Belgesel'e emeği geçen herkese; Can Atalay'ın arkadaşlarına, onların adına yapımcılığı üstlenen ve
yurtiçinde ve yurtdışıda 48 gösterime belgeseli bizzat ulaştıran Av.Kemal Aytaç abime, yönetmen Zeynep Erpamir ve Volkan Evcim'e, belgesele sesini katan sevgili yoldaşım Barış Atay'a, gösterimi için emek harcayan, zaman ayırıp izleyen,
destek veren katkı sunan tüm dostlara teşekkür ederim.
Filmi aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.
https://t.co/Plu5kwz41V
“Gezi Ruhu” 13’üncü yılında, bizlere toplumsal muhalefetin nasıl güçlü bir demokratik dalgaya dönüşeceğini söylüyor: Her toplumsal ve siyasal hareketin kendini göreceği özgürlükçü ve çoğulcu bir aradalık…
Bu günleri dayanışmayla hep birlikte aşacağız. Anayasa’yı askıdan indirip, hukuku ve kurumları yeniden ayağa kaldıracağız. Cumhuriyetimizi demokratikleştirerek eşit ve özgür bir Türkiye yürüyüşümüzü sürdüreceğiz.
Gezi’de yitirdiklerimize milyonlarca Gezicinin sözü olsun.
York Düşesi Sarah Ferguson'un 2008'de Ankara ve İstanbul'daki çocuk esirgeme kurumlarına KILIK DEĞİŞTİREREK girip, gizli çekim yaptığı görüntülere ulaştım.
Sarah bu çekimden 5-6 ay sonra E*PS**IN ile Florida'da ÇOCUK VAKIFLARI kurmak için görüşmeye gitmiş.
Türkiye ise Sarah için soruşturma başlatmış ancak Türkiye'ye tekrar dönmemiş.
Twitter bu olayla ilgili ciddi bir sansür uyguluyor malum şahsın adını yazınca görüntülenmesi engelleniyor.
Bu paylaşımları görüyorsanız gündem olması için paylaşabilirsiniz.
Yaptığım çalışmanın tamamı: https://t.co/fi66I3ahQ7
Bursa’da 1868’te hizmete başlayan Memleket Hastanesi de Cumhurbaşkanlığı Kararı ile satılığa çıkartılmış. 2019’dan bu yana tadilat görüyor. Hiç kimse heveslenmesin, satılabilse bile, en geç iki yıl sonra halkın devlet hastanesini geri alacağız, yeniden sağlık hizmeti sunacağız.
"Derin devlet" kavramını dünyaya ihraç etmiş bir milletiz. Ancak o eskidendi. Tek imzayla istediğini görevden aldığın, bürokrasiden çatlak ses çıkma ihtimalinin olmadığı bir yerde derin devlet, derin Ankara diye bir şey yoktur. Derin falan değil, her şey gözümüzün önünde.
Manyas Kuş Gölü’nden Karacabey’e gelen ve nihayetinde Marmara’ya dökülen dere üzerinde yaklaşık 35 yıldır faaliyet gösteren bir maya fabrikası (zaten başka fabrika yoko dere kıyısında) ve onunla aynı tarihte çöpe dönen dereden bahsediliyor haberde.
Bu maya fabrikası yılda bir kaç kez temizlik yaparken kullandığı atıkları ve artıkları derenin içine çektiği boruyla boşaltıyor.
Bunu 10 yıl önce bayram arefesinde yapmıştı ki insanlar fark etmesin diye ama fark edildi. Oruçlu oruçlu, bayram arefesinde köylüleler gün boyu oradaydık. Bir şey çıkmadı. Sonra sular azalınca derede fabrikanın çektiği pislik boşalttıkları boru ve etkisini de o dönem Bursa ve Balıkesir’e bildirdik. Sorun belli, fabrika belli, suç aletleri belli ama hiç bir şey olmadı.
İnsanların su içtiği dere 35 yılda çöp oldu. O sudan içti diye ölen keçilere şahit oldum ben.
