The PKK is an enemy of both Kurdistan and Israel. Look at what a journalist affiliated with the PKK says: "Had it not been for Mr. Öcalan, Rojava Kurdistan would have been linked to the Barzanis, and a Kurdish state would have been established." 👇
Sümerler, Babiller ve Asurlar nasıl yok olup gittiyse biz Kuzey Kürtleri de öyle yok olup gidecez. Bu işin şakası yok. Cehalet nasıl bir milleti yok ediyor acı çeke çeke yaşayacaz. Tarihe de "Bilinmeyen bir millet" diye geçeriz herhalde.
💬 İstanbul Baro Başkanı Prof. Dr. Kaboğlu: “PKK terör örgütü mü, değil mi? Bu yasayla tescil edilmiş oldu. Kimse artık bundan böyle farklı kavramlar kullanamaz. Gerilla mıydı, milis miydi, militan mıydı? Buna gerek yok çünkü bütün taraflar terör kavramında, sözcüğünde mutabakat sağlamış bulunuyor ve bunu da bir yasaya bağlamış bulunuyor”
📝 Ferhat Yaşar
📹 Elanur Birinci
/ @ibrahimkaboglu@istbarosu
https://t.co/uXzAiASfgp
Türk Devletinin Kürd Çözülme Merkezi’ne Hoş Geldiniz
Lütfen 1’e Basınız
“Sevgili Kemal Süleymani kardeşimin yazısını, müsaadesini aldıktan sonra biraz ironi katarak yeniden yorumladım. Umarım kendisi de bu yorumumu beğenir.”
Elli yıl boyunca dağlarda, meydanlarda; halkımızın dilinde, neredeyse herkesin ağzında aynı sloganlar yankılandı:
“Bê Serok jiyan nabe…”
“Apo, Apo, Apê me…”
“Serok û Rêberê me…”
Kürdistan’ın dört parçasından Avrupa’ya, Amerika’dan Kanada’ya, Avustralya’ya kadar her yer bu sloganlarla çınladı.
Nihayet Rabbimiz bizi duydu… Ve Kürdlerin dualarını kabul etti. Kırk yıldır beklenen müjde sonunda geldi.
Bahçeli ve “Kapanış Kayyumu”
Fakat ne yazık ki, biz Kürd kavmine Cebrail (a.s.) yerine, Rabbimizin hikmeti gereği, Hz. Devlet Bahçeli’nin ilan ettiği üzere, “Yüce Türk Devleti” bu tarihî feryadımızı duymuş olacak ki; başta PKK’ye ve biz Kürd halkına tam da istediğimiz gibi bir “Seroklu yaşam” armağan ettiğini duyurdu.
Yalnız küçük bir güncelleme var.
Serok’un görev tanımı artık bizim bildiğimiz gibi değil.
Tabii Allah’ın hikmetinden sual edecek değiliz. Rabbimiz dualarımızı kabul etmiş; yalnız görev tanımında birtakım değişiklikler yaparak başımıza koymuş. Elbette bunda da bizim henüz kavrayamadığımız derin hikmetler vardır. Biz hâlâ bu hikmeti sorgulayacak değiliz.
Eski görev tanımında Kürd halkının liderliği ve birleşik, bağımsız Kürdistan vardı.
Yeni görev tanımında ise bunlara artık ihtiyaç olmadığı; bütün müminlerin kardeş olduğu, Türklerin, Farsların ve Arapların Müslüman olmaları hasebiyle biz hizmet ehli kullar olan Küdtleri bu devletlere entegre etmenin uygun görüldüğü ilan edildi.
Üstelik bu yeni görevi nedeniyle Serok’a, yeryüzündeki bütün Kürdlerin hem tek lideri hem de yegâne temsilcisi sıfatı verildiği bizzat Devlet Bahçeli tarafından açıklandı.
Bize kullara düşen görev ise, Serok’un bu yeni vazifesini yerine getirmesine yardımcı olmaktır.
Muhtemelen İmralı’daki, “dinlenmeye ihtiyaç bile duyulmayan” kırmızı hatlı telefondan; önce Kandil’i, sonra Avrupa’yı, Amerika’yı ve dünyanın dört bir yanındaki bütün Kürdleri asistanları vasıtasıyla arayıp şöyle diyecektir:
“Alo heval… Ben Serok.
Evet, eski unvanımla Serok Apo…
Yeni unvanım ise MUTLAQ’tır.
