30 umdan sonra gelen güncellemeler alışverişin tamamını uzaktan halletmek, cafelerden uzaklaşıp doğa yürüyüşleri yapmak, değişik aktivite arayışlarına girmek, dram yaratacak arkadaşlardan uzak durmak, erkeklere tahammül edememek, anneyle uzun sohbetler sonucunda bi yere varmamak
Bir insanın ne dediğini anlamak zekâ işidir. Neden söylediğini anlamak empati işidir. Söylediklerinin başkaları üzerindeki etkisini önemsemek ise vicdan işidir. Bu üçünden biri eksik olduğunda iletişim teknik olarak gerçekleşebilir, fakat gerçek anlamda bir bağ kurulamaz.
bir de fıtrat çıktı başımıza fıtraten kadın çalışmaya uygun değilmiş kadın tarlada taş taşırken bi köşede çocuğunu doğururken kimse fıtrat demiyodu masa başı iş yapınca mı fıtrata ters oldu anlayamadık
neyse bugünlük bu kadar feminist öfke ytrli bye
şule gürbüz diyor ya, ‘her şeye yaklaşmak, her şeyi bilmek ve herkesle hemhâl olmak zorunda değiliz. bazı şeylerin uzakta ve kendi renginde kalması, hem onlara hem de bize hürmettir.’ çünkü sınır, ruhun zırhıdır. herkesi içeri alan, en çok da kendi içindeki evi talan eder.
O psikolojik eşiklerden biri bu mesela. Şu zımbırtılara dokununca ne olacağını, ne ceza alacağını bilen var mıydı? Yoktu. Herkes "elleyemeyiz" diye düşünüyordu ve ellemiyordu. Bu kadar.
Kimsenin, dokunsa ne olacağına dair bir öngörüsü de yoktu. Korku desen tam olarak büyük bir korku sebebi yoktu yani. Sadece "elleyemeyiz" düşüncesi vardı tüm çocuklarda. Kimse kimseyi neden yapmaması gerektiği konusunda eğitmiş ya da ikna etmiş filan da değildi. Görünmez bir engel, kaç nesli bu zımbırtılardan uzak tutmayı başarmıştı.
O görünmez engel -bence- okulun bir "kurum" olması idi her şeyiyle. Disiplin, ast-üst ilişkisi, devletin elinin varlığı, düzen, intizam... Dışarıdaki psikopatları okuldan uzak tutan da buydu. Yabancı kimse okula girmezdi. Güvenlik olduğundan mı? Hayır. Devletin eli orada olduğundan sadece. İçerde takım elbiseli adamlar, düzgün giyimli kadınlar, üniformalı çocuklar olduğundan.
Her şey için senelerce sürecek bir psikolojik çözümleme süreci ya da çok caydırıcı, ibretlik cezalar ve kanunda inanılmaz değişiklikler gerekmeyebilir yani.
Çabuk affeden, kolay mutlu olan, ruhuyla kucaklayan, şefkatle sarıp sarmalayan, her şeyi sineye çeken, vara yoğa ses çıkarmayan insanların da bi “istop” ettiği nokta oluyor.
Oraya getirmemek lazım...
Bir insanın çocukluğunda inandığı şeylerle gençliğinde, yetişkinliğinde ve yaşlılığında inandığı şeyler arasında büyük farklar olmalı.
Yoksa, o kişi yaşamıyor demektir.