İLAHİYAT FAKÜLTELERİNİ BEKLEYEN TEHLİKE:
PROGRAM ENFLASYONU
İlahiyat fakültelerinde sistem değişikliğine mi gidiliyor sorusunu sormuş ve “yapılan hazırlıklara ve yazışmalara bakılırsa bugünlerde ilahiyatlar üzerinde yine ve yeniden bir sistem değişikliği tartışması başlayacak gibi görünüyor” demiştik.
Sonrasında öğrendik ki Sayın YÖK Başkanı 13 Temmuz 2026 Pazartesi günü 25 ilahiyat fakültesi dekanıyla Ankara’da buluşmuş ve Milli Eğitim Bakanlığının talebi doğrultusunda ilahiyatlarda ihdası düşünülen yeni programlar müzakere edilmiş. Bu ilk toplantıda özellikle erken (4-6) yaş dönemine yönelik bir din eğitimi programı açılması yönünde müzakereler yapılmış.
Belli yaş aralıklarının, hasta veya tutuklu-hükümlü olmak gibi farklı özellikleri olan insan gruplarının, engelli olmak gibi özel durumları olan bireylerin, cami-Kur’an kursu-yurt dışı din hizmeti gibi farklı hizmet alanlarının aynı şekil ve içerikte bir din eğitim-öğretimine tabi tutulamayacağı elbette bilinen bir husustur.
Fakat farklı her bir gruba yönelik özel bir program ihdasının ilahiyat eğitimini rayından ve rotasından çıkaracağı tehlikesi de aynı derecede mutasavver bir husustur.
Böyle olursa ilahiyatlar “Hastanelerde Manevi Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri Programı”, “Ceza İnfaz Kurumlarında Manevi Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri Programı”, “Engelli Bireylere Yönelik Manevi Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri Programı”, “İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretimi Programı, “Ortaöğretim Din Kültürü Öğretimi Programı”, “Cami ve Din Hizmetleri Programı”, “Din Bilimleri Programı” … gibi bir program enflasyonu ile yüzleşecek demektir.
Bu endişeyi abartılı bulanların yukarıda işaret ettiğimiz YÖK toplantısının davet yazısını ve özellikle toplantının fikr-i müdîrini belirten şu paragrafı okumaları yerinde olacaktır:
“…Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğünün ilgili yazısı ile Anadolu imam hatip liselerinde uygulanan program çeşitliliği, din eğitiminin erken yaşlardan itibaren başlatılmasına yönelik artan talepler ve farklı yaş gruplarına özgü pedagojik ihtiyaçlar nedeniyle ilahiyat/İslamî ilimler fakültelerinin programlarının erken çocukluk, ilkokul, ortaokul ve ortaöğretim düzeylerine yönelik alan temelli uzmanlaşmayı sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılması, lisans programlarında din, ahlak ve değer eğitimi alanında disiplinlerarası yaklaşıma dayalı yeni program ve alt alanların oluşturulması, imam hatip liselerindeki farklı program uygulamaları ile meslek derslerindeki çeşitlilik dikkate alınarak alan temelli uzmanlaşmanın teşvik edilmesi amacıyla program yapılarının mevcut gereksinimleri karşılayacak şekilde yeniden ele alınması önerileri iletilmiştir.”
Önerilerimiz bir sonraki paylaşıma kaldı.
-Trump, “Bu gece bir medeniyet yok olacak” demişti.
-Gerçekten de öyle oldu: Yok olan, ABD ve İsrail’in yenilmezlik efsanesi oldu.
-Bu algının yıkılması, ABD ve İsrail’in temsil ettiği medeniyet iddiasının yok oluş sürecinin ilk ve tarihî adımı oldu.
Gazze tünellerinde Tufan Sancağı Altında adlı kitabı kaleme alan Şehid Mücahid Muhammed Zeki Hamed anlatıyor:
Gece-gündüz tünelde yaşar, güneşi ve dış dünyayı pek az görürdük. İnanın bana, tüneller otel değil. Hatta ev bile değil; tüneller tam bir kabir. Ancak söz konusu din, görev, uğrunda her şeyin kıymetini yitirdiği Allah rızası ve dünyada refah içinde yaşayarak erişilemeyecek bir cennet olunca rahatımızı terk edip hedefe ulaşmak için zorlukları binek edinmek gerekir.
