Millet kafasına sıkıyor açlıktan, çeteler bin liraya adam öldürüyor, okullar savaş alanı gibi, çöp karıştıran sayısı her güç üçer, beşer artıyor, ev sahibi kiracı, kiracı ev sahibini vuruyor... İş işleri bakanımız gariban iki köpek kalmış sokakta onlarla boğuşuyor, vurun garibana
Yanlış soruyu soruyorsunuz. “Bu kız neden onu seçti?” değil. Doğru soru: “Bu erkek, kendisini seçmiş bir insanı öldürme hakkını kendinde nasıl gördü?”
Bir insanın ileride katil olacağını anlayamamak da suç değildir. İnsanların alnında “Bir gün seni öldüreceğim” yazmıyor. Üstelik psikolojide sizin “Nasıl anlamadı, zaten belliydi” dediğiniz şeyin bile bir adı var: sonradan bilme yanılgısı. Sonucu öğrendikten sonra geçmişteki işaretler bize olduğundan çok daha açık görünür. Şiddet de çoğu zaman ilişkinin ilk günü yumrukla başlamıyor. Araştırmalar kontrol etme, arkadaşlarından uzaklaştırma, kıskançlığı sevgi gibi gösterme, aşağılama ve tehdit gibi davranışların zaman içinde ağırlaşabildiğini gösteriyor.
Bir kadının yaptığı hiçbir ilişki tercihi, bir erkeğin işlediği cinayetin hafifletici sebebi olamaz.
kızın yüzü açık
orospu çocuğunun suratı sansürlü
özellikle yaş farkını da belirtmiş
ormanlık alan infosunu araya sıkıştırmayı da unutmamış
orospununoğlu habercilik 👏👏 amk evlatları sizi
Elime ne zaman saç kurutma makinesi alsam aklıma, son parasıyla aldığı odunlar ıslak çıkınca, oğlunun eline saç kurutma makinesini odayı ısıtsın diye verip öbür odada kendi canına kıyan Emine Akçay geliyor. Ne zaman bir eczanenin önünden geçsem, kızının gözleri önünde “Ölmek istemiyorum” feryadıyla hafızalara kazınan Emine Bulut’u hatırlıyorum. Ne zaman yıkılmış bir bina görsem, 6 Şubat’ın o buz gibi ayazında enkaz altındaki kızının elini bırakamayan Mesut Amca takılıyor gözümün önüne. Ne zaman gencecik bir kadın öğretmen görsem, kara tahta başında gülümseyen Aybüke Yalçın geliyor aklıma. Ne zaman bir bakan ziyareti haberi görsem, eline tutuşturulan parayı gözyaşlarıyla geri uzatıp “Ben dilenci değilim” diyerek onurunu ve çaresizliğini haykıran Dilek Özçelik geliyor.
Ne zaman Karadeniz’in yeşil yaylalarına baksam, bir kez olsun doya doya “İyi ki varsın” sözünü duymadan toprağa düşen 15 yaşındaki Eren Bülbül geliyor. Ne zaman sokakta yürüyen gencecik bir kız çocuğu görsem, daha 16 yaşında yabancı uyruklu bir caninin saldırısına uğrayıp hayattan koparılan Ayşegül Aydın geliyor. Ne zaman sahilde arkadaşlarıyla yürüyen gençleri görsem, yan bakma bahanesiyle çıkan bir tartışmada bıçaklanarak hayatını kaybeden 17 yaşındaki Atlas Çağlayan geliyor. Ne zaman bir pazarın yanından geçsem, kalbinden bıçaklanarak henüz 14 yaşında hayata veda eden Ahmet Minguzzi geliyor. Ne zaman “mağara” kelimesini duysam ya da bir pusu haberi görsem, yıllarca esir tutulduktan sonra Gara’da alçakça katledilen Semih Özbey ve kahraman silah arkadaşları gözümün önüne geliyor.