Sizin dileklerinizin kabulü sonucunda, Sayın Devlet Bahçeli’nin yüksek tensipleriyle artık ‘Kontrollü Tasfiye ve Tam Entegrasyon Koordinatörü’ olarak görevlendirildim.
Dünyadaki bütün Kürdleri; başta Türk kardeşlerimiz olmak üzere Fars ve Arap kardeşlerimize entegre etmekle vazifelendirildim.
Kürdistanî haklar, bağımsız devlet, anayasal statü, federasyon, özerklik…
Bunların tamamı, biz Müslümanları bölmek için Fransız gavurlarının geliştirdiği eski ulus-devlet katalog ürünleriydi.
Yeni görevimin şerefine bunların tamamını, kesin ve geri dönüşü olmayacak şekilde Kürdler açısından gündemden kaldırıyorum.”
Yeni konseptimiz de son derece sade:
* Kuzey’de tam Türkiyelileşme,
* Rojava’da statüsüzleşme ve sonrasında HTŞ’ye tam entegrasyon,
* Başûr’da Misak-ı Millî hassasiyetine fiilî uyum ve konjonktürel olarak sömürgeye dâhil olma,
* Rojhilat’ta ise şimdilik molla rejimine düşük yoğunluklu da olsa mutlak itaat,
* Diaspora’da ise başta Türkiyelileşme olmak üzere geliştirdiğimiz bu yüz yıllık stratejik projeye kayıtsız şartsız uyum…
Artık hiçbir yerde kolektif siyasal haklar, statü, federasyon ya da özerklik gibi “ilkel milliyetçi taleplerde” bulunmayacağız.
Bölgesel uyum projesi kapsamında hep birlikte, on altı devlet kurmuş devletlerin en şahanesi ve en yücesi olan Devlet-i Aliyye ile tam uyum içerisinde, hiçbir çatlak ses çıkarmadan entegre olacağız.
Tam bu noktada insanın aklına ister istemez şu dizeler geliyor:
Düzlüğüne, yokuşuna ölürüm…
Irmağının akışına ölürüm Türkiye’m…
Sevgili Kemal Süleymani kardeşimin de belirttiği gibi, ortaya çıkan bu tablo artık öyle bir komediye dönüştü ki; bir zamanların “Apo’su Serokê Gelê Kurd”, devletin kendi hareket merkezine atadığı bir “ulus kapanış kayyumu” görevine dönüştürülmüş durumda.
Bir yanı mutlak lider…
Diğer yanı entegrasyon koordinatörü…
Yakında İmralı’dan otomatik ses kaydı yayınlanırsa kimse şaşırmasın:
“Türk Devleti Kürd Çözülme Merkezi’ne hoş geldiniz.
Örgütünüzü feshetmek için 1’e,
Türkiyelileşme paketleri hakkında bilgi almak için 2’ye,
HTŞ uyumlu entegrasyon için 3’e,
Molla rejiminin darağaçlarının mukadderat olduğunu anlamak için 4’e,
Federasyon ve özerklik kelimelerini unutmak için 5’e basınız.”
Kimi gavur icadı metinlerde geçen IRA’dan, Sinn Féin’den, Batasuna’dan, uluslararası komisyonlardan ve benzeri gereksiz modellerden söz ederek zaman kaybetmeyiniz.
Bir an önce entegrasyonunuzu tamamlayınız.
Hızlı tamamlayanlara cennette huri ve Kevser şarabı prim olarak verilecektir.
Oysa…
İrlanda’da masaya IRA, anayasal hakları ve siyasal statüyü konuşmak için oturmuştu.
Bizdeki “yerli ve millî modelde” ise masanın üzerinde çeşmeden plastik şişeye doldurulmuş yeni İmralı HOMA suyu…
“Zazaca da kutsal su”
Yanında “Türkiye’yi Terörden Arındırma Entegrasyon Koordinatörü” kartı…
Bir de kettle’da kaynatılmış, hafif soğumuş, plastik bardakta F Tipi cezaevi çayı…
Tabii ki bunların yanında, hiç kimsenin reddedemeyeceği şekilde Sayın Devlet Bahçeli’den yarım paket Eti Puf ve aylık performans çizelgesi…
Bu daha birinci aşama.
Bir sonraki aşamada ise haftalık sunumlar başlıyor:
“Sayın Müdürüm…
Bu hafta 500 kişi daha başarıyla entegre edildi.
