1924 Anayasası kabul edilirken, vatandaşlık tanımı üzerine, meclis tutanakları üzerinden o günkü tartışmaların özeti!
Sadece 5 bu��uk dakika!
Üşenmeyin, izleyin derim!
Çünkü önümüzdeki süreçte, Anayasa'daki vatandaşlık tanımı üzerinden ciddi tartışmalar olacağını gösteriyor!
@leventydz 👏
Kuruluşunda Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı bir ayaklanma başlatan ve Diyarbakır İstiklal Mahkemesi'nde yargılanarak, "vatan haini" olarak idam edilen Şeyh Said'in hatırasına hakaret ettiğim iddiasıyla Erzurum Hınıs'ta hakkımda adli para cezası ve hükümün açıklanmasının geriye bırakılmasına karar verildi.
Bu karara karşı avukatlarım yasal başvuruyu yapacak.
Ancak bu mahkeme kararı, Türkiye'de vatan hainlerinin muteber bir hatırası olduğu yönünde tarihi yanılgı içeren bir hüküm olmuştur. Bu karar, bebek katili terörist elebaşı Öcalan'a da aynı hakkı vermek demektir.
Teröriste terörist, haine hain, salağa salak demekten vazgeçmeyeceğiz!
Komünizmle mücadele retoriğinde mülkiyet hakkı yalnızca bir rıza tuzağıydı. Sonuçta asıl mülk sahibinin halk olduğu her rejimin karşısında konumlandığı anlaşıldığında iş işten geçti.
Dem Parti'nin ve sempatizanı olanların hiç bir zaman gerçek niyetleri ne çocuk haklarıydı ne de kadın hakları. Ancak annelerin göz yaşlarından beslenen ve kanla beslenen yapılar oldular
Hiç şaşırmadım! İlk davamızda katiller için hemen gözlemci vekil gönderdiler, SSÇ’ler için de ardı arkası kesilmeyen açıklamalar yaptılar. Ama ben kendilerini ziyaret etmeyince ne oldu? Hemen ırkçı damgasını yapıştırdılar!
Siz kimi kandırıyorsunuz? Katili koruyan, çocuk katillerini kollayan sizsiniz! Vicdanınız yok, adaletiniz yok. Biz adalet istiyoruz, siz katilleri aklıyorsunuz. Bu utanç verici düzen değişmezse, yeni Ahmet’ler olmaya devam edecek!
Bu hanımefendi yalan söylüyorsa gerekeni yapın ve susturun.
Eğer doğru ise yine gerekeni yapın ve düzeltin. İmaj daha fazla zedelenmesin.
@tcsavunma@TSKGnkur
Şanlıurfa’da 37 derecede ve çıplak arazide kamuflaj altında iki buçuk saat dayanabildim. Ve bu kuşları alnımdan akan ter gözümü yakarken çektim. Sonuç; ülkemizden sanıyorum bu zamana kadar çekilmiş en yakın görüntüleri.
- Kılkuyruk Bağırtlak
- Bağırtlak
#DoğayaKanatAçtık
İngiltere’de 2024 seçimlerinde %33,7 oy oranıyla iktidara gelen İşçi Partili Starmer, neredeyse ağlayarak başbakanlığa veda etti.
İngiltere son on yılda ciddi bir siyasi istikrarsızlık dönemi yaşadı. 2016 Brexit referandumundan bu yana David Cameron, Theresa May, Boris Johnson, Liz Truss, Rishi Sunak ve Starmer dahil yedi başbakan görev yaptı. Westminster modelinin güçlü yönü sayılan siyasi istikrar, yerini kısa ömürlü hükümetlere ve sık lider değişimlerine bıraktı.
Ekonomik göstergeler de benzer bir gerilemeyi yansıtıyor. Kamu borcu 2014’te yaklaşık 1,5 trilyon sterlin iken bugün 3 trilyon sterlini aşmış durumda. Borcun milli gelire oranı son on yılda %95’in üzerine çıktı.
2022-2024 döneminde çift haneli enflasyon yaşanırken enerji ve gıda fiyatlarındaki artış halkın alım gücünü ciddi şekilde aşındırdı.
Brexit sonrası yatırım çekme kapasitesi ve verimlilik artışı yavaşladı. OECD ve IMF verileri, İngiltere’nin uzun dönem büyüme performansının G7 ortalamasının gerisine düştüğünü gösteriyor.