Ne zaman minibüse binsem Özgecan Aslan, ne zaman bir plazanın önünden geçsem Şule Çet, ne zaman bir dere kenarından geçsem bir çuvalın içinde çocukluğu çalınan Narin Güran, ne zaman akşam vakti evine yürüyen bir genç kız görsem Ceren Özdemir geliyor. Ne zaman maden ocağı haberi görsem, “Çizmelerimi çıkarayım, sedye kirlenmesin” diyen Somalı madenci, Ermenek’te “Oğlum yüzme de bilmezdi” diye ağıt yakan anne, Amasra’da göz göre göre yerin yedi kat dibinde bırakılan canlar geliyor. Ne zaman bir kalabalığın arasına karışsam, Ankara Garı’nda, Suruç’ta, Merasim Sokak’ta, Güvenpark’ta, Beşiktaş’ta, İstiklal Caddesi’nde bombalı saldırılar ve patlamalarla paramparça olan bedenler, yitip giden gencecik hayatlar, ardında kalan gözü yaşlı analar geliyor. Ne zaman yaz gelse ve içime orman havası çekmek istesem, günlerce cayır cayır yanan ciğerlerimiz, alevler içinde çaresizce can veren hayvanlar, yangın söndürme uçağı beklerken küle dönen cennet ormanlarımız geliyor.
Ne zaman televizyonu açsam, bitmek bilmeyen ekonomik ve siyasi krizlerin altında ezilen, pazarda çürük meyve toplayan emekliler ve yarınından umudunu kesmiş, yurt dışına gitmekten başka çare bulamayan genç beyinlerimiz geliyor. Ne zaman “Vatan sağ olsun” nidasını duysam, aklıma sıvası dökülmüş, tuğlaları açıkta kalmış, camına derme çatma bir bayrak asılmış o yoksul şehit evleri geliyor. O yoksul evlerin çocukları toprağa düşerken, öte yanda terörist başına tahsis edilen adalar, onun rahat etmesi için inşa edilen villalar geliyor aklıma. Ne zaman meclis kelimesini duysam, o kutsal çatı altında, bir zamanlar Cumhuriyet’i kuran iradenin koltuklarında bugün terörün gölgesinde siyaset yapanların oturması, binlerce şehidimizin ve bebeklerin katili olan terörist başının o Gazi Meclis’e davet edilmesi, şehit analarının kalbine sokulan o hançer geliyor. İçim kanıyor, nefesim kesiliyor.
Ve ne zaman umuda tutunmaya çalışsam, evini, ailesini, tüm geçmişini enkaz altında bırakmış depremzedeler uzatılacak bir şefkat eli beklerken, liderlik makamından duyulan küfürler, hakaretler geliyor. Ülkesinde onuruyla yaşamak, hakkını aramak isteyen bu ülkenin evlatlarına, kadınlarına, gençlerine edilen o ağır sözler çınlıyor kulaklarımda. Nereye baksam bir yarım kalmışlık, kime baksam bir haksızlık, neyi tutsam elimde kalan koca bir adaletsizlik... Ne zaman bu ülkede normal bir hayat yaşadığımı sansam, aklıma bu isimler, bu acılar geliyor.
Buna kurgu diyenler galiba yüksek duvarlı sitelerden lüks arabalarıyla direkt Bebek'e, Etiler'e geçiş yapan tipler. İstanbul'un sıradan bie gecekondu mahallesinde bile bir lokma ekmeğe muhtaç yaşayan yığınla insan var. Siz görmüyorsunuz diye yok olmuyorlar.
Bazı şeyleri tek tek yazmaktan gerçekten yoruldum.
Sorumluluk sahibi olmayan ve sorumluluk almaya teşvik edilmeyen çocuklar, zamanla yalan söylemeye alışabilirler bunu basite alıyorlar maalesef.
Deniz Göktaş, 88 gün sonra ilk kez hakim karşısına çıktı:
"4 cümleden suçlanıyorum. Cümle başına tam 22 gündür hücredeyim"
“Tüm polis memurları neden döndüğümü sordu, 'Sendeki imkan bizde olsa gelmezdik' dediler"
“Ben çocukken Levent Kırca ve Ferhan Şensoy izlerdim. Onlar beni izlese yumuşak bulurdu sözlerimi. Tutuklu yargılama gibi bir şey mümkün değildi. Levent Kırca televizyonda yapıp herkesin evine giriyordu. O yıllarda ifade özgürlüğünü koruyan yasalar değişmedi, ama şu an bir komedyen hapis yatıyor. Değişen şaka kaldıramayan, kırılgan siyasetçiler.”
“Erdoğan'ın isminin geçmediği bir politik mizahın bir anlamı yoktur. Otoriteden lafını esirgemeyen Nasrettin Hoca hayatta olsa Erdoğan'dan başka bir şaka yapmazdı.”
“Erdoğan'ın en yakın ekibine seçtiği kişi sıradan vatandaşların hakkına girdiği için affını istedi.
Bakın istifa etmiyor, özeleştiri vermiyor. Halkın parası gitti iddiası var ama o yine yukardan af istiyor. Bu ancak otoriter bir liderin ülkesinde olabilir.”