Federasyon kavramı lügatten büyük ölçüde silindi.
Rojava’daki statü beklentileri minimize edildi ve HTŞ’ye tam entegrasyon sağlandı.
YPJ’nin sözde özgür kadınları evlerine döndü.
Başûr konusunda gerekli hassasiyet örgüte aktarıldı.
Başûr özgürlük sembollerinden Ranya-Qaladze’de entegrasyon planı başarıyla başlatıldı.
Rojhilat için de belirlediğiniz yeni konsepte uygun olarak molla rejimine yarı uyumlu çalışmalarımız sürmektedir.
Özerklik diyen son üç-beş kişi Kandil ve Pêncêwîn’de farkındalık seminerlerine yönlendirildi.
Tarafınızdan da uygun görülürse, iyi hâl kapsamında havalandırmaya on dakika çıkarılmayı; ayrıca kantinden bir bisküvi, bir çay ve bir sade soda verilmesini arz ederim.”
Arka fonda ise yine aynı nakarat:
Mavi boncuk takışına…
Boğazdan bir bakışına…
Ölürüm Türkiye’m…
Ölürüm Türkiye’m…
Dağdakiler ve diasporadakiler arasında hâlâ “Bê Serok jiyan nabe” diye slogan atanlar da gerçekten oldukça mutlu ve muratlarına ermiş görünüyorlar.
Biliyorsunuz, Ayşegül Doğan şöyle dedi:
“Önderliğin geliştirdiği bu strateji, önümüzdeki yüz yılın stratejisidir.”
Kürdler artık önümüzdeki yüzyılda rahat olsunlar.
Tarihte belki de ilk kez bir hareketin en büyük tarihsel misyonu; kendi siyasal hafızasını tasfiye etmek, dört parçada ve diasporada Kürdlerin kolektif siyasal statü fikrinden vazgeçmesini sağlamak olmuştur.
Yüz yıllık mücadeleyi ve kırk yıllık savaşı, sonunda hiçbir siyasal kazanım talebinde bulunmadan “Türkiye’yi Terörden Arındırma” söylemiyle meşrulaştırabilmek gerçekten büyük marifet ister.
Bu öyle basit bir görev değildir.
Tarih pek çok yenilmiş lider gördü…
Pek çok geri çekiliş…
Pek çok ağır mağlubiyet…
Fakat kendi hareketini, kendi tezlerini ve kendi siyasal hafızasını; halkını adeta hipnotize ederek tasfiye edebilen bir lider örneğine herhâlde ancak Kürt siyasal tarihinde rastlanabilir.
Halkının kolektif hak iddiasından vazgeçmesini “çözüm” diye pazarlayabilen başka bir örnek ise tarihte neredeyse yoktur.
İnsan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor:
Böyle bir “Serok” varken ne Kürdlerin yeni bir lidere ne de devletin başka bir akla ya da yeni bir operasyona ihtiyacı kalmıştır.
Maaruf Ataoğlu
26 Temmuz 2026
Bir Amerikan tarikatı yıllar önce kıyametin
kesin bir tarihte kopacağını ilan etti.
Liderleri müritlerine “Hiçbir dünyevi şeyin değeri yok.
Mallarınızı, paralarınızı bize getirin; ahiretteki mutluluğunuz için yatırım yapacağız” dedi.
İnsanlar inandı. Evlerini, arabalarını sattılar; biriktirdikleri her şeyi tarikata teslim ettiler.
Yirmi yıl geçti. Verilen tarih yavaş yavaş yaklaştı.
Lider bu kez “Yüz yıllık plan”dan, “yeni hayatın başlangıcından” bahsetmeye başladı.
Kıyamet gecesi yaklaştıkça tarikatın içinde
inanılmaz bir heyecan dalgası yükseldi.
O gece kimse gözünü kırpmadı.
Üyeler, kendileri dışarıdaki bütün insanları aptal ve şanssız görüyordu; çünkü sadece onlar “gerçeği” biliyordu. Sabah güneş doğdu.
Öğle oldu.
Akşam oldu.
Kıyamet kopmadı.
Liderin yeni bir açıklama üretmesi gerekiyordu.
Ve üretti: “Kıyameti biz durdurduk.
”Yalanların sonu gelmez.
Yeter ki inanmaya devam edenler olsun.
Her yıl zafer yılıydı bu seder yüz yılın projesi....
Ana dil hakkı bile elde edilmedi.