O dönem balıklar ölüyor, dere kokuyor dediğimizde pek kimsenin ilgisi çekmemişti. Şimdi nihayetinde doğrudan insana üreticiye dayandı. Umarım şimdi anlarlar olması gerekenle olmaması gerekeni.
Yer: Tunceli…
AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…
İddiaya göre;
Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.
Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.
Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.
Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.
Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.
Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.
Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.
Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere y��nlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.
Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.
Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor.
Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor.
Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.
Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor.
Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor.
Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri…
Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.
Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.
“Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur” diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…
Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle örtüldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.
Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.
Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?
Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?
Bu iki kişinin yönettiği ülkede günde 3 kadın, 6 işçi öldürülüyor.
Ülkenin yarısı açlık sınırı altındaki asgari ücretle, kalan yarısı az üzerinde hayal bile kuramadan, hayatta kalmak için çalışıyor.
Şehirlerinin %80’i-90’i maden şirketlerine peşkeş çekiliyor. Ormanları yanıyor, dereleri kuruyor, denetlenmeyen yurtlarında, otellerinde insanlar yanarak ölüyor.
Sağlık parayla, eğitim parayla, adalet bile parayla!
Bu iki kişinin yönettiği ülkede çocuklar yarı aç gittikleri, geçtim güvenliği görevliyi tuvaletlerinde bir sabun olmayan okullarda, hayattan hiçbir beklentisi kalmamış, insanlıktan çıkmış, çıkartılmış başka çocuklar tarafından bir gün değil iki gün üst üste katlediliyor.
Ama bu iki kişi çıkıp acının siyaseti olmaz diyor.
Acının siyaseti olmaz mı?
Peki.
Kendinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen siyasetçilerin yaşattığı acılar oluyor ama, hem de çok büyük oluyor.
Ayasofya'da çok vahim bir durum söz konusu.
Müze olarak işletilen galeri katı için yapılan bilet satışındaki skandal niteliğinde tutumun detayları👇
Ayasofya'daki hibrit duruma ilişkin tweetler dolusu tepki gösterdim bugüne dek. Cami girişinde uzun zamandır insanların inançları hadsizce sorgulanıyor; insanların tipinden ve dilinden Müslüman olup olmadıklarına yönelik çıkarımlar yapılıyor. Müze (galeri katı) içinse 25 Euro'ya biletler satılıyor DEM Müzecilik tarafından. Bu garip duruma kendimce tepki gösteriyor ve çok sevdiğim o kata çıkmıyordum. Ancak özlem ağır bastı ve ziyaret saatlerine, bilet ücretlerine tekrar bir bakmak istedim ve okuduğum Google yorumları şok etti. Şöyle.
III. Ahmed Çeşmesi'nin yanındaki bilet ofisini Google'dan buldum ve yorumları okudum tek tek. Eminim Ayasofya konumunda da bu yorumların yüz katı vardır. Siz de bakın. İlki gişe, ikincisi Ayasofya.
https://t.co/h1oGsnbP8L
https://t.co/Hgsu4pEbSV
Ziyaretçiler özetle kendilerine zorla 25 Euro yerine 50 Euro tutarındaki biletlerin satılmaya çalışıldığını, bu bileti satabilmek için türlü yalanlar söylendiğini, 50 Euro verilerek alt katın da gezilme şansına sahip olunduğunu, oysa bu ikinci 25 Euro'nun At Meydanı'ndaki Ayasofya Tarih ve Deneyim Müzesi'nin bileti olduğunu sonradan fark ettiklerini söylüyorlar. Fazladan alınan 25 Euro'nun iade edilmesini istediklerinde ise işin yokuşa sürüldüğünü, görevliler tarafından çok çirkin muamelelere maruz kaldıklarını vurguluyorlar. Yorumları derledim, merak eden okuyabilir.
Geçen gece de civarda dolanırken bilet ofisinin yanındaki panoyu fotoğraflamış ve not etmiştim sonra bakarım diye ama aklımdan çıkmış. Şimdi o fotoğraftaki karekodu telefonumdan okuttum ve beni doğrudan DEM Müzecilik sitesine yönlendirdi. Karşıma ise bahsettiğim çift bilet çıktı, elbette 50 Euro. Ziyaretçileri hem karekodla yönlendirilen sitede hem de doğrudan bilet gişesinde ısrarla kazıklamaya çalışmak sadece kınanması gereken değil, hukuki yaptırımlar uygulanması gereken bir durum.
