İstiklal Savaşı ya da Kurtuluş Savaşı'na Milli Mücadele derseniz, savaş tarihini inkar etmiş olursunuz. İstiklal Savaşı/Kurtuluş Savaşı başta İngiltere, Yunanistan olmak üzere işgalci ülkelere karşı verilmiştir.
-Dünyanın en uzun meydan muharebesi Sakarya Meydan Muharebesi savaş değil mi?
-26 Ağustos'tan 9 Eylül'e kadar süren Büyük Taarruz savaş değil mi? Pikniğe geldikleri için mi, Yunanlar 130 bin kayıp verdi? Çelik çomak oynamaya geldikleri için mi, yenilgiyi "felaket" olarak adlandırdılar ve 6 devlet adamını kurşuna dizdiler?
-11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması maç molası için mi imzalandı? Ardından Lozan barış Antlaşması işgalci devletlerle neden imzalandı?
-Tarihi anlatanlar ve yazanlar, tarihi yapanlara sadık kalmalıdır. SEVR haritasına hiç mi bakmadınız? İşgal edilmiş yerleri hiç mi merak etmediniz?
-Türk İstiklala Savaşı/Kurtuluş Savaşı dünyanın en meşru, en haklı ve en kutsal savaşlardan biridir. Binlerce şehit kanıyla yeşeren bu özgür vatanda ve makamda oturuluyorsa o kahramanlar sayesindedir.
-Dünyanın en haklı ve en meşru savaşını küçümseyen, kahramanlarının kemiklerini sızlatan başka bir ülke yoktur.
-Kahraman şehitlere ve Başkomutan Atatürk'e savaş açmayın derim... Çünkü, yattıkları yerden her savasşı kazanıyorlar.
Başka bir acıklı durum da, "vefa imandan gelir" hadisinin çiğnenmesidir.
-Tarihi değiştiremezsiniz. Milli Mücadele değil, İstiklal ya da Kurtuluş Savaşı'dır...
Dün Şanlıurfa’da, bugün Kahramanmaraş’ta olanlar da medyanın da suçu var.
Hem de baştan aşağı…
Yeter artık!
Yaşananlar tesadüf değil…
Zemin nasıl hazırlanıyor?
Gelin bakalım…
Birer gün arayla, iki benzer olay…
Biz ne yapıyoruz Allah aşkına?
Televizyonlarda, sosyal medyada izliyoruz…
İzletiyorlar.
Tekrar tekrar izliyoruz…
Ağır çekimde izliyoruz…
Müzik eklenmiş halini izliyoruz…
Saldırıdan korku içinde kaçanları izliyoruz…
En net görüntü başlığıyla izliyoruz...
Bir yerden sonra haber olmaktan çıkıyor.
Sahneye dönüşüyor yaşananlar…
Gerçekten haber mi izletiyorlar, izliyoruz?
Yoksa farkında olmadan hep birlikte bir senaryo mu yazıyoruz?
Artık haber değil bu!
Tekrar eden bir sahne…
Üstelik sahneyi izleyen sadece biz değiliz.
Bu görüntüler, bazı zihinlerde bir kıvılcım yakar…
Bazen bir çocukta, bazen psikolojik sorunları olan bir yetişkinde…
Her şey bir kıvılcımla başlar…
Herkeste değil fakat birinde…
Zaten sorun da o bir kişi…
İçinde öfke olan…
Görülmek isteyen…
Dikkat çekmek isteyen…
O kişi şöyle düşünüyor olamaz mı?
Yaparsam… herkes beni konuşur…
Ve biz, hepimiz buna zemin hazırlıyoruz…
İstemeden falan değil hep birlikte katkı sağlıyoruz…
Bu işin Rtük, televizyon, dizi, film tarafı da var…
Evlerde ne izleniyor?
Karşımızda ne var?
Silah…
İnfaz….
Racon…
İntikam.
Bağırış, çağırış, kurşun…
Dizinin tamamı zaten kim kimi vuracak üzerine kurulu…
İyi adam da vuruyor…
Kötü adam da vuruyor…
Tetik çekmek, silah taşımak, vurmak, kafa koparmak normalleşiyor…
Sonra dönüp şaşırıyoruz…
Niye böyle oldu?
Ne bekliyorduk?
Gül bahçesinde mi yetişiyor bu çocuklar…
Haberlerde şiddet.