Bu arada araya 50 yıl girdi, ölenler ölüyor geri kalanları fena yaşlanıyor. Asimilasyon, entegre, Türkleşme, felan fistan...
Bir ulusun ulusal hakları ve hukuku böyle mi olmalıydı???
Bazi şeyler Astrofizik kanunu gibidir. Evrenin hiçbir noktasında değişmezler. Misal, devşirilmemiş, köle olmamış tüm şeref bilinci olan Kürtler, türklerin futbolda da, savaşta da yenilmesinden ancak SEVİNÇ duyarlar. En azından işgal ve asimilasyon sürdükçe bu böyledir! Yazık!
Herkesin kendine göre bir doğrusu olabilir,
fakat gerçekler tektir ve değişmez.
Anayasanın inkarcı dört maddesi olsun ya da
''Gücünüz yetiyorsa gelin alın'' diyebilirsiniz, bu
olması gerekeni yolundan alıkoymaz.
Çünkü tarihin kendisine özgü bir akışı vardır.
Kürtler hakkında ne söylerseniz söyleyin,
onların somut bir tanımı vardır: Kendi topraklarında
yaşayan, demografik yapısıyla, sosyolojik
dinamikleriyle, tarihî derinliğiyle ve kültürel
zenginliğiyle apaçık bir ulustur.
Bu gerçeği yok sayarak, onları ulus perspektifinin
dışında tanımlamaya çalışanlar hep yanıldı ve
yanılmaya devam edecektir.
Çünkü kişisel görüşleriniz, ideolojik tercihleriniz
veya siyasi konforunuz, yerin ve tarihin somut
gerçekliğini ortadan kaldıramaz.
Er ya da geç, kaybedilen onca canın, heba edilen
onca zamanın ve biriktirilen onca acının ardından,
herkes bu gerçeğe dönmek zorunda kalacaktır.
O gün geldiğinde, belki de en büyük pişmanlık,
en büyük aptallık olarak anlaşılacak ve bu kadar
geç uyanmış olmak olacaktır.
Amedspor û atatirk
Li gorî nêrîna min ev bijartin(tercîh) ne tesaduf e. Bi taybetî van atatirkperestan tînin ser serê tîma Amedsporê, ku gelek wê wek tîma Kurdan bi nav dikin, da ku pêvajoya helandin û asîmîlasyonê bileztir û xurttir bikin.
#Amedspor#SerkanReçber
Tarih boyunca, her medeniyetin bağrından
fışkıran en kadim ve evrensel değer yiğitliktir.
Romanlar, öyküler, heykeller, sinema ve tüm görsel ve anlatımsal sanat yiğitliği anlatır, namertliği aşağılar.
Yiğitlik, yalnızca kılıç sallamak ya da düşmana meydan okumak değildir; insanın kendi ruhunda taşıdığı onur, dürüstlük ve cesaret abidesidir.
Yiğit, sözünün eri olur, verdiği ahde sadık kalır,
zayıfı ezmez, kalleşlik yapmaz, güçlünün karşısında eğilmez. O, karanlıkta bile ışığını söndürmeyen bir meşaledir.
İşte bu meşale söndüğü anda toplumlar çürümeye başlar. Çünkü yiğitlik ortadan kalktığında geriye yalnızca korkakların sinsiliği, fırsatçıların ikiyüzlülüğü ve ahlaksızlığın zehirli suları kalır.
İnsanlık, yiğitliğini yitirdiği her dönemde önce ahlakını, sonra haysiyetini, en sonunda da varlığını kaybetmiştir.
Yiğitlik, en başta yalansız bir duruştur. Yalancı, sahtekâr, iftiracı ve kalleş olan kişi, yiğitlikten nasibini almamıştır; o, sadece bir gölgedir, bir taklittir.
Gerçek yiğit, gerçeği söylemekten çekinmez, haksız kazancı reddeder, kimsenin arkasından hançer saplamaz.
Çünkü o bilir ki, bir insanın en büyük zaferi, kendi vicdanıyla yüzleşebilmektir. Yiğitlik, kolay olanı değil, doğru olanı seçmektir; konforu değil, bedeli göze almaktır.
Bu vasfı taşıyanlar, tarihin tozlu sayfalarında efsane olur; taşımayanlar ise unutuluşa mahkûm kalır. Bugün de yarın da, bir milletin ve bir insanın ayakta kalmasının yegâne güvencesi, işte bu kadim yiğitlik ruhudur.