Alıntıladığım cümleleri, otuz yaşına girdiğim günlerde yazmıştım.
Aslında tekrar paylaşmak istemezdim ama gençlere sesimi duyurabilmek için aynı yoldan geçtiğimi göstermem gerek.
Zira son günlerde bazı gençlerin yitip gittiğini görmek canımı yakıyor.
Eskiler için hayatın neredeyse tek anlamı, hayatta kalmaya çalışmaktı. Çünkü durmak, açlıktan ölmek demekti.
Bu yüzden herkes bir şeylerle mücadele ediyordu ve bu zorluk, hayata bir anlam katıyordu.
Fakat zamanla her şey değişti ve biz, atalarımız gibi mücadele etmek zorunda kalmadık.
Bize her gün yüzlerce reklam çok kıymetli olduğumuzu ve hiçbir şey yapmasak da her şeyi hak ettiğimizi söyledi.
Modern dünya tüm gücüyle bizi bir masala ikna etti. Bu masalda herkes mutlu mesut yaşıyordu. Sanki her şeye ulaşmak çok kolaymış, sanki uzansak dilediğimiz hayata dokunabilecekmişiz gibi... Fakat böyle olmadı.
Bize sürekli daha fazlasını hak ettiğimizi fısıldıyan modern dünya, uğruna mücadele edeceğimiz tüm anlamları elimizden aldı.
Artık atalarımızın yaşamak için verdiği mücadeleyi biz ruh sağlığımızı koruyabilmek için veriyorduk. Sonra bir anlam boşluğuna düştük.
Benim gençliğim de bu anlam boşluğunda geçti. Bu anlamsızlık o kadar ağırdı ki sadece ölmeyi bekledim desem yeridir.
Fakat sonra şunu öğrendim: Hayatın bir anlamı yoksa, ona ben anlam bulmalıyım.
Bunu öğrendikten sonra meşguliyetimi arttırdım. Daha fazla öğrendim, daha fazla çalıştım. Kendim için bir şeyler yaptıkça hayata bağlandığımı fark ettim ama bunun da bir sınırı vardı. Çünkü ne kadar çalışırsam çalışayım sonunda sahip olduğum şeyler birkaç ev ve arabadan ibaret olacaktı.
Sırf bunlar için yaşamaya değer miydi? Değmiyordu.
İnsanın sadece kendisi için biriktirdiği şeylerin, bir süre sonra kendisine bile yetmediğini fark ettim.
Çünkü insan yalnızca tüketerek veya biriktirerek anlam bulamıyor. Bir süre sonra “Ben neden varım?” diye sormaya başlıyor.
Kolay olmadı ama ben bu sorunun cevabını başka diyarlarda buldum.
İnsanlara yardım ettiğimde hayatımda ilk kez yorgunluğun bile başka bir anlam kazandığını fark ettim.
Yoruluyordum ama ertesi sabah kalkmak için sebebim vardı. Çünkü yaptığım şey bir başkasının hayatına dokunuyordu.
İşte o zaman şunu anladım: Meşguliyet insanı hayatta tutabiliyor ama ona anlam veren şey başkaydı.
Şimdi yine bir boşluğun kıyısındayım. Kendimle baş başa kaldığımda içimdeki sesin beni nereye götürebileceğini biliyorum.
Bu yüzden yeniden yola çıkmam lazım. Bir meşguliyet bulmam lazım. Anlamlı bir meşguliyet.
Lütfen bunu ukalaca bir tavsiye olarak görmeyin ama kendinize bir meşguliyet bulun.
Fakat yalnızca kendinizi oyalamak için değil.
Sizi sabah yataktan çıkarabilecek, yorgunluğunuza bile anlam katacak bir meşguliyet.
Çünkü insan bazen yaşamaktan değil, neden yaşadığını bilmemekten yoruluyor.
Bu yüzden, yorulduysan genç kardeşim, anlamı olan bir meşguliyet bul kendine. Çünkü ben de çok yoruldum ve anlamlı bir meşguliyet bulmadan geçmeyecek, biliyorum.
Genişliği bir metre bir kaldırımda yürüyorum. Yaklaşık 30 metre önümde 15 yaşlarında bir kız çocuğu, onun biraz gerisinde orta yaş bir kadın yürüyor. Kaldırımın iki tarafında 20-25 yaşlarında ikişer kişi karşılıklı ağıza alınmayacak küfürler savurarak bağıra bağıra konuşuyor. Düşünün kendi halinde kaldırımda yürüyen biri, hiç tanımadığı kişilerin kulağı batlatırcasına bağırarak ettikleri galiz küfürlere maruz kalıyor.