Ayasofya, ülkemizdeki belki de en değerli kültür varlığı; yerli ve yabancı turistlerin en çok ziyaret ettiği eşsiz bir k��ltür mirası. Ancak yetkili kurumların buranın işletmesini özel bir şirkete devretmesi ve o şirketin yetkililerin de haberi olduğunu düşündüğüm şekilde her ziyaretçiyi kazıklamaya çalışması utanç verici bir durum. Ülkenin imajı için de çok büyük eksi. Haksızca elde edilen kazanca hiç girmiyorum bile. Bu rezillik acilen düzeltilmeli.
Adetim değildir ama paylaşmanızı rica ediyorum. Zira Ayasofya bir şirketin kâr hırsına ve merkezî kurumların inisiyatif alamayan yöneticilerinin insafına bırakılamayacak kadar değerli evrensel bir kültür mirasıdır. Bu eşsiz yapıyı görmek isteyenlere reva görülen sistematik hakaret ve tutuma son verilmelidir.
"Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde"
Çalıştık didindik, uykusuz kaldık sağlığınızdan feda ettik, aldığımız görevi, binlerce yıllık İstanbul’un emanetini hak ettiği güzelliğe getirdik.
Türkiye koruma ve restorasyon tarihinin en büyülü eserini İBB Miras olarak ortaya çıkardık; Yerebatan Sarnıcı’nı İstanbul’un şanına yakışır hale getirdik☀️
Biz şimdi gururla ve onurla bu güzel eserin karşısında söyleyecek tek sözümüz var;
İşimiz, emeğimiz, eserimiz sözümüz, mesleki rütbemiz Yerebatan Sarnıcı restorasyonudur.
Kendi emeğimizle var olmanın gururu ve onuru ile Yerebatan Sarnıcı’nın girişine yazdığım küratör metninden:
"Yerebatan yerin üstüne aittir.
O ölmemiş, bir ömrün sınırını çoktan aşıp 1500 yaşına dayanmıştır. Yerin altına inip oradan ölümsüzlüğü almış bir kahraman, ömrünü kendi zamanının ötesine taşımış bir efsanedir.
Yeraltına iniş kapımızdır Yerebatan"
#YerebatanSarnıcı
Gönlünde güzellik ve taşıyan tüm dostlara sevgi ve hürmetle…
AYM ÖNÜNDEYİZ!
AYM ve DANIŞTAY'da bekleyen, yürütme durdurulma verilmez ise geri dönüşü olmayan yıkıma maruz kalacağımız davalarımız için Ankara'dayız!
#AceleKamulaştırmaGeri��ekilsin
Acele yürütmeyi durdurma istiyoruz!
Tüm Ankara halkımızı dayanışmaya çağırıyoruz!
Yeniden hoş geldin Yaren
Günlerdir Adem Amca ile birlikte “Acaba görür müyüz?” diye güneye uzun uzun bakarken meğer o da bize çatıdan bakıyormuş; biz tanıyamamışız. İlk iki gün çatıda ve bahçede uzak ve çekingen durunca geleni eşi sandık. Hava şartları nedeniyle göle de açılamamıştık. Dün Adem Amca’nın kapısının önünde beklemeye başlayınca içimize bir şüphe düştü. Bu sabah buz gibi havaya rağmen şansımızı yeniden denedik…
Ve anladık ki gelen Yaren’miş! 🤍
Merak edenlere, soranlara, bir kuşla baharı bekleyenlere müjdeler olsun.
Buluşma 15. yılda da gerçekleşti.