Sosyal alanda da tablo kaygı verici. Göç, gelir dağılımı, sağlık, konut krizi ve kamu hizmetlerindeki yetersizlikler toplumsal gerilimleri artırdı. Belfast merkezli olaylar, göç karşıtı gösteriler ve aşırı sağın yükselişi, toplumsal uyumun kırılganlaştığını ortaya koyuyor.
Bir zamanlar Avrupa’nın güçlü refah devletlerinden biri sayılan ülke, bugün sağlık sisteminden yerel yönetimlere kadar kaynak sıkıntısı tartışmalarıyla karşı karşıya.
Askeri göstergeler de İngiltere’nin küresel güç statüsündeki itibar ve yetenek kaybını görünür kılıyor.
Soğuk Savaş sonunda yüzlerce savaş gemisine sahip Kraliyet Donanması bugün son derece zayıftır. Astute sınıfı nükleer taarruz denizaltılarından fiilen görev yapabilir durumda olanların sayısı zaman zaman bire kadar düşmektedir. Envanterinde iki uçak gemisi bulunmasına rağmen bunların hiçbiri tam anlamıyla savaşa hazır değildir. Su üstü muharip filosunda ise yalnızca dört fırkateyn ve beş muhribin harbe hazır durumda olduğu değerlendirilmektedir. Bir zamanlar dünya denizlerine hükmeden ve küresel imparatorluğun temel dayanağı olan Kraliyet Donanması için bu tablo birkaç on yıl önce hayal bile edilemezdi.
Bu tablo içinde Londra’nın NATO’da Rusya’ya karşı en sert çizgilerden birini savunması dikkat çekicidir. Ada devleti olarak İngiltere’nin Avrupa kıtasında tek bir gücün hâkimiyetini engelleme refleksi ve Kuzey Atlantik güvenliğine verdiği önem anlaşılabilir. Ancak ekonomik büyümenin yavaşladığı, kamu borcunun arttığı, toplumsal uyumun zayıfladığı ve başta askeri olmak üzere devlet kapasitesinin sorgulandığı bir dönemde Rusya tehdidinin sürekli öne çıkarılması, dış güvenlik gündemi üzerinden iç sorunların ikinci plana itilmesi olarak da yorumlanabilir.
Bu nedenle Londra’nın sert Rusya politikasının ne kadarının gerçek güvenlik kaygılarından, ne kadarının iç siyasi ve ekonomik baskılardan kaynaklandığı tartışılacaktır.
İngiltere hâlâ önemli bir finans merkezi, nükleer güç ve BM Güvenlik Konseyi daimi üyesidir, ancak mevcut göstergeler ülkenin küresel Özgül ağırlığının her geçen gün zayıfladığını göstermektedir.
Diğer yandan Ankara son dönemde Londra ile savunma, ticaret ve stratejik iş birliğini artırmaktadır. Ancak büyüme performansı gerileyen, kamu maliyesi baskı altında olan, toplumsal sorunları derinleşen ve askeri kapasitesi başta olmak üzere devlet kapasitesi küçülen, diğer taraftan Rusya ile NATO’yu savaştırmak için elinden gelen her türlü kışkırtma ve manipülasyonu yapan Londra, Türkiye’ye neden bu derece yakınlaşmakta ve Türkiye’de iktidar neden bu ilişkilerin seviyesini her geçen gün arttırmaktadır ?
Bu sorunun cevabı, Türkiye-İngiltere ilişkilerinin geleceğini anlamak açısından giderek daha önemli hale gelmektedir.
NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’ye yönelik emrivakiler peş peşe geliyor. Önce Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun eylül ayında açılacağı haberi Yunan basınında yer aldı. Günlerce tartışıldı, büyük yankı uyandırdı ancak Ankara’dan tatmin edici bir açıklama gelmedi.
Şimdi ise Kıbrıs’ta yeni bir çözüm süreci hazırlığının işaretlerini yine Rum basınından öğreniyoruz. Güney Kıbrıs’ta yayımlanan Politis gazetesinde yer alan haberlere göre BM Genel Sekreteri Guterres ve temsilcisi Holguin, 2017 Crans Montana sonrasında üçüncü kez adayı federasyon eksenine sürükleyecek yeni bir formül üzerinde çalışıyor.
Asıl dikkat çekici olan ise zamanlamadır. ABD, İsrail, Yunanistan ve GKRY son yıllarda Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine askeri, diplomatik ve enerji merkezli girişimlerini kesintisiz sürdürürken, tam da böyle bir dönemde yeni bir 5+1 formülünün gündeme gelmesi tesadüfle açıklanamaz. Daha da önemlisi, eğer doğruysa, Ankara’nın bu girişime kapalı olmadığı yönündeki haberlerin yine Rum ve Yunan medyasında yer almasıdır.