Sevgili öğrenciler kıymetli veliler; 30 Aralık 2025 tarihinde ilimiz genelinde aşırı buzlanma beklenmekte ve 31 Aralık tarihinde de yoğun kar yağışı olacağı değerlendirilmektedir.
Bu nedenle 30 ve 31 Aralık tarihlerinde okullarımızda eğitim ve öğretime ara verilmiştir.
Lütfen boşluk olarak görmeyin ve bu iki günü iyi değerlendirin.
Engelli personelimiz ve hamile çalışanlarımız da izinli sayılacaktır.
Papa'yı otel animatörleri ile karşılayacaksınız, ben dinledim gayet iyiydiler. İşte ilahi falan söylesinler, davul mavul klarnet falan. Kıyafetleri de böyle pullu pullu olsun; varak işlemeli. Çünkü biz bunu varlık göstergesi sanan ortadoğulu bir akla sahibiz. Sonra diyanet heyetinin ezik göründüğü fotoğraflar çekersiniz, böyle de servis edin medyaya. Çünkü biz neyin nasıl göründüğünü anlayacak izana sahip değiliz. Kimse de bizden bunu beklemiyor zaten. Sonra İznik'te Haçlı ordusu anması gerçekleştirecek, geçmişte bazı olaylar yaşamış olsak da bu geçmiştekilerin sorunu, bizim değil. Bu bölge ticaretini hareketlendirir. Önemli olan bu, anlıyor musun? Ee sonra, sonra da mesela Sultanahmet Camii'ye götürün, turistler Blue Mosque diyorlar oraya seviyorlar, o da sever bence. Ardından bazı müsamereler falan hazırlayın tamam mı.
-Tamam sayın bakanım.
🖋️Yeni Şafak'ın yayından kaldırdığı yazı⤵️
Bir 10 Kasım yazısı - Aydın Ünal
Onu abartılı övenler ve ona tepki gösterip abartılı yerenler arasında, 5186 Sayılı Kanun’a da muhalefet etmeden hakiki bir Mustafa Kemal yazısı yazmak mümkün mü? Haydi deneyelim…
Mustafa Kemal insanüstü bir varlık değildi; olağan dışı kabiliyetleri yoktu. Döneminin her Osmanlı subayı gibi iyi bir eğitim almış, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı şartlarında sahada tecrübe edinmişti. Kendi devreleriyle kıyaslandığında askeri safahatı vasatın altındaydı zira Sofya Ateşemiliterliği, Şehzade Vahdettin’in yaverliği gibi görevlerle ya da sağlık sorunları nedeniyle devrelerine göre daha az kıta vazifesi almış, Çanakkale dışında bir askeri başarı kaydetmemişti. Riske girmezdi. Kudüs’ün işgali öncesinde ordu kumandanlığından istifa ederek Viyana’ya kaplıcalara gitmiş, Medine komutanlığı önerildiğinde reddetmiş, Filistin görevine gönderildiğinde orduyu ağır zayiatla Afrin’e kadar geri çekmişti. Sultan Vahdettin tarafından Anadolu direnişini örgütlemek için gönderildiğinde ordudaki en müsait yüksek rütbeli subaydı; vazife doğal olarak ilk ona teklif edilecekti. İstiklal Savaşı’nın altyapısı zaten hazırdı; zafer, tek adamın değil, kolektif bir çabanın neticesiydi.
Mustafa Kemal bir düşünce adamı, bir mütefekkir değildi; bu alanda yoğunlaşacak zemin ve imkân da zaten yoktu. Fikirleri fark oluşturmaktan, özgünlükten, orijinallikten uzaktı. Nitekim ne çağını, ne başka toplulukları etkileyebildi. Fikirleri bugüne de ulaşmadı. Müslüman bir halkı Batılılaştırmak, laikliği İslam toplumunda uygulamak, seküler bir toplum yaratmak gibi “özgün” aksiyonları ise daha sağlığında çökmüş, başarısız olmuştu.
Mustafa Kemal hiç kuşkusuz iyi bir siyasetçiydi: İstiklal Savaşı’nın diplomatik boyutunu başarıyla yürütmüş, Ruslar, Fransızlar, İtalyanlar, Amerikalılar ile yaptığı görüşmeler neticesinde askeri çözümü ikinci plana itebilmişti. Lozan’a giderken muhalifleri susturmuş, Cumhuriyet’in ilanı sonrasında İstiklal Mahkemeleri, İzmir Suikastı, Menemen Olayı üzerinden bütün muhalif odakları ortadan kaldırmış, her türlü eleştiri ve itirazı bastırmış, kendisi ve ekibi için sorunsuz bir yol açabilmişti.