Dizilerde şiddet…
Kadın programlarında şiddet…
Sosyal medyada şiddet…
Oysa önceden böyle değildi yapımlar…
Aile, dostluk, dayanışma dizileri ağırlıktaydı misal…
Bu artık maruz kalmanın ötesinde alıştırma değil de ne?
Yok mu bir denetim mekanizması?
RTÜK nerede?
Ekranda sigara görününce ceza var…
Bir kadeh içki görününce ceza var…Adam dizide 15 kişiyi öldürüyor, sorun yok…
Bir kadeh içki; kurşundan, silahtan daha mı tehlikeli?
Herkesin payı olduğunu düşünüyorum…
Evinde birçok silah bulunduran, çocuklarını şiddeti överek yetiştiren ailelerin…
Bu görüntüleri paylaşanların…Yayınlayanların…
Şiddet içeren dizileri, filmleri denetlemeyenlerin…
Çocuklarına izlettirenlerin…
Sonra dönüp nasıl oldu diyoruz…
Olmadı…
Oldurduk.
Azar azar…
Göre göre…
Bile bile…
Peki yarın tedbir alınır mı?
Sorunun köküne inilir mi?
Sanmıyorum…
Sıradaki olayı çaresizce beklemeye devam mı?
İhanet sürecinin ortaklarına sesleniyorum;
Teröristten medet umup, şereften taviz vermek sizin tercihiniz.
Ama Milletimizin ve Cumhuriyetimizin şerefine leke düşüremezsiniz.
Bayrağa el uzatanın akıbeti bellidir ve tarih bunun örnekleri ile doludur.
Ve herkes bilir ki;
“Bir kere kalkan Bayrak, bir daha yere inmez!.. “
@nowhaber@ozngndgdu#banagöre 65 yaş üstü siyasetten çekilmeli. Nasıl 65 yaşinda devlet memurları zorunlu emekli ediliyorsa aynı kural sisyasette de olmalı.
Biri Cumhurbaşkanı Sayın @RTErdogan’a söylesin;
Türkiye'nin ilk toplu iğne fabrikası 1951'de kuruldu.
Yani 74 yıl önce,
Yani Ak Parti yokken,
Yani daha "ÇIKARDIĞINIZ GÖMLEĞİN" kumaşı bile dokunmamışken,
Yani Cumhuriyetimiz henüz 28 yaşındayken kuruldu.
Sadece o değil;
Uçak fabrikası, şeker fabrikaları, dokuma fabrikaları, demir çelik fabrikaları, tersaneler, kağıt fabrikası, çimento fabrikası, tekel fabrikaları, elektrik santralleri, baraj, silah fabrikası, klor fabrikası da, yokluk içindeki Cumhuriyetimizin ilk 15 yılı içinde kuruldu.
İktidarınız döneminde sattığınız Cumhuriyet fabrikalarını ve kuruluşlarını katmıyorum bile.
Sizin varlık içinde yapamadıklarınızı Cumhuriyet yokluk içinde yaptı.
Yani Ak Parti'den önce mağarada yaşamıyorduk.
Ve zaten Cumhuriyet mucizesi de tam olarak budur.
Hatırlayınız istedim !..
💡Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu: “Eğer çocuğunuz yoksa aile olamıyorsunuz, sadece karı-koca oluyorsunuz.”
😳Koskoca bakanın, üstelik doktor olan bir bakanın ettiği lafa bak…
👉Ya çocukları olmuyorsa, o zaman aile olamıyorlar mı?
👉Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 2 milyon çift çocuk sahibi olamamakta ya da bu konuda zorluk yaşamakta, şimdi bunlar aile değil mi?
👉Yine her yıl Türkiye’de 80-100 bin tüp bebek tedavisi uygulanmakta, sonuç alamayanlar aile olamıyor mu yani?
⚖️Bence çocuk sahibi olmayan ya da olamayan çiftlerin hepsi bu “yürüyen cehaleti” mahkemeye vermeli.
Sağlık sorunları sebebiyle çocukları olmayan çiftler, evlatlarını kaybedenler, maddi olanaksızlıklar yüzünden çocuk yapamayanlar… Resmen güne bu haberle başlayacaklar. Koskoca bakanların, ülke meselelerini tüm gün kahvede okey oynayan dayılar gibi yorumlaması kanımı donduruyor.