Ne yazık ki son dönemde Türkiye’yi ilgilendiren birçok kritik gelişmeyi kendi devlet kurumlarımızdan değil, Atina ve Lefkoşa basınından öğrenir hâle geldik. (2017 Crans Montana zirvesinde Ankara'nın adadan asker çekmeyi kabul ettiğini de Rum basınından öğrenmiştik.)
28 Şubat 2026’da başlayan İran-İsrail-ABD savaşında yaşananlardan ders almayanlar, 2004 Annan Planı ve 2017 Crans Montana süreçlerinde yapılan hataları tekrarlamaya çalışanlar, kısa vadeli çıkarlar uğruna geleceğimizi karanlığa gömmek isteyenlerdir. Bunun adı diplomasi veya müzakere değildir.
Bu süreç, Türkiye’nin son yıllarda AB, NATO ve ABD ile ilişkilerinde izlediği politikalardan bağımsız da değerlendirilemez. Ankara, jeopolitik açıdan son derece önemli bazı konularda karşı taraftan somut ve bağlayıcı kazanımlar elde etmeden sürekli yeni beklentiler üretmektedir.
SAFE, Gümrük Birliği, vize serbestisi, üyelik perspektifi ve savunma iş birliği başlıkları sürekli gündemde tutulurken Türkiye’den yeni tavizler talep edilmektedir. Bu arada 7 Haziran 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen küstah Türkiye Raporu’nda Mavi Vatan ve KKTC’nin ağır eleştirilerle hedef tahtasına oturtulduğunu; aynı günlerde Türkiye aleyhinde Amerikan Kongresinden de Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'ı IMEC'in (Hindistan, Oratdoğu Avrupa Ekonomik Koridoru) deniz kapısı hâline getiren ABD-Yunanistan-GKRY-İsrail ortaklığını kalıcılaştıran Türkiye'nin deniz jeopolitiğini hedef alan Eastern Mediterranean Gateway yasa tasarısının da onaylandığını hatırlatalım.
Finansal baskı altında bulunan, her geçen gün büyüyen dış borç stokunu yeni borçlarla çevirmeye çalışan ve ekonomik kırılganlık yaşayan ülkemizin, masada vermeyeceği tavizleri vermeye zorlanabildiğine dair örnekler tarihimizde mevcuttur.
Rum basınına yansıyan bilgiler doğruysa masadaki teklif son derece tehlikelidir. Maraş, Güzelyurt ve Mesarya’nın bir bölümünün verilmesi, Türk askerinin zaman içinde çekilmesi, etkin ve fiilî garantörlüğün aşındırılması, adanın NATO şemsiyesi altında yeniden yapılandırılması ve Türkiye’nin limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açması gibi başlıklar konuşulmaktadır. Buna karşılık siyasi eşitlik, etkin katılım, ortak devlet, doğrudan ticaret ve benzeri vaatler sunulmaktadır.
40 köyün, bir ilçenin ve üç belediyenin Rumlara verilerek en az 100 bin insanımızın yurdundan edilmesine, KKTC topraklarının beşte birinin ve daha da önemlisi sulu tarım yapılan en verimli arazilerin, ayrıca yer altı su kaynaklarının büyük bölümünün Rum yönetimine bırakılmasına kim evet diyebilir?
Daha da önemlisi mesele yalnızca KKTC’nin kendisi değildir. Türkiye’nin deniz jeopolitiğinin ileri kalesi KKTC’dir. Doğu Akdeniz Mavi Vatan’ın amiral gemisi ise onun amiral karargâhı da KKTC’dir. Adadaki varlığımız, donanmamızın yarattığı caydırıcılığa eşdeğer stratejik bir caydırıcılık üretmektedir. KKTC’nin bağımsız varlığına halel getirecek, adadaki Türk askerinin geri çekilmesine yol açacak girişimler müzakere konusu değil, gündem konusu dahi olmamalıdır. KKTC’nin yalnızca Türkiye tarafından tanınması, bu tür süreçleri savunanların gerekçesi olamaz. Zira bunun anlamı, Anadolu’nun güneyden çevrelenmesine kendi irademizle onay vermektir.
KKTC yalnızca bir ada parçası değil, Türk dünyasının tek ada devleti, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ileri karakolu, güvenlik kuşağı ve stratejik derinliğidir. Kuzey Kıbrıs olmadan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kalıcı jeopolitik üstünlük kurması, deniz yetki alanlarını koruması, Kızıldeniz ve ötesine güç aktarımı yapması ve Mavi Vatan doktrinini sürdürülebilir kılması mümkün değildir.
