlarından kurtarılıp; üretim, zekat, infak ve gerçek katma değer üreten alanlara yönlendirilmelidir.
C) Dijital Piyasalara Yasal "Düşünme Durakları" (Zihinsel Fren Sistemleri)
Devlet, vatandaşın ani kararlarla felakete sürüklenmesini engellemek için dijital ticaret ve finans uygulamalarına yasal fren mekanizmaları getirmelidir. Şöyle ki:
"Satın Al" Butonuna Akıllı Gecikme:
Yüksek montanlı alışverişlerde veya kaldıraçlı/riskli yatırım işlemlerinde "Tek tıkla satın al" kolaylığı yasaklanmalıdır. Ekranda belirecek zorunlu bir bekleme süresi, Sistem 1'in o anlık haz ateşini söndürür ve tembel olan Sistem 2'nin uyanıp ahlaki/rasyonel süzgeci devreye sokmasına zaman tanır.
Dürtüsel Bildirimlerin Engellenmesi:
Gece yarısı atılan ve doğrudan kaybetme korkusunu tetikleyen "Sadece son 2 saat!" tarzındaki agresif reklamlara yasal sınırlama getirilmelidir.
Finansal Etiketleme Sistemi:
Finansallaştırılmış tüketim ürünlerinin ve spekülatif vadeli işlemlerinin yapıldığı platformların arayüzlerine, sistemin manipülatif ve ahlaki risklerini gösteren net, sade uyarı logoları zorunlu kılınmalıdır.
Son Söz
Vahşi kapitalizm, insan beyninin nefse paralel kısmını ve doymak bilmeyen haz dürtüsünü arkasına alarak küresel bir sömürü düzeni inşa etmiştir. Bu düzende buğday da bir kumar puludur, lüks bir çanta da. Bu karanlığa karşı en parlak ışık; faizi, stokçuluğu ve israfı reddeden, emeği, üretimi, paylaşmayı ve kanaati kutsayan kadim değerlerimizi doğru pratiklerle hayata geçirmektir. Devletin asli görevi, vatandaşını bu algoritmik zihin yağmasından korumak ve ona durup düşünebilen ahlaki bir zırh kazandırmaktır.