Sizlere bugün "uluslararası ilişkiler, şeffaflık ve tam bağımsızlık" konusunda yazıyorum:
Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın ülkemizin dış politikada 4 Nisan tarihinde aldığı ciddi yarayı "Türk dünyası ile aramızı bozmak isteyenler" ve "ailevi meseleleri dışarıda tartışmayız" gibi söylemlerle geçiştirdiği konuşmayı dinledim. Bunu vatandaşı ülkemizin uluslararası ilişkiler konularından dışlamak olarak değerlendiriyorum. Bu sebeple bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Herhangi bir hükümetin barış zamanlarında vatandaşına hesap vereceği başlıca konu başlıkları 7 adettir: (1) Adalet/hukuk, (2) Ekonomi, (3) Eğitim, (4) Sağlık, (5) Iç güvenlik, (6) Çevre, (7) Dış Politika (uluslararası ilişkiler).
Uluslararası ilişkilerin temasları zaman zaman ülke dışında gerçekleşir ama bu durum bu konunun vatandaşa hesap verilecek bir konu olduğunu değiştirmez. Nitekim, o temaslardaki performansın etkileri uzun soluklu olarak vatandaşın ülkesinin uluslararası toplumdaki yerini belirler. Temaslar ülkeler arası ilişkileri ve ülke menfaatlerini korumak için zorunlu olduğu ölçüde kısmen gizlidir, ama bu durum hataların ve kötü sonuçların gizlenmesi fırsatı olarak yahut -hele hele- topluma tepeden bakıp "muhataplarımızla kendi içimizde çözeriz" havasına getirme vesilesi olarak görülemez.
4 Nisan 2025 tarihinde Samarkand'da aralarında Türk kökenli kardeş devletlerin olduğu platformda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 541 (1983) ve 550 (1984) sayılı kararlarının açıkça tanınması suretiyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin uluslararası toplumdan Türk kökenli kardeş devletler eliyle dışlanması, Türkiye'nin o cephede 50 yıla yaklaşan mücadelelerinde bugüne kadar görülmüş en derin yaralardan birinin alınması ve bütün bunların Avrupa Birliği'nin 12 Milyar Avro'luk yatırımına bağlı bir yapıda gözümüzün önünde ilerleterek sonuca bağlanması, son derece büyük bir dış politika travmasıdır.
Bu esnada toplumu "Suriye de arka bahçemiz oldu, Türkiye 100 yılına giriyoruz" söylemlerine ikna etmeye çalışan bir hükümette Dışişleri Bakanı olan bir siyasetçinin, bu kadar ciddi bir uluslararası ilişkiler konusunu "aile içi mesele" olduğu gerekçesiyle kapatması ve eleştirenleri "hükümetimizi bu konu üzerinden yıpratamazlar" gibi bir iç politikaya özgü içi boş cümle ile karşılaması, toplumun dış politikadan dışlanmakta olduğunu gösterir.
Yabancı ülkelerin Türkiye üzerinde zar atması asla bitmeyecektir. Bu durum bize özgü değil, ama bizim ülkemiz özellikle zayıflık ve istikrarsızlık gösterme lüksü olmayan bir ülkedir. Bu da yönetim merciindeki kişilerin hamasete yönelmeden ve rehavete kapılmadan toplumun gözü önünde yüksek performans gösterme zorunluluğunu doğurur.
O performans ancak belli bir seviyede telaş sahibi olmakla mümkündür. Hataları üst perdeden söylemle baskılama lüksü edinildikçe, hesap verilecek olanın toplum olduğu unutularak asli hesap verme mercii bir başka siyasetçi imiş zannedildiği zaman, ülkemizin tarih boyunca hiç sahip olmadığı bir hata lüksüne hala sahip olunmadığı acı tecrübelerle sahada görülür. Tam bağımsızlık Türkiye'nin tırnakları ile söküp alacağı ve her an tetikte olmasını gerektiren bir konudur.
ABD, Türkiye ile Türk cumhuriyetler arasında kucaklaşma istemez. Rusya, arka bahçesi zannettiği yörede, bunu istemez. Avrupa, Kıbrıs'ta tek muhatap istediği gibi, Türkiye'nin Türk cumhuriyetlerle birlikteliğini istemez. Dış politika yönetimi, bütün bu cephelerin getireceği dinamiklere ve ayak oyunlarına hazırlıklı olmayı gerektirir. Gol yenildiği zaman genel ifadelere başvurmakla yetinebilmek, bizi bu oyunlara ve dinamiklere daha dayanıklı kılmaz. Aksine, toplum gözetiminden uzaklaşıldıkça, üzerimizde oyun oynayıp zar atanların sayısı çoğalır. Hataları görmek de performansı ölçmek de imkansızlaşır. Uluslararası toplum içindeki yerimiz bizim nereye doğru kürek çektiğimize göre değil akıntıya göre şekillenmeye başlar.