KKTC’nin bağımsız egemen varlığı ve adadaki Türk askeri mevcudiyeti, Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarımızın korunmasının yanı sıra bölgedeki ticaret yollarının güvenliği ve Anadolu’nun güneyden savunulması açısından da kritik önemdedir.
KKTC, Türkiye için yalnızca bir dış politika konusu değil, doğrudan ulusal güvenlik, deniz jeopolitiği ve stratejik derinlik önceliğidir.
Bu nedenle bir yandan Mavi Vatan tatbikatları ve Mavi Vatan Teknofest gösterileri yapıp diğer yandan Mavi Vatan’ın merkezindeki en kritik jeopolitik mevziyi yeniden müzakere masasına koymak ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Annan Planı sürecinde de, 2017 Crans Montana görüşmelerinde de benzer tablolar yaşandı. Eğer bugün Rum basınında çıkan haberler doğruysa, üçüncü kez aynı tezgâha dönülmek istenmesi anlaşılır değildir.
Üstelik hem Türkiye hem de KKTC son yıllarda egemen eşitlik ve iki devletli çözüm konusunda son derece net açıklamalar yapmışken, federasyon eksenli yeni formüllerin yeniden gündeme taşınması ayrıca sorgulanmalıdır.
KKTC, Mavi Vatan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. KKTC’nin zayıflatıldığı veya tasfiye edildiği bir senaryoda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumunu koruması da mümkün olmayacaktır. Tekrar hatırlatalım, Beşparmak Dağları’ndan KKTC ve Türk bayrakları indiğinde Ankara’da kimse rahat uyuyamaz.
NATO’nun yaklaşan 7-8 Temmuz Ankara zirvesinde Trump’ın hükümetimize yönelteceği iltifat bombardımanlarının karşılığında tani taviz taleplerine karşı da şimdiden hazırlıklı olmak durumundayız.
Bu notumuzu merhum Rauf Denktaş'ın sözleri ile tamamlayalım.
TÜRKİYEM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? ÖZGÜRLÜK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? BAĞIMSIZLIK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? DEVLETİM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ?
🛑Yargılanmamak için AKP'ye geçerse şaşırmayın.
Ben bunları 2 sene önce yazdım.
Müteahhitlere inşaat ruhsatlarını eski belediye başkanı @drsadiyazici değil, KENDİSİ VERDİ.
Asıl suç işleyen bizzat kendisi‼️
➡️Postane Mahallesi Şentürk Sokakta devam eden FARS YAPI A.Ş.'nin inşaat hakkı, CB. Kararnamesine göre emsal transferi yapılsa bile 4 KAT VE 19.648m2.
➡️CHP'li Belediye Başkanı Eren Ali Bingöl buraya 39 bin m2 inşaat hakkı ve 7 KAT izni verdi.
Bu şekilde İnşaat Ruhsatı verdiği 10'larca inşaat var‼️
Madem projeler imara aykırıydı, neden İBB'ye ruhsatları vermeden önce başvurmadı⁉️
➡️Neden inşaatların başlamasına kendisi izin verdi⁉️
İnşaatları başlatan kendisi. Şimdi de çıkmış 30 bin Tuzlalı evsiz kalacak diyor.
Villalar bölgesinde, denize 100 metre mesafede, İBB'NİN TUSUNAMİ TABELASININ DİBİNDE 7 katlı binalar yükseldi.
Üstelik müteahhit FARS YAPI A.Ş. Kentsel Dönüşümdeki çoğunluk şartını kullanarak bazı maliklerin evlerine de çöktü. Onlara hakkı olan dairelerin yerine kötü konumda daireler verdi. Zorla sözleşme imzalattı. Bizzat gidip yardım istedim, ama @erenalibingol 'ün umurunda bile olmadı. NEDEN???
ŞİMDİ İSTEDİĞİ ŞEY, ÖZEL İMARLA, KENDİ VERDİĞİ HUKUKSUZ İNŞAAT RUHSATLARINI HUKUKA UYGUN HALE GETİRMEK. YARGILANMAKTAN DA KURTULMAK‼️
Dua edin de o binalar İstanbul Depreminde ayakta kalsın...
Türkiye Cumhuriyeti Devleti polisi halkını korumak ve kollamak ile yükümlüdür. Halkına ve ülkesine zarar verenleri değil. Sadece üniforma değil, o üniformada ki Türk Bayrağı patchi ve simgelediği değerleri de korumak ile yükümlüdür.