Peki nasıl oluyor da 1920’lerin moda atmosferi içinde üretilen bir kült lider bugün bile kutuplaşmaların ve çatışmaların odağında yer alabiliyor? Lincoln, Lenin, Stalin, Hitler, Mussolini, Franco, Mao, Humeyni, Pinochet ve daha nicesi tarihteki haklı yerlerini alıp veya unutulup toplumların gündelik hayatından çıkarken nasıl oluyor da Türkiye’nin her köşesinde bir Mustafa Kemal heykeli olabiliyor, 4 bine yakın sokak ve caddeye “Atatürk” ismi verilebiliyor, bir o kadar okul, köprü, tesis “Atatürk”, “Gazi”, “Mustafa Kemal” ismini taşıyor, Mustafa Kemal nasıl oluyor da makbul, standart, statüko yanlısı olmanın turnusolü olarak kimi zaman da tapınma derecesinde hâlâ kabul görebiliyor? Anaokulundan başlayarak üniversite mezuniyetine kadar genç nesillere Kuzey Kore’de bile örneği olmayan bir doktrin ve kült lider algısı neden enjekte ediliyor? Dışardan bakanları hayrete düşürecek, istihza ile gülümsetecek ama içerdekilerin farkına bile varamadığı, sorgulamadığı, sorgulayamadığı bu tutuculuğun ve şizofrenik halin altında tam olarak ne yatıyor?
Konunun hiç şüphesiz Mustafa Kemal’le ilgisi yok.
Bir: Mustafa Kemal’in ölümü sonrasında İsmet İnönü onu tarihten tamamen silme, hatta kazıma yoluna gitti. 1950 sonrasında Celal Bayar ve Adnan Menderes ise, İnönü’ye tepki olarak Mustafa Kemal’i bir meşruiyet aracı olarak dirilttiler. O kötü istismar geleneği işlevselliğini koruyor.
İki: Mustafa Kemal, yen bir toplum, yeni bir nesil “yaratmak” istedi; devletin tüm imkanları Batılı, modern, çağdaş, seküler, pozitivist, dinden ve dindarlıktan uzak nesiller yetiştirmek için seferber edildi. Toplumun genelinin itiraz ve hatta isyan ettiği bu proje yürümedi ama arkasında hasar ve kutuplaşma bıraktı. Mustafa Kemal bugün ne fikirleriyle ne de eserleriyle var; sadece Batılı yaşam tarzlarının muhafazası için istismar edilen bir isim olarak varlığını sürdürüyor. Atatürk ismi, Batılı yaşam tarzlarının, örneğin alkol kullanmanın, teşhirciliğin, valsin, cadılar bayramının, örneğin LGBT sapkınlığının, İslâm’a ve Müslümanlara husumetin ve daha nicesinin bir istismar vasıtası, bir meşrulaştırma bahanesi olarak araçsallaştırılıyor.
Üç: Türkiye’yi asla kendilerinden görmeyen ama kapılarında tutmak isteyen dış dinamikler için de Atatürk ismi kendilerine sonsuz fayda sağlayan bir araç olarak başarıyla korunuyor, kollanıyor ve kullanılıyor. Neresinden bakarsanız bakın, halimiz sağlıklı bir toplum görüntüsü arz etmiyor. Kült liderlik döneminin kapandığını, dünyada örneğinin kalmadığını fark etmedikçe, tarihi şahsiyetleri yasalarla korumaktan vaz geçip özgürce konuşma imkanlarını oluşturmadıkça, tarihi şahsiyetleri tarihteki yerlerine teslim etmedikçe tartışmalar sona ermeyecek, kutuplaşma bitmeyecek, sağlıklı bir toplum görüntüsü ortaya çıkmayacak.
Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü vefatının 87. yılında saygı ve minnetle yâd ediyor, aziz milletimizin varoluş çabasını temsil eden ve dünyanın pek çok yerindeki mazlumlara ilham kaynağı olan milli mücadelemizin tüm kahramanlarına Allah'tan rahmet diliyoruz.
Sudan'daki soykırımın failleri olan vahşi Cancavid'lere dair önemli bir metin
"Sudan'da vahşet saçan bu yaratıklar kim?