Ortalarında durdum, direk “niye küfür ediyorsunuz lan” dedim. Afalladılar. Olm sizin sahibiniz filan yok mu? Bak az önce burdan bir kız çocuğu geçti” dedim.
Cevap yok.
Dedimki “ olm bak ben size ahlak vaazı vermiyorum, gidin kendinizi, kimseyi rahatsız etmeyecek yalıtımı iyi bir yere kapatın, bir birinize saatlerce sövün. Orada size nasihat ederim. Ama burda vaaz etmiyorum, burada ahlaklı olmak zorundasın. Burası nasihatın değil hukukun alanı, burda başkalarının hakkına riayet edeceksin etmek zorundasın. Dağılın gidin bir daha görmeyeyim sizi”
Tek kelime etmeden uzaklaştılar.
Çok ciddi seviyede, sahipsiz başıboş sokak insanı sorunu var ülkede. En önemli güç kaynakları “aman bulaşma boş ver” diyen bizleriz.
Bakın bu tipleri (saç tıraşları giyim kuşamları hep aynı) eğer nazikçe uyarmaya kalkarsanız, işte o zaman bela oluyorlar. Bunların anladığı dil, konuştukları dil. Her türlü nezaketi zayıflık olarak değerlendiriyorlar. Sadece güç yetemeyeceklerini hissettiklerinde boyun eğiyorlar. Mesela polis çağıracağım, sizi dava edeceğim desen orada seni bıçaklarlar. Sadece bu bile zayıflık göstergesi bunlar için. Asla müsamaha gösterilmemeli.
Yıllar önce tıfıl bir üniversite öğrencisiyken kendisine e-posta atıp İslam tarihi hakkında hangi kitapları okuyabilirim diye sormuştum. O zamanlar Başbakanlık bürokratıydı. Cevap gelmez diye düşünüp yazdığımı bile unutmuşken bir gün geri dönüş yaptı; 10+ kitap sıralamış. Kendisiyle böyle bir anım vardır, tavsiye ettiği kitaplar hala duruyor.
15 Yaş Sınırı Yetmez: Şimdi Algoritmaları Konuşmalıyız
Dr. Muhammed Ersin Toy/ Medya Stratejisti
Uberkuloz kullanıcı adıyla tanınan içerik üreticisi Berk Keklik’in bugün Instagram’da paylaştığı Reels, bana kalırsa algoritmalar meselesini son dönemde en güzel özetleyen ve en anlaşılır biçimde anlatan içeriklerden biri oldu.
Video basit bir cümleyle başlıyor:
“Bir tane Manifest videosu beğenince algoritmam…”
Sonra Manifest geliyor. Bir daha geliyor. Grup üyeleri, danslar, kıyafetler, makyajlar, hayran videoları, espriler, taklitler…
Bir süre sonra sanki yalnız Instagram değil, hayatın tamamı Manifest’ten oluşuyor.
Elbette bu bir mizah. Fakat mizahın altında dijital çağın en büyük meselelerinden biri yatıyor:
Siz platforma kendinizle ilgili küçücük bir veri veriyorsunuz; sistem size bütün içerikleri o verinin rengine boyayarak geri veriyor.
Algoritmalar meselesini anlamamız gereken yer tam olarak burası.
Bugünün sosyal medya algoritmaları, kullanıcıyı yalnızca “tanımaya” çalışan basit sistemler değil. Makine öğrenmesi ve yapay zekâ destekli öneri sistemleri, kullanıcının davranışlarını sürekli sinyallere dönüştürüyor:
Bir videoyu ne kadar izledi?
Neyi geçti?
Nerede durdu?
Neye geri döndü?
Neyi beğendi?
Ne aradı?
Kimin hesabına girdi?
Hangi bildirimi açtı?
Bütün bunlar platform açısından veridir.
Yani algoritma sizi annenizin, babanızın veya arkadaşınızın tanıdığı anlamda tanımıyor.
Sizi sayısal bir temsile, davranışsal bir profile indirgiyor.
Ardından milyonlarca içerik arasından size uygun olduğunu düşündüğü bir içerik havuzu oluşturuyor.
Süreç kabaca şöyle işliyor:
Maruziyet → etkileşim → veri → profil → tahmin → öneri → yeni maruziyet.