Aranızdan bir aslan parçası yırtsın paçavrayı.
Tıpkı c19 yalanı gibi, iklim değişikliği yalanı ile yine tüm dünyayı toplumsal olarak kontrol altına almaya çalışıyorlar. Dünyayı koca bir laboratuvar ve bizi de denek yapıyorlar.
Eski CIA Direktörü John Brennan, 'jeomühendisliğin' gerçek olduğunu itiraf ediyor.
Bu, 'iklim değişikliği' sahtekarlığıyla örtbas edilmiş, önceden planlanmış bir cinayettir.
Hava durumunu manipüle ediyorlar. Bu SUÇLULAR hapishaneye gönderilmeli.
Aşağıda gördüğünüz kadın Oya Ersoy’muş ve İnsan Hakları Derneği Başkanıymış.
“Öcalan’ın hukuki statüsünün netleşmesi acil bir ihtiyaçtır.
Koruculuk sistemi, lağvedilmelidir.
Siyasi tutsakların serbest bırakılması gerekiyor.
•Anadilde yaşam hakkı güvence altına alınmalı.” demiş.
Bu kadar rezillik bu ülkede olabilir. Çünkü rezilliğe izin veriliyor ve destekleniyorlar.
Bu ve benzerleri teröristi ve terörizmi desteklemeyi İnsan hakları gibi bir kavramın ırzına geçerek yapıyorlar.
Kutsal olan ne varsa kirlettiler…
Herkes ayağının bastığı toprağı yalan yanlış, dolduruşa gelmiş bilgiler ile sahiplenip ayrılmaya, ötekeliştirmeye gidiyor. Bunun sonucunu hepimiz biliyoruz
Bölünmenin sonu yok!
Bu kardeşimiz de Zazaların bölgenin yerlisi olduğunu ifade ediyor!
Kurmançların sonradan geldiğini söylüyor!
Diyarbakır'ın ne olup olmadığını anlatıyor kendince...
Buyrun!
Sonra da konuyla ilgili Altan Tan'ı dinleyin!
Size diyorum batıda yaşayanlar...
Yoksa oradakiler gerçeģi biliyor!
Kimi örtüyor, kimi gerçeği ifade etmeye çalışıyor!
Selkisaray (Dumlupınar) batı çıkışında yanyana 3 şehit...
3ncü Kafkas Tümeni'nin bu aslanları 29 Ağustos 1922 günü, Yunan artçı müfrezeleriyle girdikleri muharebede şehit oldular.
Aziz ruhları şâd olsun.🇹🇷💐
#BüyükZafer104yaşında
9 yıl önce kaçırıldı Necmettin öğretmen. İşkence edilip Munzur'a atılarak katledildi!
O, sizin oģlunuz olsaydı, onun katillerinin liderine, "kurucu önder" der, "statü" arayışında olur muydunuz?
Sizi toprak kusacak, toprak!
Rahmet ve dua ile evlat!
İmkânı olan herkesin 27 Haziran'da, Tandoğan Meydanı'nda olması, imkânı olmayanların ise gerek çevresine durumu anlatarak gerekse sosyal medyaları üzerinden paylaşımlar ile destek olması şarttır.
Tandoğan’a gelenler veya destek verenler “Teröriste özgürlük istemiyorum” diyecek
Gelmeyen veya destek vermeyen de “İmralıdakinin yanındayım” demiş olacaktır.
Buyrun siyasi partiler dernekler tarafınızı görelim.
Özelikle @herkesicinCHP genel Başkanı @eczozgurozel umarım doğru tarafta yer alırsın.
Asya Pasifik Raporunda en çok dikkatimi çeken üç konu şunlar oldu:
1.Japonya ve Filipinler'in deniz sınırlarını belirlemek için resmi müzakerelere başlaması. Bu adım Çin'in Birinci Ada Zinciri'ni aşma stratejisine karşı yeni bir cephe oluşturuyor.
2.Güney Kore'nin nükleer denizaltı konusunda ABD ile karşı karşıya gelmesi. Asıl mesele denizaltı değil, Seul'ün bağımsız bir büyük deniz gücüne dönüşme isteği.
3.Çin'in yeni nesil denizaltı programları. Şanghay'da ortaya çıkan yeni tasarımlar, Çin'in dev gemi inşa kapasitesini hızla deniz gücüne dönüştürdüğünü gösteriyor.
Özetle Pasifik'te mücadele artık yalnız Tayvan etrafında değil. Denizaltılar, tersaneler ve boğazlar üzerinden yeni bir deniz güç dengesi kuruluyor.