Sudanlı yazar Baraka Sakin, romanlarından birinde Cancavid'i dokunaklı bir belagat ve acı dolu bir kesinlikle şöyle betimlemiş:
"Giysileri kirli, ter ve tozla ıslanmış, etraflarını büyük muskalarla sarmış, gür saçları çöl ve yerinden edilmişlik kokan bir halk. Kavurucu güneşin göğsünden süt emdiler ve öldürmekle büyüdüler. Ahlak ve etik değerleri yok. İçlerinden biri kendi kız kardeşine veya annesine bile tecavüz edebilir; onlara saygısı yok. Onlar haydut, hatta daha beterleri. Omuzlarında en önemsiz sebeplerle ateş eden tüfekler var. Merhamet kalplerinden sökülmüş. 'Allahu Ekber'i saygıyla değil, kibirle söylüyorlar ve 'Allahu Ekber'in anlamını bilmiyorlar."
Sonra şöyle bitirir: "Onlar saf kötülük. Ne bir kabile ne de bir etnik köken. İnsan iyi doğar, sonra insan olmayı... veya bir Cancavid olmayı seçer."
Biz niye böyleyiz? Gözümüzün önünde Sudan, Gazze ve Doğu Türkistan'da soykırım var. Gündemdeki sıralarının değişmesi dışında değişen hiçbir şey yok. Sadece izliyoruz..
#gazza#sudan#UyghurGenocide
Direniş, cesetleri bulmak ve teslim etmek için büyük bir çaba harcıyor. Yıkıntıların altında binlerce Filistinlinin naşı dururken, bugün Han Yunus'ta bir işgalcinin cesedine daha ulaşıldı.
Halbuki ateşkes anlaşması imzalanırken işgalcilerin cesetlerini bulmanın zaman alacağını ve bazılarının ise bulunamayabileceğini belirtmişti. Buna rağmen direniş ateşkesin bozulmaması için elinden geleni yapıyor. Fakat mutlak kötülüğün ele başı Netanyahu yine de Gazze'ye saldırı emri verdi. Saldırının genişlemesi ihtimali var. Bu aşağılık yaratığın ateşkesi bozmak için her şeyi yapacağını bekliyorduk.
Şimdi arabulucuların, ateşkes anlaşmasına imza koyanların görevini yapma zamanı.
İsrail'le ilişkileri kesin, İsrail'e yaptırım uygulayın!
Bir zamanlar adamın biri, bir kuşun kanadını kırmış. Varmışlar Süleyman'ın huzuruna. Nihayet mahkeme kurulmuş, Süleyman Aleyhisselam, ey kuş kaçamadın mı bu adamın elinden, demiş. Kuş da mahzun, kıvranırken acıdan, Ey Allah'ın peygamberi, elbet kaçardım da saçı sakalı ve kıyafeti zahid kimselere benziyordu, bana bir şey yapmaz herhalde dedim, demiş.
Süleyman Aleyhisselam asasını vurmuş yere ve buyurmuş: kısasa kısas öyleyse, kırın adamın kolunu!
Kuşsa dile gelmiş yeniden, traş edin sakalını bir de zahid gibi giyinmesin yeter, demiş.
Yapay zekadan şikayet etmenin yersiz olduğunu düşünen bir yazar ve hocanın yazısı:
Öğrencilerim Yapay Zekâ Kullanıyor. Ee, Ne Olmuş?
Yazan: John McWhorter
Gençler artık daha az okuyor ve botlara güveniyorlar; ama insanlara düşünmeyi öğretmenin başka yolları da var.
Ortaokul çağındaki kızlarım bana büyük şekilde gurur veriyor ama hâlâ kitap kurdu olmamalarına alışmaya çalışıyorum. Eminim iki kuşak önce olsalardı, bana daha çok benzerlerdi: Burnu daima bir kitabın içinde, yalnızca karşıdan karşıya geçerken ya da tabaktaki çatalı yönlendirmek için başını kaldıran tiplerden. Oysa bugün, kitapla dolu evimizde, babalarının çoğu zaman rahat bir okuma koltuğuna gömülü olduğu bu ortamda bile, onların gözleri genellikle bir ekrana dikilmiş durumda.
Ama aslında, çoğu zaman benim de o rahat koltukta yaptığım şey kendi ekranıma bakmak.
