“her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım.”
Yılmaz Erdoğan: Sana Bakmak
"Utanç" demişti Bergman, "Dünyayı bir tek utanan insanlar kurtarabilir. Çünkü utanmak "kibir" denilen en büyük günahın panzehiridir. Yalanın, iftiranın, hırsızlığın, pişkinliğin, arsızlığın önündeki en büyük engeldir."
Ingmar Bergman "Shame" (Utanç)
Bana böylesi garip duygular
Bilmem niye gelir, nereye gider?
Döndüm işte; acı, yüreğimden beynime sızar
Bugün de ölmedim anne.
ahmet erhan
[08 Şubat 1958, Ankara — 04 Ağustos 2013, İstanbul]
Risale’nin tefsir olduğunu düşünmüyorum. Onun Risale hakkındaki “baştan aşağı saçmalıktır, küfürdür” yargısı da insafsız –kısmen doğru– bir tutum. Ali Akın’ı severim, ilmi derinliği fıkhi ve İslam tarihi açısından üst düzey. Fakat bu onu bir Said Nursi yapar mı? Zannetmiyorum.
Kant inanca yer açmak için bilgiyi sınırlandırmak zorunda kalmıştı.
Bunun aksine belki de bilgiye yer açmak için inancı sınırlandırmamız gerekiyordu. Nitekim, hakikat/bilgi bizi öyle ya da böyle inanca -maddeye veya tanrıya farketmeksizin- götürecekti zaten.
Ontolojik bağlamda evrenin bağrında bir hiçiz, dönüp dolaşıp öleceğiz. Ama epistemik ve aksiyolojik anlamda hiçliğin bağrında bir evreniz ve inanılmaz bir spektrumla hayatı deneyimleme imkanına sahibiz.
Yoksa başka türlü “yaşamak nasıl debelenirdi içimizde kıvrak ve küheylan?”
"Ben bilmek istiyorum, hayat gerçekten bir avuç yerde durmadan dönüp durmak, sonra da yaşlanıp ölüp gitmek mi yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak da mümkün mü?"
Küçük Kara Balık - Samed Behrengi
Antony Flew üzerine yazılmış bir doktora tezi. Deizmi teizmle kıyaslayan başlıkta geçen ilgili pasajın (alıntı yapılan kişi sevdiğim bir akademisyen olan Prof.Dr. Şaban Ali Düzgün) altını çizdim. Bu yargının eleştireye açık kısmını da alttaki dipnotta ele almaya çalıştım.
Jack London’ın "Martin Eden" romanında, eğitimsiz ve yoksul bir denizci olan Martin, burjuva sınıfından Ruth'a âşık olur. Ona ve onun ait olduğu dünyaya layık olabilmek için kendini acımasız bir entelektüel eğitime sokar; aç kalır, uykusuz yaşar ve büyük bir yazar olmak için insanüstü bir çaba harcar. O sınıfı zarafetin, aklın ve ahlakın zirvesi olarak yüceltir.
Yıllarca süren sefalet ve reddedilişin ardından eserleri bir anda patlar ve büyük bir şöhrete kavuşur. Onu daha önce aşağılayan, kapısından kovan tüm o elit toplum ve başarısız olduğu için onu terk eden Ruth, bir anda etrafında pervane olur. Fakat Martin tam o an korkunç gerçeği görür: Hiçbiri onun zekâsına veya sanatına değil, sadece üzerine yapışan "şöhret" ve "başarı" etiketine tapmaktadır. Bu ikiyüzlülük karşısında yaşama sevincini tamamen yitiren Martin, bindiği gemiden kendini okyanusa bırakarak yaşamına son verir.
Yazarın bu kurgusu, toplumsal onayın ve sahte ideallerin insanı nasıl tükettiğine dair sarsıcı bir yüzleşmedir: Ulaşılmaz gördüğümüz insanların onayını almak için uğruna savaştığımız o sahte dünya, aslında koca bir illüzyondan ibarettir. Zirveye ulaştığınızda, insanların sizin gerçek benliğinizi değil, sadece giydiğiniz o ışıltılı statüyü sevdiğini fark etmek, içimizde hiçbir başarının kapatamayacağı ölümcül bir boşluk yaratır. Kendi emeğinizle inşa ettiğiniz başarı, inandığınız tüm değerlerin içinin boş olduğunu gösteren en ağır cezaya dönüşür.
Bu yüzden E. Cioran'ın deyimiyle, "esasın belirli bir anında durup mola verebilmek" gerekir. Aksi halde derinlerde yer alan ne kadar gizem ve soru varsa onu üreten zihne üşüşmeye başlar.