Anlatılana göre, okula gelen müfettişler ilkokul dördüncü sınıftan liseye kadar her sınıftan ikişer öğrenci seçti. Çocuklar sırayla kütüphaneye götürüldü. Müfettişler çocuklara üçer soru sordu: “Din dersinde ders işleniyor mu”, “Din yerine başka bir ders yapılıyor mu”... En ilginci; “Derste cumhurbaşkan��na hakaret ediliyor mu”diye sordu...
https://t.co/YqaX6jV2Oh
Depremi yaşamış insanlara, binlerce kaybın olduğu bir coğrafyaya “rehavet”, “refleks kaybı”, “harcama isteksizliği” gibi kavramlarla bakmak, yalnızca siyaseten kurulan cümleler değildir. Bu yaklaşımı en ufak bir utanma belirtisi göstermeden ortalığa saçana dair fikir verir. Bu bir vicdan ve ahlak körleşmesidir. Bir insan olma sorunudur.
Felaket yaşayan insan tembelleşmez. Felaket yaşayan insanın hayatı askıya alınır. Yas, kaybın acısı, ki bölgede ölüm dışı kayıplr saymakla bitmez, insanın dünyayla kurduğu güven ilişkisinin bozulmasıdır.
Ev dediği yer yıkılmışken, yarın nerede uyanacağını bilmezken, çocuğunun okulunu, işinin devamını, toprağını, komşusunu kaybetmişken ondan “ekonomik refleks” beklemek; ancak bir piyasacının aklına gelir.
Yası olan insan tüketemez.
Önce hayatta kalır. Önce kayıplarını anlamlandırmaya çalışır. Önce yeniden güvenmeyi öğrenmeye çalışır.
Sosyal devlet tam da burada devreye girmek zorundadır. Vatandaştan performans bekleyen değil, düşene el uzatan devlettir sosyal devlet. Adalet, o da bunların anlamadığı şey ama, biz yine de söyleyelim; yaralıdan verim talep etmek değil, yarayı tanımakla başlar. Bölgeden tek bir insanla bile konuşsanız bu cümleleri zaten kuramazsınız. Depremzedeyi “piyasaya katkı sunmuyor” diye eleştiren dil kökünden kopsun…
Dün, gün içerisinde Tayfun’un apar topar hastaneye kaldırıldığını öğrendim.
Bugün kendisiyle telefonda 10 dakika görüşme şansım oldu ve yaşananları öğrendim.
MS hastası olan eşim Tayfun Kahraman, dün gündüz sayımına çıkarken dengesini sağlayamayıp, ayağını yere basamadığı için düşüyor ve başını yere çarpıyor. Hem başından, hem de elinden yaralanıyor. Alnında bir yarık, bir sürtmeye bağlı yara var, kafası şiş, eli şişmiş halde hastaneye götürülüyor. Bandaj ve pansuman yapılıp yeniden cezaevine gönderiliyor. Bugün ise devam eden şişme ve morarma nedeniyle eline atel takılıyor.
Tekrar hatırlatıyorum: Tayfun hakkında AYM tarafından yeniden yargılama kararı verilmiştir. Eşim hukuken masumdur. Kararın uygulanmaması nedeniyle şu an fiilen özgürlüğünden mahrumdur.
Yaşadıklarımız nedeniyle eşimin sağlığı tehlikeye giriyor, bunların hepsi belgelidir, hepsi AYM’ye yaptığımız ikinci başvuru dosyasında mevcuttur.
Bugün de Tayfun’un geçirdiği akut MS atağının tıbbi tüm sürecini heyet raporları ve epikriz belgeleri, MS atağı ile bağlantılı olarak dün yaşanan düşmeye bağlı yaralanması da dahil olmak üzere Anayasa Mahkemesi’ne ek beyan dilekçemiz ile sunduk.
Biz 4 yıldır yüreğimiz ağzımızda yaşıyoruz.
Her Allah’ın günü canımızdan can gidiyor.
Eşimin hastalığı cezaevi şartlarında her gün daha fazla ilerliyor.
Biricik evladımın babasına ve ailemize daha fazla eziyet etmeyin.
AYM'ye yaptığımız ikinci başvuruyu bir an önce gündeme alın.
Yasalara uyun, mahkeme kararlarına uyun, eşimi serbest bırakın.