1988’de, Washington Square Park’ta bir bankta oturup Anna Karenina’nın büyük bir kısmını okumuştum. Yanıma oturan biri, ne okuduğumu görünce “Aa, bak, Anna ile Vronski oradalar!” demişti. Tolstoy’un destanına öylesine dalmıştım ki, başımı kaldırıp gerçekten onları yürürken görmeyi beklemiştim bir an.
Bugün aynı parkta otursam, muhtemelen telefonumda aşağı yukarı kaydırma yapıyor olurdum.
Okuma Azaldı, Ama Bu Felaket Değil
Bir dilbilimci, profesör ve yazar olarak, bu değişimden yakınmam beklenecektir elbette. Görünüşe göre dünyanın dört bir yanındaki eğitimcilerin görevi, öğrencilerin artık eskisi kadar okumadığından ve okumakla yetinmeyip makalelerini de yapay zekâya yazdırdıklarından dolayı hayıflanmaktır. Açıkçası, bu gelişmeler beni geceleri uykusuz bırakmıyor. Öğrencilerin parmaklarının ucunda çok daha az bilginin bulunduğu bir dönemi özlemek bana yanlış geliyor. Gerçek dünyaya atıldıklarında da işleri büyük ölçüde yapay zekâya bırakacaklarsa, bunu şimdi yapmalarını kim suçlayabilir?
Gençler gerçekten daha az okuyor. Michigan Üniversitesi’nin “Geleceği İzleme” araştırmasına göre, 1976’da lise son sınıf öğrencilerinin yaklaşık yüzde 40’ı geçtiğimiz yıl zevk için en az altı kitap okuduklarını söylüyordu; yüzde 11,5’i ise hiç okumadıklarını. 2022’ye gelindiğinde bu oranlar neredeyse tamamen tersine dönmüştü: gençlerin giderek azalan bir kesimi eğlenmek için kitap okumaya istekli görünüyor.
“Görsel Çağ” Paniklerine Katılmıyorum
Birçok kültür eleştirmeni bu durumu kaygı verici buluyor: Yazılı sözcük yerine imgenin, roman yerine kısa videonun yüceltilmesi, hepimizi topluca aptallaştıracak, diyorlar. Yanılıyorlar bence.
Basılı metin ve onun nimetleri yok olmayacak; sadece sahneyi paylaşmak zorunda kalacaklar. Eleştirmenler, dikkat çekmek için verilen rekabetin, düşük kaliteli, kolay tüketilen içerikleri çoğalttığını söyleyebilir. Ancak bu, düşünce içerikli yazıların ve derin diyalogların, Substack bültenlerinin ve podcast’lerin çoğalmasını göz ardı eder. Bunlar, daha fazla fikir, daha fazla bilgi ve dolayısıyla okumak ve düşünmek için daha fazla fırsat talebine işaret ediyor.
Kızlarım hâlâ kitap okuyor, sadece zamanlarını gerçekten ateşli biçimde sevdikleri eserlere ayırmayı tercih ediyorlar. Bunların arasında Tahereh Mafi’nin Shatter Me dizisi ve Chris Colfer’ın altı ciltlik Land of Stories serisi var. Ben onlara bu kitapları yüksek sesle okurken o kadar çok sevdiler ki, belki yeniden okuruz. Ben onların yaşındayken, yapılacak başka bir şey olmadığı için, iyi olmayan pek çok kitap okudum. Belki bu bana sabır ve düşük dopamin ödülü veren deneyimlere tahammül etmeyi öğretti, ama The White Lotus gibi diziler o zamanlar olsaydı, minnettar olurdum.
Eskiden eğlence seçeneği Middlemarch ile müzikhol, Sister Carrie ile vodvil, The Invisible Man ile I Dream of Jeannie arasındaydı. Bugünse kolay, aptalca içeriğe olan iştahımız çevrimiçi videolarla, hayvan sakarlıkları ve makyaj tüyoları gibi kısa kliplerle doyuruluyor. Kızlarımın utanarak izlediklerini itiraf ettikleri bu dijital abur cuburu günde ne kadar tüketeceklerini artık sınırlayarak belirliyorum. Ancak tüm çevrimiçi içerikleri kaba ya da aptallaştırıcı diye bir kenara atmak, içindeki zekice unsurları gözden kaçırmak olur. Kızlarımın ikisi de benim o yaştayken olduğumdan daha esprili, büyük ölçüde çevrimiçi yayınlarda gördükleri komik ve biçimlendirilmiş dil yüzünden. Bir içeriğin yaygın olması, onun sanattan yoksun olduğu anlamına gelmez.