Sonra tekrar.
Ve tekrar.
Haziran 2026’da 14-19 yaşındaki gençlerin TikTok ve Instagram akışlarını inceleyen hakemli bir araştırma, algoritmaların gençlerin hangi içerikle, ne sıklıkta ve hangi duygusal yoğunlukta karşılaştığını düzenlediğini gösterdi. Araştırmada algoritmik pekiştirme, duygusal geri besleme döngüleri ve gençlerin sistemin farkında olmalarına rağmen sınırlı kontrol hissetmeleri öne çıktı.
Uberkuloz’un videosu tam olarak bunu görünür kılıyor.
Algoritma yalnız,
“Sen neyi seviyorsun?”
sorusuna cevap aramıyor.
Bir süre sonra,
“Sen bundan sonra ne göreceksin?”
sorusunun cevabına da ortak oluyor.
Akışkan ekranın örümcek ağı
Üstelik algoritma tek başına çalışmıyor.
Sonsuz akış var. Aşağı kaydırıyorsunuz; son yok.
Otomatik oynatma var. Bir video bitiyor, siz yeniden karar vermeden diğeri başlıyor.
Bildirimler var. Platformdan çıkıyorsunuz, sistem sizi tekrar çağırıyor.
Kişiselleştirilmiş öneriler var. İlginiz azalıyor, başka bir içerik dikkatinizi yeniden yakalıyor.
Bütün bunlar sürekli akan bir akışkan ekran içerisinde gerçekleşiyor.
Gazetenin son sayfası vardı. Program biterdi. Filmin jeneriği başlardı.
Sosyal medya ise sonu ortadan kaldırdı.
Akışın kendisi ürüne dönüştü.
Ben buna bir örümcek ağı diyorum.
Algoritma bir iplik. Sonsuz akış bir iplik. Bildirimler bir iplik. Otomatik oynatma başka bir iplik. Davranışsal profilleme başka biri.
Birleştiğinde kullanıcıyı sürekli geri çağıran ve içeride tutan bir dikkat mimarisi ortaya çıkıyor.
Avrupa Komisyonu da 2026’da TikTok, ardından Instagram ve Facebook hakkında tam bu nedenle “bağımlılık oluşturucu tasarım” kavramını kullandı. Sonsuz kaydırma, otomatik oynatma, anlık bildirimler ve yüksek derecede kişiselleştirilmiş öneri sistemleri artık hukuki incelemenin konusu.
Dolayısıyla soru yalnız,
“Çocuk telefonu neden bırakamıyor?”
değil.
Asıl soru şu:
“Platform, çocuğun telefonu bırakmasını zorlaştıracak biçimde mi tasarlanıyor?”
Benim zihinsel bağımlılık, zihinsel iğdiş ve beyin tahribatı derken kastettiğim tam olarak burada başlıyor.
Bu, her sosyal medya kullanıcısında biyolojik bir beyin hasarı oluştuğu iddiası değildir. Dikkatin parçalanması, düşünsel alanın daralması, sürekli tekrarın muhakeme ve gerçeklik algısının üzerine yerleşmesi meselesidir.
Eleştirel literatür de genel sosyal medya kullanımından çok problemli ve kompulsif kullanımın olumsuz sonuçlarla daha tutarlı biçimde ilişkili olduğunu gösteriyor.
15 yaş sınırı yetmez
Türkiye’nin 7578 sayılı Kanun’la 15 yaşını doldurmamış çocuklara sosyal ağ hizmeti sunulamayacağını hükme bağlaması bu nedenle önemli bir adımdır. İlgili hükümler 1 Kasım 2026’da yürürlüğe girecek.
Fakat bu yetmez.
Çünkü yaş sınırı yalnızca,
“Kim kapıdan içeri girebilir?”
sorusuna cevap verir.
Şimdi,
“İçeri giren çocuğun karşısına nasıl bir dünya çıkarılabilir?”
sorusuna gelmeliyiz.
Çocukların davranışları hangi ölçüde profillenebilir? Sonsuz akış devam edecek mi? Otomatik oynatma açık mı olacak? Gece bildirimleri gönderilecek mi? Kronolojik veya kişiselleştirilmemiş akış seçeneği sunulacak mı? Algoritmalar bağımsız denetime açılacak mı?
Türkiye’nin bundan sonraki dosyasının adı algoritmik çocuk güvenliği olmalıdır.