“Utangaç bir diktatör’ tanımlaması cumhurbaşkanına hakaret sayılmış. Diktatör ifadesi hakaret değil siyasi bir nitelemedir. Başka bir komedyen demokrat diyebilir ve benim şakamdan daha da komik olabilir.”
Bak Can kardeşim, senin o 'günün her saati mesaj atacak, ne kadar uzak olursa olsun fizana bile koşup gelecek' reçetelerin kulağa hoş geliyor olabilir ama onlar sadece ilişkinin fragmanında çalışan şeyler. İlk üç ay o heyecanla fizana da koşarsın, telefonun şarjını gün içi mesajlaşmayla 5 kere de bitirirsin. Ama hayat dediğin şey o kadar romantik bir komedi filmi değil.
Gerçekten seven adamın olayı o performans metriklerinden çok, insanın ruhunu dinlendiren o konfor alanında saklı.
Seven adamın yanında, pazar günü evde tek başınaymışsın gibi takılabilmen gerekir. Yanında pırasa gibi yorgun olsan, saçın başın dağılsa, yüzünde sıfır makyajla 'Bugün de hayattan bezdim' diye otursan bile sana popstar gibi bakar. Hadi ama biraz neşelen, hep böylesin diye darlamaya, seni bir kalıba sokmaya çalışmaz.
Dünyanın en filtresiz, en yorgun halinle bile adamın gözünde bir lütufsundur. Sırf bir balkonda oturup hiçbir şey yapmadan, sessizce bir kahve içmek bile onun için Maldivler tatiliyle eşdeğerdir. Seni değiştirmeye uğraşmaz. Çünkü zaten o yamuk yumuk, doğal ve maskesiz halini sevmiştir. ++
Ben buna gerçekten çok inanıyorum. Öyle adamlar var ki sevdiği kadın için ailesinin karşısına geçiyor, yıllardır hayatında olan arkadaşlarına sırtını dönüyor, işini, gücünü, hatta ülkesini bile değiştiriyor. Bir erkek gerçekten istediğinde, hissettiğinde ve o kadını hayatında görmek istediğine karar verdiğinde, önünde aşamayacağı çok az şey kalıyor. İsteyen insan bir yolunu mutlaka buluyor.
ne aktif çalışan geçinebiliyor ne emekli geçinebiliyor.. kazandığımız para barınmamıza bile yetmiyor. zenginler paralarına para katarken biz açlık sınırındayız. insanlar yoksulluktan intihar ediyor. herkesin konusması gereken budur.
Bu çok ciddi bir olay. Bu olayın ağırlığını kavrayamayan, buna göre bir tutum alamayan, gerektirdiği politik karşılığı üretmekten kaçınan, toplumdaki sıkışmışlığı boğan herkes dönüp haysiyetini sorgulasın. Muhalefetiyle, medyasıyla. Bunu birkaç açıklamayla geçiştirmeye kalkmayın.
sonra erkekler:
-dogum oranları niye düşüyo ki
-biz niye evlenemiyoruz ki
-karim niye cocuk istemio ki
-karim niye durduk yere boşandı ki
-ben ne yaptim ki
-kadinları anlamak niye bu kadar zor ki
-cocugum niye beni sevmiyo ki
-cocugum niye 18inde soyadini degistirdi ki
Kadın fizyolojisine ve biyolojisine hassasiyet duymayacaksa ve ona göre hastasını yönlendirmeyecekse bi erkek neden “kadın” doğum uzmanı olur ki amk gebeyi ebe de doğurtuyor
Birlikte yaşlanmak istediğiniz insanda, ara sıra uzaktan bakıp hayranlık duyacağınız, bu insanda gerçekten başka bir şey var dedirtecek bir taraf olmalı bence. Bu zekası olabilir,merhameti olabilir, sesi olabilir, dünyaya bakışı olabilir.Hayranlık duymadığınız birini sevemezsiniz
Hayatımda en korktuğum şeylerden biri şöyle benimle vakit geçirmekten zevk, keyif almayan; kendisinin yapmayı sevdiği şeylere de beni katmayan, benimle bir şeyler yapmayı zul olarak gören biriyle evlenmek. Erkeklerin önemli bir kısmı inkar edilemeyecek düzeyde böyle. Allah bizimle balık tutmaktan, bizimle tavla oynamaktan, bizimle yemek yapmaktan, bizimle spor yapmaktan zevk alan adamlarla karşılaştırsın. Zor