O akıntı bugüne kadar hiçbir milleti kendi ulusal menfaatlerinin en yüksek olduğu tam bağımsızlık kıyısına çıkarmamıştır.
Vedat Milör’e Kent Lokantasında çektiği video için ‘örtülü reklam’ soruşturması başlatılmıştı... Sokakta yükselen sesin partiler üstü olduğunu bizzat gördüm demiştim ya. İşte asıl sebep bu… Sana hak, bana yasak.
Saraçhane’de yaptığım konuşmayı çarpıtarak siyasallaştırmaya çalışanları dikkatle izliyorum. Konuşmam çok açık: Anayasa ile güvence altına alınmış gösteri hakkına yönelik çifte standardı eleştirdim.
Polisin bir mitingde sergilediği müsamahanın, İstanbul Saraçhane’de ya da Ankara Kızılay’da gösterilmemesini ve gençlerimize biber gazı, tazyikli suyla müdahale edilmesini eleştirdim. Bu eleştirimiz, anayasal haklara yönelik farklı muameleyedir. Biz, herkese eşit uygulama istiyoruz.
Maalesef yine algı operasyonuyla, karalama kampanyası başlatmaya başladılar. Dün “PKK sevdalısı” dediler, bugün “Kürt düşmanı” diye hedef gösteriyorlar ama kimse heveslenmesin: Ne bu algılara teslim oluruz, ne halkımıza sırt çeviririz.
Kürt kardeşlerimizi terörle aynı kefeye koyan anlayışa hep karşı durdum. Bugün de aynı noktadayım.
Bu toprakları var eden her bir vatandaşımız gibi Kürt yurttaşlarımız da başımızın tacıdır.
Ankara’da Kürt nüfusun yoğun olduğu ilçelerde aldığımız güçlü destek, halkımızın bu anlayışı sahiplendiğinin açık göstergesidir.
Aynı şekilde, PKK gibi eli kanlı bir terör örgütüne karşı duruşumuz da nettir; dün ne dediysek bugün de aynı yerdeyiz.
Bu ülke bir hukuk devleti ise anayasa hepimizi bağlar.
Anayasa’nın 3. Maddesi açıktır: “Bayrağı, şekli kanunda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır.”
Tek bayrağımız da budur, adı Türk Bayrağı’dır.
Son olarak sonradan öğrendiğim kadarıyla engelli bir vatandaşımızı sevindiren polis memurumuzu gönülden kutluyorum.
Ülkemizin her yerinde eylem yapan vatandaşlarımıza yönelik, güvenlik güçlerimizden aynı şefkati beklediğimizi de ifade etmek isterim.
Bugün;
Fox muhabiri Ali Onur Tosun @AliOnurTosun
Birgün Gazetesi yazarı @barisince82
Foto muhabir Bülent Kılıç
Gazeteci Zeynep Kuray
AFP Muhabiri Yasin Akgül
Gazeteci Hayri Tunç
İBB Foto Muhabiri Kurtuluş Arı
https://t.co/rJiz2XHdFg muhabiri Zişan Gür
Foto muhabir Murat Kocabaş
Gazeteci Gökhan Kam gözaltına alındılar .
Meslektaşlarımız tam da olması gerektiği gibi sahada yalnızca görevlerini yaptılar.Halkı bilgilendirdiler. Gerçekleri yazdılar. Fotoğrafladılar. Görmezden gelineni görünür kıldılar.
Gazetecilik bir kamu hizmetidir. Gazetecilik suç değildir.
Gözaltındaki tüm meslektaşlarımız serbest bırakılsın!
1- Özellikle gençlerin hiçbir siyasiye teşekkür borcunun olduğunu zannetmiyorum. Yolu zaten onlar çizdiler.
2- Daha yeni başlayan ve belirsiz bir süreçte sanki amaca ulaşılmış gibi verilen beyanlar manidar.
3- Bu olanlara "Her şerden bir hayır doğar" bağlamındaki beyanlar en azından benim için turnusol gibi. "Her şerden bir hayır doğar" ifadesi öncelikle o şeri kabul anlamına gelir. Bu ülkede hangi şerden bir hayır doğdu da bugün doğacak?!