Çünkü Birleşmiş Milletler de 2026’da çok açık bir çizgi çizdi:
Çevrim içi güvenliğin yükünü yalnız çocukların ve ebeveynlerin üzerine bırakmayın; platform tasarımına müdahale edin.
Manifest ve kültürel hegemonya
Buradan Manifest’e dönelim.
Manifest burada suçlanan taraf değil. Ama algoritmik kültürün nasıl çalıştığını görmek açısından son derece öğretici bir örnek.
Bir şarkı artık yalnız şarkı olarak dolaşmıyor.
Üye dolaşıyor.
Dans dolaşıyor.
Saç dolaşıyor.
Makyaj dolaşıyor.
Kıyafet dolaşıyor.
Mizah dolaşıyor.
Hayran da yalnız tüketici olmaktan çıkıp üretici ve dağıtıcıya dönüşüyor.
Böylece bir kültürel ürünün etrafında büyük bir içerik evreni oluşuyor.
Algoritma bu evreni yaratmıyor.
Ama dolaşımını, tekrarını, görünürlüğünü ve kişiye özel yoğunluğunu şekillendiriyor.
Manifest’in gerçekten popüler olmasıyla, belirli bir gencin ekranında hayatın tamamıymış gibi görünmesi aynı şey değildir.
Aradaki farklardan biri algoritmik yoğunluktur.
Burada kültür endüstrisinin iki yönlü bir nesneleştirme ürettiğini de görmek gerekiyor. Sahnedeki genç, yapım, pazarlama ve görünürlük düzeninin kültürel ürününe; ekranın karşısındaki genç ise davranışları ölçülen, profillenen ve dikkati ekonomik değere dönüştürülen kullanıcıya dönüşebiliyor.
Arada algoritma çalışıyor.
Üretim sistemi kültürel ürünü kuruyor; algoritmik sistem o ürünün kişiye özel dolaşım rejimini kuruyor.
Bu nedenle mesele yalnız,
“Hangi sanatçı üretiliyor?”
sorusu değildir.
En az onun kadar önemli soru,
“Hangi sanatçı kimin ekranında ne kadar görünür hâle getiriliyor?”
sorusudur.
İşte kültürel hegemonya burada kişiselleşiyor.
Hangi beden güzel?
Hangi kıyafet çağdaş?
Hangi hayat tarzı normal?
“Herkes” ne dinliyor?
“Herkes” ne konuşuyor?
Genç artık bunların cevabını yalnız ailesinden, okulundan veya arkadaşlarından almıyor.
Cebindeki ekran da sürekli cevap üretiyor.
Tekrarla.
Sıralamayla.
Görünürlükle.
Kişiselleştirmeyle.
Bu nedenle algoritmalar doğrudan hayatın kendisine müdahale ediyor.
Siz ona bir veri verdiğinizde, o bütün içerikleri o verinin rengine boyayarak size geri veriyor.
Bir süre sonra kullanıcı algoritmanın dünyasında nesneleşerek tüketiciye dönüşüyor; dikkati ekonomik olarak, kültürel ve ideolojik olarak ise bir hegemonya alanı içerisinde işlenebiliyor.
Burada “algoritma herkesi aynı düşünceye dönüştürür” demek doğru değildir.
Ama algoritmalar maruz kaldığımız dünyanın mimarisine müdahale edebilir.
Biz algoritmanın içerisinde içerik seçtiğimizi düşünürken, algoritma da önümüzde görünür hâle gelen seçenekler dünyasını şekillendiriyor.
Mesele tam olarak budur:
Zihinsel özerklik.
Çocuk ölçeğinde bunun adı zihinsel özerklikse, toplum ölçeğinde adı bilişsel güvenliktir.
Türkiye 15 yaş sınırıyla örümcek ağının girişine müdahale ediyor.
Şimdi ağın kendisini konuşmalıyız.
Yaş sınırından algoritma sınırına, zararlı içerikten zararlı tasarıma, ekran süresinden zihinsel özerkliğe, çocuk güvenliğinden algoritmik çocuk güvenliğine geçmeliyiz.
Çünkü asıl mesele yalnızca çocuğun elinden telefonu almak değildir.
Asıl mesele, çocuğu sürekli ekranın içinde tutmak isteyen sistemi değiştirmektir.