Hayal Gücü Argümanı Zayıf
Eleştirmenler, videolar yerine kitapların daha değerli olduğunu, çünkü hayal gücü gerektirdiğini ve bu sayede daha güçlü düşünürler yarattığını söylerler. Bu tanıdık argüman bana, mevcut önyargıları sonradan akılla meşrulaştırma gibi geliyor. Video hep var olsaydı, insanların “Keşke bu hikâyeleri kelimelere dökebilsek de kendi imgelerimizi oluşturabilsek” diye düşüneceğini sanmıyorum. Ayrıca hiç kimsenin, tiyatronun seyirciyi görsellere maruz bırakarak, oyunu okuyarak hayal etme fırsatını elinden aldığı için dezavantajlı kıldığını savunduğunu da duymadım. Eskiden de birçok kişi, hayal gücü gerektirdiği için radyonun televizyondan daha iyi olduğunu iddia ediyordu ama kim Severance dizisinin radyo oyunu olarak daha iyi olacağını düşünür ki?
Eskiden de Kimse Her Şeyi Okumuyordu
Muhtemelen öğrencilerin eskiden ne kadar “yoğun okuma” yaptığını abartıyoruz. (CliffsNotes’u hatırlayan var mı?) Ben üniversitedeyken, arkadaşlarımın pek azı kendilerine verilen her şeyi okurdu. TikTok öncesi dönemin öğrencileri bile çoğu materyali okumadıklarını itiraf ediyor. Bu kısmen, profesörlerin aşırı miktarda metin ödevlendirmesi ama derste yalnızca küçük bir bölümünü tartışmasıyla ilgili. Hatırlıyorum, profesörün hiç değinmediği sonsuz bir Kierkegaard pasajını okumak zorunda kalmıştım; Lorca’nın Bodas de Sangre oyunundan ise yalnızca bir sayfa konuşmuştuk. Bir öğrencim zamanında beni “aşırı yüklenmekle” suçlayınca, değişim zamanı geldiğini fark ettim. Artık daha yönetilebilir uzunlukta pasajlar veriyorum, böylece hepsini tartışabiliyoruz. Bu hem onların hem benim zamanımın daha iyi bir kullanımı; ayrıca sınıfta çok daha verimli tartışmalar doğuruyor.
Yapay Zekâ Çağında Yeni Yazma Yolları
Yapay zekânın yükselişiyle birlikte, artık soyut bir konuda klasik “beş paragraflık” kompozisyon ödevi vermeyeceğim. “Jane Austen’ın Pride and Prejudice romanında ironi nasıl ifade edilmiştir?” ya da “Aristoteles’in erdem anlayışı, Platon’unkinden nasıl ayrılır?” gibi ödevler… Belki profesörlük görevimden kaçıyor gibi görünebilirim. Oysa yalnızca teknolojinin gerçeklerine boyun eğiyorum. Bu tür makaleleri artık yapay zekâ yazabiliyor. Öğrencileri bunları yazmaya göndermek, sanki telefonlarındaki hesap makinesini kullanmayacaklarmış gibi onlara kesir işlemleri yaptırmak gibi.
O eski usul kompozisyonun amacı, bir argüman geliştirme becerisi kazandırmaktı. Bu hâlâ gerekli; sadece yöntemi değiştirmemiz gerekiyor. Bazı durumlarda bu, öğrencilerin bu yazıları sınıf içinde, ekran olmadan, o meşhur mavi sınav defterlerine yazarak tamamlaması anlamına geliyor. Ayrıca yapay zekânın cevaplayamayacağı türden, kişisel yorum gerektiren sorular sormanın yollarını da buldum. Örneğin: “İlk başta çirkin görünen sanatı topluma nasıl benimsetebiliriz?” Bu, derste tartıştığımız malzemeden besleniyor. Profesörlerin sınıf içi katılım için daha net standartlar belirlemesi de gerekecek.
Klasik Kompozisyonun Sonu, Düşünmenin Değil
Üniversitede kompozisyon yazmaktan nefret ederdim. Bu ödevler bana fazla soyut ve ilgisiz gelirdi, notlarımı neye göre alacağımı asla bilemezdim. Yani “iyi bir deneme”nin ne olduğu bana hiçbir zaman açık değildi. Yalnız olmadığımı biliyorum. Okulu hep sevmişimdir ama o kuru, ürkütücü makale ödevleri, yazmayı sevebileceğimi fark etmemi engelledi. Yapay zekânın bu angaryayı devre dışı bırakmasına hiç üzülmüyorum. Öğrencilere düşünmeyi öğretmenin başka yolları da var.