Dedem gençliğinde fırtına gibi adammış. Köyde herkes tanır, bulaşmazmış. Bir keresinde ben de hatırlıyorum, sevmediği bir adam kapıya geldi diye adamla kavga etmek için 2. kattan atlamaya çalıştı. Yaşı o esnada 70 filandı.
Şimdi iyice yaşlandı. Yaklaşık 90 yaşında. Eski hızlı günlerinden eser yok. Bakıma muhtaç. Yanındayken titreyen insanlar, şimdi onu dikkate almadan gülüp eğleniyorlar. Eskiden o varken nefes almaya bile korkarlardı.
Hayat insana neler yapıyor... Ne gençlik baki ne de güç kuvvet. Hepsi emanet, hepsi bize, sadece bir süreliğine veriliyor...
Şairin dediği gibi;
"Bu dünya bir geyiktir kaçar durmaz,
Ömür bir ok gibidir uçar durmaz."
@anarsedat Sekülerlere göz kırpmayı geçtiniz,selektör yapıyorsunuz,yolunuzu bulacaksınız devam ederseniz, ama o yol bataklık olabilir, Ankara sokaklarında, kaldırımlarında içsel yolcuğuna başlayan ney,bendir ile sufi müziğine katkı sunan biri için ne hazin bir yoldur o.
FETÖ geldi
cemaat, hizmet, himmet gibi kelimelerimizi çaldı.
Haluk Levent geldi
ahbab kelimemizi çaldı.
Hürriyet gazetesi
'İşadamı'nı çaldı, beyinsiz takımın desteği ile iş insanı hortladı
Modernite karı-kocayı çalıp, EŞleştirdi.
Medya geldi
emmizâde, halazâde teyzeoğlu'nu çaldı
yerine kuzen hortlatıldı.
Sapkınlar geldi
kadın-erkek ve kız-oğlan'ı çallıp yerine UNISEX'i bırakıp gitti.
Kısaca bu tip soysuzlar sebebiyle mefkuremiz de yok oldu gitti.
Köyün en güzel yanı sabah namazıyla işe koyulmak, öğleye kadar iyice yorulmak, öğle yemeği namaz ve ardından kaylule uykusu uyumak. İkindi vakti uyanıp sağda solda hafif gezinmek ve ikindi çayı içmek.
Benim çocukluğumda öğle ikindi arası sanki terk edilmiş bir karye gibi köyde hayat durur herkes uykuda olurdu. İkindi vakti yavaş yavaş hareketlenir, herkesin harmanından çay kaşığı sesleri yükselirdi. Biz çocuklar köyün çıkışında toplaşır ineklerin otlaktan gelmesini beklerdik. Herkesin elinde bir değnek kendi ineklerini alır eve götürürdü. Sonra harmanda top oynardık.
Keşke kırsal hayatı bitmeseydi. İnsan şehirde suyun bir nimet olduğunu bile anlayamıyor. Ter döküp de şu içince “elhamdülillah” demek bir zorunluluk haline geliyor. Hiçbir şey bilmeyen insan bile “oh” demek ihtiyacı hissediyor. Vel hasıl şehirde her şey basit, her şey sıradan, her şey tatsız. Zahmet olmadan rahmet olmaz deyu boşa dememişler.
Bir kardeşimiz şöyle güzel bir site tasarlamış. İstanbul'daki Marmaray ve Metro hatlarında mescit, abdesthane veya en yakın cami gibi ihtiyaçları gidermek için geliştirmiş. Yayılmasına vesile olarak bu güzel girişimi de destekleyelim.
https://t.co/4J4rQ5RMfD
Annem vefat edeli yaklaşık bir ay oldu. Bu süreçte gerçek akrabaların, dostların ve güzel yürekli insanların varlığı, kalbimize ferahlık veren en büyük teselli oldu. Bu, asla unutulacak bir şey değil.
Ancak bu dönemde, daha önce hiç karşılaşmadığım mantıksızlıklar ve kalpsizliklerle de adeta irkildim. Örneğin, annemin geçirdiği atak sonrasında kaldırıldığı hastanedeki sorumlu hekime bir e-posta gönderdim. Kendimin de sağlık çalışanı olduğumu, Amerika'da yaşadığımı ve annemin genel durumunu bana kısaca özetlemesini rica ettim. Çünkü durumuna göre Türkiye'ye gelmeyi planlıyordum.
Yanıt ise hiç beklemediğim kadar soğuk ve sarsıcıydı. Hiçbir açıklama yapmadan, tek kelime yazmıştı:
"Kötü!"