Dilbilgisi ve İfade: Artık Başka Araçlarımız Var
Kompozisyonlar, aynı zamanda öğrencilerin doğru dilbilgisiyle, kendilerini açık ve toplumsal olarak kabul edilebilir biçimde ifade etmelerini öğretmeyi amaçlıyordu. Ama bir zamanlar insanların kendi yiyeceklerini yetiştirmeyi ya da papyon bağlamayı bilmesi de gerekirdi. Artık o dönemleri aştık — sarkık sıfat-fiilleri önlemek zorunda olmayı da öyle. Her zaman kendimizi açık ifade etmemiz gerekecek ama artık bunu başarmamıza yardım eden yapay zekâ araçları var.
Birçok dilbilgisi kuralının açıklıktan ziyade modaya veya tercihe dayandığını da unutmamalıyız. Bu kuralları, tıpkı bir giyim kodu gibi ezberlememiz beklenir: Oxford virgülü (ya da onun yokluğu!), which mi that mı (Henry Fowler’ın uydurduğu bir ayrım), less books yerine fewer books. Artık yapay zekâ bize bu kodları nasıl yöneteceğimizi söylüyor. Kimimiz hâlâ who ile whom arasındaki farkı bilmekten keyif alacak, tıpkı papyon bağlamayı doğru öğrenmek isteyebileceğimiz gibi. Ama çoğu insan bu işi bir makineye devretmekten memnun olacaktır.
Sonuç: Düşünmek İçin Zaman Kazanmak
Evet, iki çocuğumdan birinin uzun klasik romanları benim kadar benimseyip benimsemeyeceğini düşünmek şaşırtıcı. Ama onlar benden çok daha zengin bir içerik çeşitliliğine sahip ve benim görevim, Tolstoy’u benden daha az okusalar bile, en iyi içerikle mümkün olduğunca derinlemesine ilgilenmelerini teşvik etmek.
Dilbilgisi kurallarını öylesine ilginç buluyorum ki hayatımın büyük kısmını bunları incelemeye adadım. Ama kızlarımın ve öğrencilerimin bu keyfi kuralları ezberlemeye bu kadar enerji harcamalarına gerek kalmamasına da memnunum. Dileğim, yapay zekânın bu angaryanın bir kısmını üstlenmesi sayesinde, onların gerçekten kendi başlarına düşünmeye daha çok zaman ayırabilmeleri.
John McWhorter, “My Students Use AI. So What?”, The Atlantic, 23 Ekim 2025). Link: https://t.co/DbXfPdMVRh
Gazze soykırıma dair ne varsa hepsini arşivleyin lütfen
Instagram, 4,5 milyon takipçisi olan Gazzeli gazeteci Salih el-Caferavi'nin doğrulanmış hesabını kaldırdı.
İnternetin en büyük kamu arşivi olan Wayback Machine'deki sayfasının arşivlenmiş anlık görüntülerinin de silinmiş veya devre dışı bırakılmış gibi görünmesi, Filistin belgelerinin dijital olarak silinmesi konusunda endişelere yol açıyor.
Gazze soykırımı konusunda yaptığı ön saflardaki haberleriyle tanınan El-Caferavi, daha önce defalarca sansüre maruz kalmıştı. Dün İsrail iş birliği yapan bir silahlı grup tarafından şehit edildi.
Gözlemciler, bu gelişmelerin "İsrail'in savaş suçlarına ilişkin kanıtları internetten silme çabalarında yeni bir aşamaya işaret edebileceği" uyarısında bulunuyor.
6 Şubat depremlerinin ardından Hatay’da on binlerce kardeşimiz evsiz kalmış, bu acı dönemde devletimiz konteyner kentler kurarak vatandaşlarımıza barınma imkânı sağlamıştır. Bugün geldiğimiz noktada, çok şükür Hataylı hemşehrilerimizin önemli bir kısmı kalıcı konutlarına kavuşmuş, konteyner kentler büyük ölçüde boşaltılmıştır. Ancak geride, kullanılabilir durumda on binlerce konteyner kalmıştır.