"E, zahmet olmuş doktor hanım." diye düşündüm. ''Sanırım dört harf yazmak fazla yorucu gelmiştir. Hatta belki bir emojiyle 👎 şeklinde bile yanıt verebilirdiniz'' diye yanıt yazmak geldi içimden..
Bugün yapay zekâya bile bir soru sorduğunuzda çoğu zaman bir empati cümlesiyle karşılaşıyorsunuz: "Sizi anlıyorum..." diye başlıyor. Elbette hekimlerin yoğun ve zamanlarının, sabırlarının tükenmiş olabileceğini anlayamayacak bir konumda değilim. Ancak söz konusu olan kendi annemdi. Üstelik ben de bir sağlık çalışanıyım. En azından durumu birkaç cümleyle açıklayan bir yanıt beklemek çok da fazla değildi.
Bir cümlelik açıklamayı bile çok gören bir hekimin, anneme ne kadar özen ve şefkatle yaklaşmış olabileceği kaygısıyla biletimi aldım ve Ankara'ya uçtum. Gerisini zaten biliyorsunuz.
Ne yazık ki insanlarla iletişim kurma kalitesindeki bu eksiklik, bugün sağlık sistemimizin en kanayan yaralarından biri. Bazen birkaç cümle, hatta birkaç kelime bile bir insanın yükünü hafifletebilir. Tıbbi bilgi kadar insani yaklaşımın da tedavinin ayrılmaz bir parçası olduğunu unutmamak gerekiyor.
Akıl tutulmasında günlük doz. Bir başıboş it yüzünden canından olan insan. Geride kalan acılı ana, baba, kardeş, eş, çocuk ve yitip giden bir insan hayatı.
Sayısı 5 milyona dayanan başıboş sokak köpeği barınakla vs çözülecek bir sorun değil.
Şimdi bir hesap yapalım:
Barınağa alınan bir sokak köpeği günlük asgari 350-400gr mama (doğrusu yem olmalı) yiyor.
İhale, özel anlaşma vs gibi bir yöntemle toptan fiyatına alınacak en ucuz yemden hesaplarsak günlük 50-70₺ yem gideri var bir köpeğin.
Sağlık ile ilgili kalemler, aşı, iç-dış parazit, kısırlaştırma ve çeşitli sağlık sorunları kalemlerinde de günlük 30-40₺ köpek başına gider var.
Personel ve Tesis Giderleri ile ilgili kalemler var: Veteriner, barınak personeli olan bakıcılar, temizlik görevlileri, temizlik malzemeleri, ısıtma ve elektrik / su faturaları da köpek başına günlük maliyeti 40 - 50 TL oluyor.
Barınağın bir kerelik kurulum ve inşaat maliyetleri HARİÇ, bir köpeğin günlük bakım maliyeti yaklaşık 5$ olarak ortaya çıkıyor.
30 günlük bir ayın sonunda bir başıboş sokak köpeğinin barınaktaki maliyeti: 30 x 5 =150$
Yıllık maliyeti: 150$ x 12= 1.800$
Şimdi bu bir başıboş sokak köpeğinin yıllık maliyeti olan 1.800$’ı gelin 5.000.000 başıboş köpek sayısı ile çarpalım:
5.000.000 x 1.800$ =$9.000.000.000,00
Ne çıktı rakam ben okuyamadım…
Anadolu’da “yörük sırtından kurban kesmek” diye güzel bir söz vardır. Sokakta salya, pislik, parazit ve ölüm tehlikesi saçan uyuz iti SEVEMEZSİN. Böyle bir beleşten sevgi modeli, “uyanık, sorumsuz, masrafsız” bir hayvan sevgisi(!) hiç yok. Alırsın evine, bahçene sahiplenirsin, sorumluluğunu da bakımını da yeme içmesini de üstlenirsin işte o zaman o hayvanı sevmeye hak kazanırsın.
Çoğunluğunu hayatın olağan akışında genel kabul görmüş normaller içinde yer almayanların geliştirdiği beleşten vicdan mastürbasyonu ve sınırsız sorumsuz bir konfor alanında yaşayan bu dangalakça ve histeriyle dolu bu patetik ahrazlık yüzünden şu ülkenin insanları daha ölemez, ölmemeli.
Bezdik, yıldık, sıtkımız sıyrıldı, bıktık, tiksindik hatta tiskindik. Yetti.