Şu anda Hatay’ın dört bir yanında bu konteynerlerin büyük kısmı atıl hâlde durmaktadır. Güneş, yağmur ve rüzgârla hızla tahrip olmaktadırlar. Oysa bu konteynerler, Türkiye’nin ve insanlığın karşı karşıya bulunduğu bir başka insani dramda yeniden hayat bulabilir.
Hatay Türkiye’nin Akdeniz’e açılan kapısıdır ve Gazze’ye deniz yoluyla en yakın limanımız İskenderun’dadır. Gazze’de binlerce bina yerle bir olmuş, yüz binlerce insan evsiz kalmıştır. Bir ateşkesin sağlanmasının ardından en temel ihtiyaç barınma olacaktır. Hatay’daki kullanılmayan konteynerlerin Gazze’ye deniz yoluyla ulaştırılması, orada konteyner kentler kurulması mümkündür. Bu, sadece insani bir yardım değil, aynı zamanda Türk milletinin vicdani sorumluluğunun bir ifadesi olacaktır.
Bu amaçla, Hatay’da mevcut konteynerlerin sayısının ve durumunun tespiti, bunların yeniden kullanımı ve Gazze’ye gönderilmesi için bir araştırma başlatmasını öneriyorum.
Hatay’da 6 Şubat depremleri sonrasında kurulan yaklaşık 55 bin konteynerin büyük bir kısmı bugün kullanılmamaktadır. Lojistik açıdan bakıldığında, konteynerler Hatay’daki mevcut alanlardan toplanarak İskenderun Limanı’na karayolu ile sevk edilebilir. Buradan 300–600 kilometrelik bir deniz yoluyla Mısır’ın El Ariş Limanı’na veya doğrudan Gazze Limanı’na gönderilmeleri mümkündür. Ortalama 2 ton ağırlığındaki konteynerler, 2.000–5.000 TEU kapasiteli gemilerle her seferde 1.000 ila 3.000 adet taşınabilir. Yaklaşık 30 bin konteynerin sevkiyatı için 15–20 sefer yeterli olacaktır. Bu süreç AFAD, TİKA, Türk Kızılayı, Katar Kalkınma Fonu ve BM Filistin Ajansı (UNRWA) koordinasyonuyla yürütülebilir.
Mali olarak değerlendirildiğinde, konteyner başı bakım, onarım, taşıma ve navlun giderleriyle birlikte toplam proje maliyeti yaklaşık 40 milyon dolar (yaklaşık 1,3 milyar TL) seviyesindedir. Bu rakamla 200 bin kişilik geçici barınma kapasitesi sağlanabilir. Böyle bir adım Türkiye’ye hem ekonomik hem diplomatik değer kazandıracak, Hatay’ın insani dayanışma merkezine dönüşmesini sağlayacak ve Gazze’nin yeniden inşasında öncü bir rol üstlenilmesine katkıda bulunacaktır.
Geliniz, kullanılmayan konteynerleri çürümeye terk etmeyelim; onları Gazze’de bir çocuğun yuvası, bir annenin sığınağı, bir ailenin umudu hâline getirelim.
Saleh Al Jafarawi. Murdered today by occupation collaborating gangs in Gaza. He was so happy celebrating these last few days after two years of somehow surviving. Chosen for shahada, and we are the ones at loss. Rahimahullah.
An itibari ile Kassam Tugayları ve israil ile işbirliği yapan çeteler arasında çok şiddetli çatışmalar yaşanıyor.
Birçok hain infaz edilirken onlarcası tutuklanmış durumda.
Mücahitler birçok bölgeyi temizlemiş fakat bazı hainler bunu bir iç savaşmış gibi göstermeye çalışıyor.
Bu verilen mücadele israil ile verilen mücadele ile eşdeğer..!!
Ateşkesin başlamasından birkaç saat sonra Hamas, Gazze’de kontrolü yeniden sağlamaya hızla girişti; kontrol noktaları kurdu, karşıt gruplarla çatıştı ve milislerin 48 saat içinde silah bırakmalarını emretti
Hamas 7 bin savaşçısını geri çağırdı ve yeni askeri valiler atadı
📺BBC
Biri İsrail tarafından şehid edildi, diğeri Gazze'deki İsrail işbirlikçisi çeteler tarafından...
Direniş cephesi, sadece İsrail'e, ABD'ye ve Avrupalı devletlere karşı savaşmadı. Bir de içerideki "hainler" vardı.
Namlusunu düşmanın gösterdiği tarafa yöneltenden daha aşağılık kim olabilir?